Bir İdam: George Orwell’in fikirlerini ve romanlarını anlamak – Pınar Üretmen

George Orwell’in dört yazısının bir araya getirildiği ‘Bir İdam’, Can Yayınları tarafından yayımlandı. 1931-1946 arasında yazılan makaleler yazarın düşüncelerinin tarihsel gelişimine şahitlik ediyor.

Totaliter iktidarın ve ezilen bireyin büyük anlatısıdır ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’. George Orwell’in yarattığı karanlık dünya, içeriden baktığımız için göremediğimiz bugünümüzdür bir anlamda. Günümüzün popüler deyimiyle, büyük resmi serer gözler önüne. Romanlarını bu denli çarpıcı kılansa, fikirleriyle sağlam bir temel inşa etme becerisidir. İlk kez Orwell tarafından kullanılan soğuk savaş, düşünce polisi, Büyük Birader, gözetleme toplumu gibi kavramlar ve “Bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha eşittir” cümlesi, yıllar içinde geliştirdiği düşünce filizleridir. Yarattığı distopik dünyaları anlamak için düzyazıları anahtar niteliğindedir ve onun fikirlerden büyük anlatılara dönüşen izleğini, -yazarlığının yanı sıra, gazeteci ve düşünce-insanı kimlikleriyle kaleme aldığı- düzyazılarını okuyarak öğrenebiliriz.

Orwell’in siyasi ve sosyolojik bakışını yansıtan en önemli yazılarından dördünü bir araya getiren ‘Bir İdam’, Can Yayınları etiketiyle ve Berrak Göçer’in özenli çevirisiyle bu yılın ocak ayında yayımlandı. 1931-1946 yılları arasında yazılan bu dört makale, yazarın düşüncelerinin tarihsel gelişimine de şahitlik ediyor.

SOSYALİZM VE FAŞİZM HAKKINDA

Orwell’in siyasi ideolojiler hakkındaki görüşlerini ele aldığı makalesi ‘Aslan ile Tek Boynuzlu At: Sosyalizm ve İngiliz Dehası’ adını taşıyor. Kitabın son makalesi olmasına rağmen, önemi ve hacmi açısından öncelikli olduğunu düşündüğüm bu bölümden başlamak istiyorum.

Yazılarında İngiltere ile ilgili detaylara değinse de ele aldığı konular ve bakış açısı farklı coğrafyalara ve zamanlara da uyabilecek kadar evrensel. Hızla değişen dünyada geleceğin nasıl olacağı tam olarak bilinemese de iyi bir analizle tahmin edilebilir. Ekilen tohumun büyüyüp büyümeyeceğinin bilinemeyeceği ancak her halükârda bir turp tohumundan havuç çıkmayacağı gibi. Aynı şekilde günümüzde yapılan seçimlerin -yani ekilen tohumların- geleceği nasıl şekillendireceği üzerinde duruyor Orwell. Bu bakış açısı, geleceği en iyi yansıtan distopya olarak anılan ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ romanının zeminini anlamak için de çok değerli. Zira, romanın taşıyıcı kolonunu faşizm veya totalitarizm yönetime gelirse dünya nasıl bir yer olur sorgusu oluşturuyor.

Bu bölüm, yazarın yaşadığı günün siyasal ve sosyal yapısını berrak bir şekilde gördüğünü, ideolojik biat kültürüne dayanan bakar körlüğe düşmediğini, dahil olduğu ideolojiyi dahi içeriden eleştirebildiğini kanıtlar nitelikte. Yani Orwell’in özelliği ileri görüşlü olmaktan ziyade içinde yaşadığı dünyayı at gözlüğü takmadan tüm yönleriyle görmesi ve gördüklerini doğru renklerle ve net çizgilerle resmetmesi diyebilirim. Orwell, hem sosyalizmi hem de İngiltere’yi aynı bakışla eleştiri yağmuruna tutuyor. Ancak bu eleştirileri yıkıcı ve dışlayıcı değil, hatalı gördüğü kısımların düzeltilebileceği umudunu ve davaya bağlılık hissini barındırıyor. Ne yazık ki bu gerçekliği, üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçtikten sonra görebiliyoruz. Zira sosyalist ve anti-kapitalist olduğunu üstüne basa basa ve defalarca belirtmesine rağmen, romanları Amerika Birleşik Devletleri tarafından uzun yıllar komünist anti-propaganda aracı olarak okutuldu. Oysa romanlarında asıl olarak totalitarizm, yani her türlü baskıcı rejim eleştiriliyordu. Hatta ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te yer alan para biriminin dolar olduğunu hatırlarsak, Amerikan tarzı yönetimin eleştirildiğini de söyleyebiliriz sanırım.

Bir İdam, George Orwell, çeviri: Berrak Göçer, Can Yayınları, 2021.

İngiltere’nin siyasi yapısını da aynı sosyalizmi ele aldığı tarzda, içeriden ve gayet sert bir şekilde eleştiriyor ancak amacının hastalığı erken teşhis ederek uygun tedavi yöntemlerini tartışmak olduğu da bir gerçek, yani eleştirileri yıkmak değil düzeltmek üzerine. “Ben bu satırları yazarken ileri derecede uygarlaşmış insan evlatları tepemde uçup beni öldürmeye çalışıyor” cümlesiyle başlıyor bölüm. Evinin üstünde savaş uçakları uçarken ve şehre bombalar atılırken kaleme alınmış. Eğer bir bomba kendisine isabet ederse onu atan pilotun uykusunun kaçmayacağı, hatta vatanına hizmet ettiğini hissedeceği düşüncesiyle vatanseverliğin anlamını tartışıyor ve modern dünyanın geldiği son noktayı ele alıyor. Faşizm, vatanseverlikle bir olabilir mi? Vatanseverliğin sağcılara ve eğitim düzeyi düşük kesimlere bırakıldığını, oysa asıl vatan sevgisinin sosyalist düşüncede yer alması gerektiğinin altını çizerek İngiliz sosyalistlerini ve entelektüel kesimini de eleştiriyor.

Detayları çok iyi analiz ediyor. Askerlerin kıyafetlerinin ya da ordunun alay törenindeki uygun adım yürüyüşlerinin bir ülkenin toplumsal atmosferini yansıttığını, kaz adımı yürüyüşüyle örneklendirerek söylüyor. Nazi askerlerinin de kullandığı bu yürüyüşün, kasten ve bilinçli şekilde yüzü ezen çizme görüntüsü içerecek şekilde tasarlandığını belirtiyor. Bu detayın gene ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ için çok önemli olduğunu hatırlayabiliriz. Anlatılan militer sınıf sistemini ise ‘Hayvan Çiftliği’ romanındaki hayvanlar hiyerarşisinde görüyoruz.

“Yazma Sebebim” bölümünde, çocukluğundan başlayarak kendi yazma deneyimlerini aktarıyor.

İlk şiirini 4-5 yaşlarında annesine dikte ettirerek yazan bir çocuğun geleceğin önemli yazarı olması tesadüf olmasa gerek. Her yazarın ele aldığı konuları belirleyen şey, içinde yaşadığı çağdır. İki büyük dünya savaşının arasındaki buhran günlerini ve insanlığın yüz karası İkinci Dünya Savaşı’nı yaşayan Orwell de çağının karanlık siyasi havasının etkisiyle ama ondan daha çok insancıllığı ve sorumluluk duygularıyla yazar. Burma’da yaptığı görev, İspanya İç Savaşı, savaş muhabirliği, yoksulluk ve daha birçok yaşam deneyiminin onu son romanı ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’e hazırladığını hissederiz satır aralarından. 1936 yılından itibaren yazdığı her metnin totalitarizm karşıtı ve kendi anlayışına göre demokratik sosyalizm yanlısı olduğunu savunur ve siyasi metin yazmayı bir sanata dönüştürmeyi amaçlar. Bu bölümü okurken, Orwell’in kendi doğrularından ve siyasi dürüstlükten vazgeçmeden yazma çabasına da şahit oluyoruz. Bu bölümde bana çok ilginç gelen şey ise, yazmayı düşündüğü son romanı için söyledikleri. Başarısız olacak, her kitap bir başarısızlıktır, diyor, ama ne tür bir kitap yazmak istediğimi biliyorum diye ekliyor. Yazacağı roman ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’. Çağının ötesini görme yeteneğine sahip yazarın kendi romanının geleceğini göremediğini söylemek yerine alçakgönüllü olduğunu düşünebiliriz sanırım.

Kitabın ikinci bölümü “Sanat ve Propagandanın Sınırları” ise, her ne kadar sanat ve eleştiri kavramlarını ele alıyor gibi görünse de aslında dönemin sosyolojik ve siyasi yapısına dair sanat üzerinden bir bakış sağlıyor. Orwell, ne barışçı ne de eleştirel bir çağda olmadığı saptamasıyla başlıyor. Sanatta biçimin temel alındığı, sanat için sanat anlayışının hâkim olduğu dönemden -ki bu dönem içinde T.S. Elliot, Ezra Pound ve Virginia Woolf, James Joyce öne çıkan yazarlar olarak sayılabilir- estetiğin önemini yitirdiği siyasi kitaplar dönemine geçişi irdeliyor. Yazma sebeplerini ele aldığı ilk bölümde ifade ettiği gibi burada da çağın gereklerinin ve dünyanın siyasal yapısının sanata ve sanatçılara da yansıdığı, hatta sanat anlayışını şekillendirdiği görüşünü savunuyor. Bu tartışmalar da o kadim soruyu, sanatın estetik bir değer mi yoksa toplumsal fayda sağlayan bir uğraş mı olduğu konusundaki ikilemlerini de göz önüne seriyor. Yer yer kendisini de bir siyasi broşür yazarı olarak tanımlayan ve amacının siyasi metin yazmayı sanata dönüştürmek olduğunu söyleyen Orwell’in yazdığı iki distopya ile bu amacına ulaştığını bugünden bakarak söylemek mümkün.

Kitaba adını veren “Bir İdam” bölümü, Orwell’in Burma’da görev yaptığı dönemde tanık olduğu bir idam hakkında. Yerli halktan bir suçlunun bir sabah asılmaya götürülüşü sırasında yaşananları, belki de idam mahkumu dışındaki herkes için sıradan bir sabahı anlatıyor. Ne mahkumun suçunu ne de masum olup olmadığını biliyoruz. Bizim okur olarak davet edildiğimiz manzara, tamamen sağlıklı bir bedenin biraz sonra yok edileceği bir eyleme tanıklık etmek. Yolda yapılan espriler, mahkumun art arda bağırdığı “Chalo!” nidasıyla idamın uzaması ve bunun kahvaltıyı geciktirerek herkesin canını sıkması ve ölü adam yüz metre mesafedeyken içilen içkiler. Yani hayatın iki yüzü ya da iki yüzlülüğü. Okurken Kafka’nın ‘Ceza Sömürgesi’ni de akla getiren bu bölüm, bir yandan da efendi emperyalist seçkinlerle köle yerlilerin sınıfsal eşitsizliğini anlatıyor arka planda.

Berrak Göçer’in çevirisiyle ilgili söyleyebileceğim tek şey, düzgün ve kelime dağarcığı geniş Türkçeleştirme için teşekkür etmek olacak. George Orwell’i ve yakın dönem Avrupa savaş tarihinin uzantısı olan günümüzü anlamak adına önemli bir kitap ‘Bir İdam’.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir