Biyo-ahlaksızlık – Zeki Gül

Son çeyrek yüzyılda süreklilik arz eden, ahlaki bir talebe evrilen ‘sağlıklı yaşam’ düsturu, pandemi ile birlikte yerini yer yer rıza temelli ama özünde zora dayalı ‘sağ kalabilme’ye bıraktı.

Diğer bir deyişle sağlık, yaşamımızın her alanına sızmış durumdayken COVID-19 sonrası hayatlarımızı ve ruhumuzu işgal etti.

Ampul şeklinde bir ilacı gösteren kadın sağlık çalışanı.

Hatırlayacak olursak pandemi öncesinde sağlıklı yaşam neoliberalizmin gölgesinde adeta bir ideolojiye dönüşmüştü.

Bir ideoloji olarak sağlıklı yaşam ya da sağlıklı yaşamın ideolojik niteliği, bedenlerini ihmal edenler bahsinde çok belirgindi. Obezler, sigara tüketmeye devam eden astım ve KOAH hastaları, alkole ara veremeyen karaciğer hastaları, kan şekeri normale inemeyen diyabetikler sağlıklı yaşam ideolojisinin propaganda alanı kılınmıştı. Bu kişiler “tembel, güçsüz veya iradesiz” olmakla suçlanıyorlardı.

Bilerek ya da bilmeyerek sağlığın bir ideolojiye evrilme sürecinde bu ikame ideolojiye ayak uyduramamayı adeta bir hastalık belirtisi kıldık.

Derken yeni bir ahlak keşfedip yavaş yavaş benimsedik: Biyo-ahlak. “Mutlu ve sağlıklı olma yönünde ahlaki bir talep” olarak yazılıp çizildi bu biçim. Ya gönüllüsü olduk ya da dayatıldı her birimize.

İnsanlık tarihinde kişiliklerimize, ruhlarımıza evrensel ölçekte bu denli ve tek tip müdahil olunmuş başka bir dönem olmamıştı.

Daha pandemi yokken ‘sağlıklı yaşam ideolojisini’ kişiliğimizin bir parçası haline getirmemiz neoliberal iklimin bir dayatmasına dönmüştü. Bu ideolojiye teslim olanlar ya da neferi kılınanların neredeyse tüm yaşamı, “Mutluluklarını kendi bedenleri üzerinden maksimum seviyeye çıkarmaya” odaklanmıştı. Bedenlerin “yeknesak ritmi” hayatın özü kılınmıştı. Derken pandemi başladı. ‘Kurtuluş yok tek başına. Ya hep beraber ya hiçbirimiz’ sözü yeniden devridaim oldu. Bio-ahlakçılık ve bedenin mükemmel zindeliği savunucuları “kekelemeye” başladı.

Hatırlatacak olursak pandemi öncesinde ‘sağlıklı yaşam ideolojisi’ kendi kültürünü yaratmıştı. Öz takip (Self-tracking) ile akıllı telefonlar yardımı ile beden sürekli sorgulanıp takip ediliyordu. Kişiler bu verilerini sürekli gösterip başkaları ile karşılaştırıyordu. (Show-and-Tell). Derken pandemi sonrası bu veriler neo- Orwellvari bir düzenekte devletlerin alanı oluverdi.

Ve geldik bugüne: Pandemi otoriter sistemler ile hemhal olmuşken, neoliberalizm, neo-Orwellvari bir dönemeçte bizleri yeniden bio-ahlakçılık ile sınıyor. Üstelik sağ kalmaya fit olmuş milyonlar varken.

Daha COVID-19 bilinmezken; “Yaşamın her alanının kontrol altına alındığı neo-Orwelvari bir evreye girmiş olduğumuzu söyleyebiliriz” demekteydi Gilles Deleuze. Ona göre kontrolün uygulandığı yerler artık okullar ya da hapishaneler ile sınırlı değildi. Kontrol toplumunda bu sınırlar bulanıktı. İnsanlar kendi evlerinde tuzak alınmıştı. Bu kontrol, dört yanımızı kuşatan bir gaz kütlesi gibiydi. Pandemi öncesi bu tespitlere dudak kıvıranlar şimdi öznesi oldular.

Neoliberal aktörün belki de en dikkat çekici özelliği, kendini gerçekleştirmeyi konformizmle bağdaştırma becerisiydi. Ve pandemiye tosladı.

Sağlıklı yaşam bizim sadece seçtigimiz bir şey değil, aynı zamanda ahlaki bir ödevdi. Bu ahvalde pandemi her birimizi dönemsel ve geçici de olsa “sağlık ve yaşam” başlığında pasif nihilistlere dönüştürdü: Ama 1 gün, ama 1yıl ve belki de ömür boyu.

Farkında mıyız, ne yapmalıyız?

Örgütlü emek, özgür düşünce, dayanışma…

Önümüzde bir duvar, set var. Ekvator gibi tüm dünyayı sarmalamış durumda: Aşı ve eşitsizlik. Ya da kapitalizmin biyo-ahlaksızlığı…

Kaynak: EVRENSEL

İlginizi çekebilir