Bir mesele olarak çocuk edebiyatı: Çevirmenler anlatıyor – Birgül Sevinçli

Bu hafta çocuk edebiyatını tüm boyutlarıyla ele alacağız. Çevirmen Azade Aslan, Damla Kellecioğlu, Esma Fethiye Güçlü ve Olcay Mağden Ünal dosyaya görüşleriyle katıldılar.

Bu hafta çocuk edebiyatını tüm boyutlarıyla ele alacağız. Yayıncılarla başladığımız çocuk edebiyatı dosyasına çevirmen Azade Aslan, Damla Kellecioğlu, Esma FetHiye Güçlü ve Olcay Mağden Ünal ile devam ediyoruz.

Çevirmenin sadece metni değil içinde bulunduğu durumu da çözümlemesi gerekli mi sizce? Bu açıdan çeviri yayınlarda uyarlama ya da eksiltme gibi yollara başvurmak olağan mı?

Çevirmenler Meslek Birliği üyesi çevirmen Azade Aslan: Metin, bağlamıyla etle tırnak gibidir. O bağlam içinde anlam kazanır. Dolayısıyla çeviri yapmak bir yana, önce anlamak için metnin bağlamını kavramak gerekli. Nasıl bir evrenin içine giriyoruz? Bu sorunun yanıtı, çeviri süreci boyunca geldiğimiz yol ayrımlarında, tercihlerimizi belirleyecek anahtar aynı zamanda.

Azade Aslan

Uyarlama ya da eksiltme meselesine gelince… Yazarın cümlesini atmak, öncelikle yazarın manevi hakkının ihlalidir. Dolayısıyla eksiltme zaten yasal olarak da etik olarak da yapılamaz. Uyarlama ise çeviri alanının vazgeçilmez tartışma başlıklarından biri. Konuya nasıl yaklaştığınızın, bu sözcükten ne anladığınızla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Çeviride yapılan, sadece bir sözcükler dizisinin kaynak dilden hedef dile aktarılması değil; bir düşünce ve duygu dünyasının diğer bir kültürel bağlamda karşılık bulması. Böyle bakınca çeviri, bir anlamda zaten başlı başına bir uyarlama bence. Ama metinden “ne anlamak istediğinize” göre çıkarımlar yapıyorsanız, bu uyarlama değil çarpıtma olarak adlandırılabilir ancak.

Çevirmen Damla Kellecioğlu: Bu soru farklı yaş grupları ve farklı türler söz konusu olduğunda farklı yanıtlara sahip. Örneğin çizgi roman çevirisinde çevirinizi bir konuşma balonuna sığdırmak zorundasınız ve zaman zaman çeviriyi uyarlamanız gerekiyor. Çocuk kitapları söz konusu olduğunda, özellikle mizah ülkeden ülkeye değişiklik gösteren bir konu ve çevirmenin karşısına çoğu zaman anlaşılmamak uğruna İngiliz kara mizahını yansıtan alaycı bir espriyi olduğu gibi çevirmek ya da farklı bir dil konuşan ve farklı bir kültüre sahip olan çocukları güldürmeye çalışmak gibi iki seçenek beliriyor. Eksiltme genelde karşı olduğum bir müdahale biçimi. Buna karşılık uyarlama gerçekten çevirmenin, editörün ve yayınevinin tartışarak belirleyeceği, yapılacak seçimin eserden esere değişiklik göstereceği bir durum.

Çevirmen Esma Fethiye Güçlü: Uyarlama birçok farklı alanda uygulanan, içinde çevirinin de olduğu -fakat kullandığımız anlamıyla çeviri etkinliğinden- başka bir yaratım süreci aslında. Yapılan işin bir uyarlama olduğu belirtildiği sürece bu aktarım biçiminin özellikle çocuk yazınında olağan, hatta işlevsel olduğunu düşünüyorum. Genç okurlar bu sayede kanon olarak kabul edilen metinlerle erken yaşlarda tanışabiliyorlar.

Çocuklara yönelik metinlerin çevirisinde “eksiltme” yöntemi ise bir nedeni, işlevi ve sınırı olduğu sürece mümkün bana göre. Kitaptaki bir kelime ya da kavram, çocuğun metinle kuracağı ilişkiyi sekteye uğratabilecek ve çözülemeyecek bir sorunu aşmak için eksiltiliyorsa bu anlaşılabilir. Fakat bu eksiltme, maksadını aşıp ideolojik saplantılardan ya da -sınırları çoğunlukla muğlak olan- ahlakçı yaklaşımlardan hareketle bir sansüre dönüşmemeli. Aslında bu, çevirmenlerden çok yayınevlerini ilgilendiren bir sorun. İdeal koşulları bir kenara bırakırsak, yayınevlerinin bu konudaki seçimlerini ve kararlarını okurların beklentisinden bağlantısız ya da onlara rağmen şekillendiremeyeceğini görmek gerekir. Çocukların hayatın günlük pratiğinde, haberlerde, filmlerde, hatta çizgi filmlerde rastladıkları durum, görüntü ya da olaylarla karşılaştırılamayacak kadar masum konular, bir kitabın içine girdikleri anda çocuklara zarar veren ölümcül silahlara dönüşüyor nedense. Çocukların okuyacağı kitapları seçen yetişkinlerin, tanımı çok da anlaşılamayan “değerlerimiz” başlığı altında gösterdiği hassasiyetler zaman zaman hayal gücünün sınırlarını aşabildiği için (örneğin, bir yetişkin kayan yıldızlara bakıp dilek tutan bir kahramanın bu davranışını “bizim değerlerimize aykırı” diye yorumlayabiliyor) bu, basitçe “O zaman yayınevleri okurları dikkate almasın ya da ona göre kitaplar seçsin” diyerek aşılabilecek bir sorun değil. Sanatsal ve kültürel etkinlikler, her toplumda, kolektif bir bilinçle şekillenir.

Çevirmen Olcay Mağden Ünal: Çevirmenden beklenmesi gereken, metni olduğu haline en yakın şekilde hedef dile aktarmasıdır. Ancak çocuk edebiyatı çevirmeni, teknik çeviri yapan biri değildir. Çevirdiği şey, bir otomobilin parçaları da ya süpürge kullanım kılavuzu olmadığı için onun çok daha ulvi bir görevi vardır: Kültür aktarımı. Dolayısıyla eğer çevirmenden kendi kültürümüze ait olmayan unsurları yok saymasını ya da “budamasını” istersek bu en nihayetinde hem eseri baltalar hem de cehaleti artırır. Yani siz istediğiniz kadar çocuk kitaplarının içindeki domuzları mutasyona uğratıp başka bir hayvana dönüştürün, domuzları dünyadan silemezsiniz. Tüm tarih kitaplarındaki giyotinleri kaldırın, bir zamanlar birilerinin kafasının kopmuş olduğu gerçeğini değiştiremezsiniz. Dilediğiniz kitabı alıp kapkara bir poşetin içine tıkın, o sayfaların arasında yer alanları uzay boşluğuna yollayamazsınız. Ancak bunları yaparak, tüm bunlardan bihaber bir nesil yetiştirirsiniz. Dolayısıyla metin adaptasyonu, kültür adaptasyonunu mümkün kılacak oranda olmalı, okura araştırma yapma fırsatı verip onda merak uyandırmalıdır. Çocuk edebiyatı özelinde düşündüğümüzde şöyle bir mesele de söz konusu: Maalesef biz, çocuklarımızı doğar doğmaz cep telefonu kullanabildikleri için çok zeki sanıp kendi alışkanlıklarına yabancı herhangi bir kelimeyle, olayla, durumla karşılaşmaları halinde bunu anlayamayacaklarını ya da araştırıp öğrenemeyeceklerini düşünecek kadar da aptal yerine koyabiliyoruz. Bu sebeple şöyle diyebilirim: Özgün metnin kılavuzunda, uygun ve aşırıya kaçmayan bir uyarlama (bunun dengesini kurmak çevirmenin görevidir ve bu aşamada ona müdahale edilmemesi gerekir) olağan ve hatta beklenen bir şeyken benim az önce de söylediğim gibi vahşi bir budama olarak gördüğüm eksiltme kesinlikle tasvip etmediğim ve benden beklendiği zamanlarda da canımı sıkan bir yöntem. Çevirmenlerin mümkün olduğunca buna karşı mücadele etmeleri gerektiği kanaatindeyim.

‘ÇEVİRMEN ‘SÖYLENEN’İ DEĞİL, ‘SÖYLEYİŞ’İ DEĞİŞTİREBİLİR’

Özgün metne bağlılıkla hedef dilde aynı anlamı kurmaya çalışma arasındaki hassas denge nasıl kurulmalı?

Azade Aslan: Benim de bir çeviri atölyesine katıldığım yazar ve çevirmen Fuat Sevimay’ın ‘Çeviri’bilirsin!’ adında bir kitabı var. Çeviriye ilgi duyan herkese öneririm. Burada Sevimay, “Çevirmenin yazarın niyetini aşma özgürlüğü yoktur ama bu niyet dâhilinde büsbütün özgürdür,” der. Tamamen aynı fikirdeyim. Bahsettiğiniz hassas dengenin de, bu yaklaşım çerçevesinde kurulabileceğine inanıyorum. Bir örnek vermek gerekirse, çevirmeni olduğum ‘Çıtır Çıtır Felsefe’ serisinde, küçük hikâyecikler fazlaca vardır. Bu nedenle kitaplarda çok fazla özel isim geçer. Ancak yazar sadece Fransızca adlar kullanmamıştır. Fransa’da iç içe geçmiş bütün kültürlere, farklı dini ya da etnik kökenlere işaret eden adların bir arada kullanılması, bir tercih olarak dikkat çeker. Bunun yazarın niyetinin bir parçası olduğu, yazarın çokkültürlülüğü metnin dokusuna işlemeye çalıştığı anlaşılıyor. Diğer yandan, bu adların neredeyse hiçbirinin buradaki bir çocuğun yaşamında karşılığı yok. Öyle ki belli öykülerde, adlar olduğu şekilde korunsa, çocuğun okumakta bile zorlanacağı yabancı sözcükler art arda sıralanacak. Biz de bu nedenle, yazarın mantığını Türkçe’de yeniden kurmaya karar verdik. Yani, kimi Fransızca adları korurken, kimilerini Türkçe adlara, kimilerini de farklı aidiyetlere ait isimlere çevirdik. Bu anlamda yazarın niyetini aşmak değil, o niyetin yerini bulması için bir çözüm ürettimizi düşünüyorum.

Damla Kellecioğlu

Damla Kellecioğlu: Öncelikle metne körü körüne bağlı kalmamalı. Çevirinin sonunda elinize geçen metin anlaşılabilir olmalı, sırıtmamalı ve tabii içeriğini yitirmemiş olmalı. Fuat Sevimay’ın ‘Çeviri’Bilirsin!’ adlı eserinde sözünü ettiği gibi, insan kendini çeviriyi yaptığı ortamda, mekanda, durumda hayal etmeli. Özgün metne bağlılık, aynı mesajı verebilmek için önemli; sözcüklerin bire bir aynı olması söz konusu değil. Önemli olan okurun hedef dilde, yadırgamadan, zoraki sözdizimsel çıkmazlara kafa yormak zorunda kalmadan, metnin anlattığı şeyi anlayabilmesi.

Esma Fethiye Güçlü: Gerçekten hassas bir denge, fakat bu konu genellikle çeviriye kaynak olan metne ve metnin yazarına karşı kutsallığa varan bir bağlılık yemini üzerinden, “sadakat”, “ihanet” hatta “aldatmak” gibi kelimelerin etrafında tartışılıyor. Ağırlık merkezinin bu konumu da çeviri uğraşını hafife almakla sonuçlanıyor ister istemez. Ben çevirmen ve yazar (ya da kaynak metin ve hedef metin) arasında hiyerarşik bir ilişki olduğunu düşünmüyorum. Çeviri, kutsal bir mesajı kadife bir yastık üzerinde yere düşürmekten korkarak bir grup insana ulaştırmak değildir; yazarın kullandığı araçları, metnin uyandırmayı hedeflediği (ya da hedeflemeden uyandırdığı) duygu ve düşünceleri, biçemini, kısacası metne dair her şeyi olabildiğince doğru şekilde tahlil edip bazen gerekli müdahaleleri yaparak, bazen kaynak dildekinden farklı -fakat eşdeğer sonuçlar doğuracak- araçları kullanarak metni yeniden yazmaktır. Çevirmen “söyleneni” değiştiremez elbette, ama gerektiğinde aynı işlerliği hedef metinde oluşturmak amacıyla “söyleyişi” değiştirebilir. Çeviri tam da müdahale alanının sınırsız olmadığı böyle bir noktada bu hassas dengeyi kurma çabası nedeniyle çok zordur.

Olcay Mağden Ünal: Burada öncelikle dikkat edilmesi gereken, metnin anlaşılırlığı ve verdiği okuma keyfi. Bu sebeple özellikle çocuk kitabı söz konusu olduğunda çevirmenin çeviri becerisi kadar yaratıcılığının da üst seviyede olması beklenir, hatta bana kalırsa bir parça yazar refleksini de bünyesinde barındırmalıdır. Sadece özgün metindeki dile değil aynı zamanda hedef dile de tam anlamıyla hâkim olmalı, metni ve hatta bazen kelimeleri özgün metnin önderliğinde eğip bükebilmelidir. Bu bağlamda ben özgün metni genelde geminin kaptanı gibi görürüm, ancak hepimizin bildiği gibi gemiyi yürüten salt kaptanın manevraları değil aynı zamanda örneğin esen rüzgârdır. İşte çevirmen o gemiyi hedef dilin limanına demirlerken kaptanı, rüzgârı, hava durumunu ve diğer birçok unsuru daha hesaba katmalıdır. Kaptanı kılavuz almalı, ama gerektiğinde belki de başkaldırmalıdır. Aksi halde çeviri, kulak tırmalar ve hatta tüm esprisini yitirebilir. Tabii bu dengenin nasıl kurulabileceğinin yazılı bir tarifi ya da her metne uygulanabilecek bir formülü maalesef yok. Öte yandan aklımızın kıvrımlarını hassas kefelere dönüştürmek için yapmamız gereken basit: Her iki dilde daha çok okuma yaparak kelime haznemizi ve beğeni kriterlerimizi geliştirmek. Bu okumalar bize bir yandan şunu da gösterecektir: Her dilin ve o dilde yazılan kitabın dinamiği de farklıdır, örneğin Alman çocuk edebiyatının mizahıyla Fransa, İtalya ya da Anglosakson çocuk edebiyatının mizahı farklıdır. Her birini aynı yöntemle, aynı okuma keyfini yaratacak şekilde çevirmek mümkün değildir.

Çocuk edebiyatı çevirisi; kaynak metne bağlılık, edebî ve estetik özellikler, ticarî durumlar, didaktik, pedagojik ve teknik nitelikler bakımından daha karmaşık ve zordur diyebilir miyiz?

Azade Aslan: Böyle bir karşılaştırma yapmanın çok sağlıklı olmayacağını düşünüyorum. Her tür çevirinin kendine özgü zorlukları, zorunlulukları vardır. Aynı tür içinde de bir kitabın çevirisiyle diğerininki çok farklı şekillerde sınayabilir çevirmeni. Çocuk çevirisinin kategorik olarak diğer türlerden ayrılabileceği belki de tek konu, işin ticari boyutu. Çünkü yalnızca çocuk kitaplarında eserin hedef kitlesiyle alıcısı farklı. Siz bir çocuk için yazıyor ya da çeviriyorsunuz; oysa kitabı seçen ve satın alan bir yetişkin. Anne, öğretmen ya da bir akraba… Bu elbette başlı başına bir zorluk olsa gerek ama ne mutlu ki bu zorlukla mücadele etmesi gereken kişi, bir çevirmen olarak ben değilim. Benim sınavım, hedef yaş aralığının sözcük dağarcığına uygun, doğru ve duru bir Türkçe kullanmak, “çeviri kokmayan” Türkçe bir söyleyiş yakalamak, metni açık, ulaşılabilir ve ilginç kılmak, çocuk okuru kitaptan bir duvar gibi geri sektirecek dil engellerini kaldırıp, dilin kendisini o engelleri aşmak için bir araç haline getirebilmekle ilgili. Bu yolda benim çevirmen olarak bildiğim en iyi teknikse, çocuk olmanın nasıl olduğunu hatırlamak. Çocuk gözünün, çocuk aklının seviyesine ulaşmaya çalışmak.

Damla Kellecioğlu: Çocuk edebiyatının en büyük farkı okurun dil gelişimine katkıda bulunması. Çeviri eserler söz konusu olduğunda buna dikkat etmek önemli. Edebi bir anlatı sunarken aynı zamanda deyimler, söz oyunları, sözcük çeşitliliği ve farklı ifadelerle okurun, yani çocuğun sözcük dağarcığının artmasını ve tabii elimizden geldiğince dil üzerine düşünmesini sağlamayı hedefliyoruz. Çeviri, özgün metindeki edebi özelliklere sahip olmalı ancak bir yandan da zorlama bir öğreticilikten kaçınırken hedef dilin inceliklerini, henüz o inceliklerle hiç karşılaşmamış olması olası genç bir okura gösterebilmeli.

Esma Fethiye Güçlü

Esma Fethiye Güçlü: Bu konularda çocuk kitaplarına özgü bazı zorluklar olduğunu söyleyebilirim. Farklı kültür ortamlarında yetişen genç okurlar -aynı yaşlarda olsalar bile- bilgi birikimi, okuma alışkanlıkları, kültüler kodlar vb. konularda farklı beceri ve algılara sahiptir. Buna bağlı olarak (kaynak dilin hedef kitlesi olan genç okurun içinde yaşadığı topluma, tarihe, kültüre özgü soyut ya da somut kavramları ve eşyaları tanımlayıcı) kelimeler, cümle uzunlukları, kaynak dile özgü üslup farklılıkları dipnot verme şansımız olmadığından çocuklara yönelik metinlerin çevirisinde diğer metinlere göre daha zorlayıcı olabiliyor. Ayrıca çevirmenin metni oluştururken alacağı kararlar açısından (hedef okur kitlesinin yaş grubuna bağlı dil özellikleri, ortalama kelime hazinesi gibi) pedagojik bilgilere sahip olması ya da bu bilgileri edinmesi gerekebiliyor. Metnin hedef kitlesinin yaşı küçüldükçe bu konulardaki zorlukların arttığı söylenebilir.

Olcay Mağden Ünal: Evet, çocuk edebiyatı sanılanın aksine gözü kapalı yapılabilecek, her önüne gelenin iki kalem oynatmasıyla “becerebileceği” bir alan değildir. Çocuk edebiyatı yetişkinlerle dalga geçercesine okuru, dolayısıyla da çevirmeni köşeye sıkıştırır. Yaratıcılığı zorlar, gün gelir her şey çok güzel giderken tek bir kelime için çevirmeni bir hafta uykusuz bırakır. Dili iyi bilmeli, ilgili ülkenin kültürel özelliklerine yabancı kalmamalı, gündemi takip etmeli ve tüm bunları hedef dile uyarlamayı da iyi bilmelisiniz. Üstelik bu da yetmez, çocuk edebiyatı ülkemizde neredeyse okuma yazma bilen her bireyin rahatlıkla ahkam kesebileceği ve de hiç fırsatını kaçırmayıp kestiği bir edebiyat türü olduğu için bir anda kendinizi herkesin hedefinde bulabilirsiniz. İyi bir kitabı, sırf ülke yönetiminin ya da vatandaşların “hassasiyetleri” yüzünden çevirme şansı elde edemeyebilirsiniz. Veya çevirdiğiniz metinde karşınıza bir hayvan çıkar, hiçbir suçu günahı olmadan onu yok etmeniz istenebilir. Tarihi yeniden yazmanız, metindeki tüm salakları ve aptalları “yumuşatmanız” (çünkü ülkemizdeki çocukların hiçbiri birbirine bu “kötü” kelimeleri sarf etmez) gerekir, derken içinizde kocaman bir sansür mekanizması oluşuverir, bir süre sonra onu törpülemeyi de öğrenmek yine size düşer. Son olarak yabancı dil bilen herkesin çocuk kitabı çevirebileceğini düşünenlerin çoğunlukta olduğu, çevirmenin kendi üslubunu yaratmasına izin vermeyen ya da bunu kesinlikle umursamayan bir ülkede bir bireyin, çocuk kitabı çevirisi yaparak hayatını idame ettirebilmesi mümkün değildir. Çevirmenine telif ödenen çocuk kitabı sayısı çok azdır, üstelik bu istek bir omuz silkiş ve “eh, bu olmazsa, başkası nasılsa çevirir” bakış açısıyla karşılanmaktadır. Bu sebeple çevirmen de çoğunlukla kendi tarzına pek de uygun olmayan kitaplar çevirmek zorunda kalır, bu da en nihayetinde okuma kalitesine yansır.

Günümüz çeviri çocuk edebiyatının halen büyük bir bölümünü klasik eserlerin oluşturması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Azade Aslan: Doğrusu bunu teyit edecek bilgiye sahip değilim. Gözlem seviyesinde böyle görünüyor da olabilir, çeviri çocuk edebiyatında rakamsal olarak gerçekten klasiklerin ezici bir üstünlüğü de olabilir. Klasikleri “klasik” yapan, zamansızlıklarıdır. Bu anlamda varlıklarını yadırgamıyorum. Ama bu, çağdaş çocuk edebiyatının son derece renkli ve hayranlık verici evreninden mahrum kalmamız anlamına gelmiyor. Ben bu anlamda belli başlı yayınevlerinin dünyayı yakından izlediğini ve nitelikli çocuk ve gençlik edebiyatı eserlerini Türkçe’ye kazandırmak için önemli bir uğraş verdiklerini düşünüyorum. Ama elbette çeviri edebiyat, döviz cinsinden telif ödemek anlamına da geldiği için bütün bu çabalar ekonomik dengelerden bağımsız değil. İşin bu kısmı, hâkim olduğum bir alana girmiyor ancak önümüzdeki dönemde çağdaş edebiyat çevirilerinde bir daralma olursa, bunun yayınevi tercihlerinden çok, ekonomik sorunların sonucu olacağını düşünüyorum.

Damla Kellecioğlu: Klasik eserlerin telifsiz olması bu durumu teşvik ediyor ve yayınevleri nasılsa okuldaki öğretmenlerin ve müfredatın destekleyeceği klasiklerin basımına yöneliyor, bunu bir nevi iş garantisi olarak görüyorlar. Doğrusu ben klasik basımının kötü olduğunu düşünmüyorum, bir metnin yüzlerce çevirisi yapılabilir, çevirilerin her biri farklı olur. Bu noktada önemli olan çevirilerin iyi olması.

Diğer yandan çağdaş çocuk edebiyatında üretim çok fazla. Bunca kitap arasından yayın politikanıza en uygun olanları seçmek için yayıncının bu işe büyük zaman ve iş gücü ayırması gerekiyor. Türk lirasının dövizler karşısındaki durumu, çağdaş yabancı eserlerin teliflerinin çok yüksek olmasına neden oluyor. Ne yalan söyleyeyim, ben yayınevlerinin klasiklere yönelmesini anlayabiliyorum. Ancak modern ve çağdaş çocuk edebiyatına büyük önem veren yayınevleri de var. Can Yayınları benim çocukluğumdan beri Erich Kästner basıyor; günümüzde koleksiyonları Dominique Torrès’ten Albertine’e uzanıyor, Tudem Edebiyat’ın Morpurgo’nun, Fagan’ın, Furnari’nin kitaplarını yayınladığı gerçekten edebi bir çağdaş edebiyat koleksiyonu var, Dinozor Çocuk Finlandiyalı büyük çizer Tove Jansson’un eserlerini Türkçeye kazandırıyor. Bence iyi yoldayız! Şimdi sırada çağdaş dünya edebiyatının okul öncesi ve erken çocukluk dönemi için yazılan kitaplarına yoğunlaşmak olmalı.

Esma Fethiye Güçlü: Çeviride çocuk klasiklerine daha fazla ağırlık verilmesi ticarî nedenlere, kitapların içerik ve estetik özelliklerine bağlı olabilir. Çocuk klasikleri; dergiler ya da farklı kanallar aracılığıyla belli aralıklarla gündeme getirildikleri, sık sık filmlere uyarlandıkları için çocukların okuyacağı kitaplara karar veren yetişkinler açısından da seçimi kolay kitaplar. Ebeveynler; eğitim kurumları ve öğretmenler tarafından tavsiye edilen klasikleri gözden geçirip denetlemeye ihtiyaç duymadıkları için de tercih edebiliyorlar.

Diğer taraftan, bu durum, güncel çocuk edebiyatı ürünlerinin bu alandaki ihtiyacı yeteri kadar karşılayamamasına da yorulabilir. Günümüzde nitelikli eserler verilmediğini söylemek haksızlık olur ama hem yurt içinde hem de yurt dışında bu alanda faaliyet gösteren yayınevleri kendilerine gelen dosyalarda “didaktik” özelliklere sahip metinlerin ağırlıklı olduğundan yakınıyor hâlâ. İçeriklerindeki öğretici motiflere rağmen çocukların şekil verilmesi gereken hamurlar değil, kendilerine has özellikleri, dünyaları olan ayrı bireyler olduğu fikrini -yazıldıkları dönemlerde başkaldırı sayılabilecek bir tavırla- ilk kez ortaya atan çocuk klasikleri, herhalde bu nedenle, genç okurların ilgisini çekmeye devam edebiliyor. Örneğin Alice, kuralları yıkan yaramaz fakat zeki ve meraklı bir çocuktu; Küçük Prens’in annesinin sözünden çıkıp çok şeker yerse karnının ağrıma ihtimalinden daha ciddi sorunları vardı; Tom Sawyer, halasının verdiği çiti boyama cezasından zekice bir yolla kurtulabilmişti. Aldığı bütün eleştirilere rağmen modern klasikler arasında olduğu artık kabul edilen ‘Harry Potter’, büyükleri bile korkutabilecek içeriğine rağmen çocukların beğenisini kazanabildi. Yetişkinler “değerler eğitimi” üzerine bu kadar kafa yorarken çocuklar nasıl davranmaları gerektiğine dair doğrudan öğütler içeren kitaplara pek ısınamıyor demek ki. Çok satılan klasikler satıldığı oranda okunuyorsa ve çocuklar tarafından beğeniliyorsa nedenlerinden biri de bu olabilir.

Olcay Mağden Ünal

Olcay Mağden Ünal: Maalesef ülkemizde çocuk kitaplarına çoğunlukla şu gözle bakılıyor: Kolay para. Okulların listelerine giren kitaplar, tabiri caizse “dükkânın tekerini döndürür.” Klasik eserlerin gideri de azdır, eh zaten çevirmene de çok para ödemeye gerek yoktur. Yayınevinin misyonu bu aşamada tamamlanır. Bir de keşfetmeye yönelik hevesimiz yok sanırım. Koskoca bir dünya, milyonlarca kitapla birlikte erişebileceğimiz bir yerdeyken biz dönüp dolaşıp aynı eserlerin kapısını çalıyorsak burada elbette o eserlerin başarısı kadar bizim umursamazlığımız da devreye girer. Çünkü öncelikle potansiyeli olan kitapları okuyabilecek, “yayıncı refleksine sahip” kişiler bulmanız, onlardan gelen raporları yorumlayıp değerlendirmeniz, yani vakit harcamanız gerekir. Eğer yayınevi idarecisi harcanan bu vakte doğrudan gider gözüyle bakıyorsa işte zaten sorunun kaynağı orada boylu boyunca yatıyordur. Elbette buraya kadar yazdıklarımın hiçbirini ülkenin ekonomisinden bağımsız bir şekilde okumak da doğru değil. Yaşam savaşı verilen bir düzende herkes garanti olana sarılır, risk alınmaz ve yeniye yer açılmaz.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir