Bir elmanın iki yarısı: Yusuf İslam ve Sinead O’Connor

Rock ya da pop müziği sadece Hristiyanlar yapar, Müslümanlar yapamaz, önermesinin yarattığı ön yargılar yıkılamıyor ve en entelektüel insanlar bile böylesine sığ düşüncelere kapılabiliyorlar. Müzik tarihini biraz incelerseniz Osibisa, Ahmad Jamal, Anouar Brahem Quartet, Abdullah Ibrahim, Dhafer Youssef ve Pharoah Sanders’örneklerini görebilirsiniz.

Din değiştirdiği haberleriyle gündeme gelen Sinead (Marie Bernadette) O’Connor, 8 Aralık 1966 tarihinde Dublin’de dünyaya geldi. Adını, İngiltere’ye karşı girdiği bağımsızlık savaşıyla tanınan İrlanda Cumhurbaşkanı’nın eşinden alan Sinead O’Connor, anne ve babasının boşanmasından sonra, annesinin kendisine şiddet uygulaması nedeniyle 1979 yılından sonra babasıyla birlikte yaşamaya başladı. Barbra Streisand’ın “Evergreen” adlı şarkısını söyleyerek dikkatleri üzerine çekince “Tua Nua” adlı bir gruba katıldı. 1983 yılında babasının desteğiyle girdiği “Newtown” adlı okulda müziğe iyice yoğunlaşarak bir demo albüm çıkardı. Ertesi yıl “Ton Ton Macoute” adını verdiği kendi müzik grubunu kurdu. Gece klüplerinde sahneye çıkan “Ton Ton Macoute”, adını duyurmaya başladığı 1985 yılında annesini bir trafik kazasında kaybetti. Bu durumdan etkilenerek Londra’ya gitti ve orada John Reynolds ile evlendi. Sinead O’Connor, 1990’lı yıllarda Katolikliği seçerek “Magda Davitt” adını almıştı. 1990 yılında sözlerini Prince’in yazdığı ve zirveye çıkmasına yol açan şarkı olan “Nothing Compares 2 U” ile büyük sükse yaptı. Kazandığı Grammy Ödülü’nü reddeden O’Connor, politik kimliğini sanatıyla birlikte önplana çıkararak, ABD ve savaş karşıtı bir çizgi izledi. 1992 yılında Papa II. Jean Paul’ün katolik kilisesindeki cinsel tacize sessiz kalmasını protesto için Papa’nın bir fotoğrafını televizyon kameralarının önünde yırtmasıyla dindar, özellikle Katolik kamuoyunun tepkisini çekti. İsveç’li eşiyle olan ikinci evliliğini 2003 yılında bitiren sanatçı, yaptığı albümlerle beğeni toplayarak listelerde üst sıralarda yer aldı. 2002’de çıkardığı İrlanda halk şarkılarını içeren “Sean-Nós Nua” albümünde beklediği başarıyı bulamayınca müziği bıraktığını açıklamasına karşın, 2005 yılında müziğe geri döndü.

4 gün önce Irish Post gazetesinde yer alan habere göre O’Connor, sosyal paylaşım sitesi Twitter’da paylaştığı mesajlarda hayranlarına Katolik Hristiyanlığı terk ederek İslam’ı seçtiğini duyurdu. O’Connor, “Müslüman olduğum için gurur duyuyorum. Bu, her akıllı ilahiyatçının doğal olarak varacağı bir sonuç. Tüm kutsal yazıtlar bizi İslam’a götürüyor. İslam tüm diğer kutsal kitapları gereksiz kılıyor.” ifadelerini kullandı. 51 yaşındaki şarkıcı, Müslüman olduktan sonra yeni bir isim alacağını ve bundan böyle “Şüheda Davitt” adını kullanacağını belirtti. Şarkıcı, yeni ismi Şüheda Davitt ile Twitter hesabından başörtülü fotoğraflarını paylaştı.

O’Connor fotoğraflarını ve videolarını paylaşırken yanında olan din bilgini ya da din alimi olan kişiyi basınımız atladı, o kişi “Şeyh Ömer El-Kadri” idi. El Kadri kimdir? İslam bilgini ve Şeyh merkezli İrlanda’da yaşayan Pakistanlı Müslüman bir ailede doğdu. Babası, 1970’lerin sonunda Hollanda’nın Den Haag kentinde bir imam olarak çalışıyordu. Kadri aynı zamanda Dublin, Cork, Athlone, Port Laoise ve Belfast’ta yer alan ulusal bir Müslüman Müslüman organı olan İrlanda Müslüman Barış ve Entegrasyon Konseyi’nin başkanı. Kadri, geleneksel bir Müslüman ve El Kaide gibi aşırılık yanlılarının gayri meşru olduğu görüşünde. Aşırılık yanlılarının klasik İslam hukukuna ve ilahiyata ve fetvalara uymadığını söylüyor. Aynı zamanda intihar bombalı saldırılarını açıkça reddediyor. El-Kadir’e göre, İşid, El Kaide, El Şabab ve Boko Haram üyeleri İslami olmayan, temel İslami öğretilerini ihlal eden niteliksiz gruplar. Suudi Arabistan’ın Vahabi ideolojisini de eleştiren El Kadri, TV3 ve RTE Televizyon ve Radyo kanallarında da birçok kez İrlanda’daki Müslümanlarla ilgili olarak yayınlanan röportajlarda yer aldı.

CAT STEVENS (YUSUF İSLAM) ÖRNEĞİ

Bu öykü bana çok tanıdık geldi. Nasıl mı? Cat Stevens ismini herkes az çok bilir veya hatırlar. Yıllar sonra Yusuf İslam adıyla Müslüman olan Cat Stevens da O’Connor gibi Birleşik Krallık menşeili bir kesim din bilgininden etkilenerek Müslüman olmuştu.

Yusuf İslam, Müslümanlığı seçmeden önce, katı Ortodoks bir aile öğretisiyle yetişmişti. Bu nedenle İslamiyet’e karşı ön yargılıydı. Babası Ortodoks bir Kıbrıslı Rum’du ve çevresinde Türk’leri sevmemesi ile bilinirdi. Fakat daha sonra o da oğlu gibi Müslüman oldu. Yusuf İslam, Müslüman olmasının ardından insanları ve dünyayı daha fazla anlamaya başladığını, yapıcı bir dünya görüşüne kavuştuğunu röportajlarında her fırsatta dile getirdi. Yusuf İslam, Müslüman oluşunu şöyle anlatmıştı: ‘ABD turnesi sırasında yüzmek için denize girdim. Yüzmek için güzel bir gün değildi. Kıyıya yüzmeye çalışıyor, ama bir türlü başaramıyordum. İçimden ‘Tanrım beni kurtar’ dedim. Ne oldu bilmiyorum. Kendimi karada buldum. Hayattaydım. Tanrı’ya şükretmem gerektiğini anladım.”

Yusuf İslam’ın babası, daha önce de söylediğim gibi ölmeden önce Müslüman olmuştu. İsveçli annesi de ölümünden iki yıl önce İslam’ı seçmişti. Kendisine Kuran-ı Kerim hediye edip Müslüman olmasının yolunu açan ağabeyi David ve ağabeyinin oğlu da.

Yusuf İslam, kendisinden önce Müslüman olan ağabeyi Davud’un kendisine Kuran’ın İngilizce çevirisini verdiğini ve bu kutsal kitabı okudukça kendisini tanrıya daha yakın hissetmeye başladığını anlatmıştı. İslam, ‘Kuran sürekli her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın adıyla başlıyordu. Allah birdi. Her şeyi kontrol eden O’ydu” diyordu. Yusuf İslam, son yıllarda Batı’nın İslamiyet’e bakış açısını eleştirerek, İslam sözcüğünün kökeninin ‘Barış’ olduğunu halen vurguluyor ve katıldığı konferanslarda anlatıyor.

1947 yılında Kıbrıslı bir baba ile İsveçli bir annenin oğlu olarak Steven Demetre Georgiou ismiyle Londra’da dünyaya gelen Yusuf İslam, 1960’lı ve 1970’li yıllarında, Cat Stevens adlı sahne adıyla dünyanın en ünlü şarkıcılarından biri oldu. 1977 yılında Müslümanlığa geçen İngiliz şarkıcı okuduğu ‘Yusuf Suresi’nden etkilenerek ismini Yusuf İslam olarak değiştirdi. İslam, 1978 yılında çıkardığı ‘Back to Earth’ adlı albümünden sonra müziği bırakarak kendini dine verdi. Tüm dünyada hit olan ‘Wild World’, ‘Lady D’Arbanville’ ve ‘I Love My Dog’ gibi parçalarıyla hafızalardan silinmeyen Yusuf İslam’ın Müslümanlığa geçişi gerek İngiltere’de gerekse dünyada büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Yusuf İslam, ‘güvenlik açısından dikkatle izlenmesi gereken kişiler listesinde yer aldığı için’ ABD’ye geçtiğimiz yıllarda alınmadı ve adı tekrar dünya gündemine girdi. Afgan Türkü olan eşi Fevziye ve 4 çocuğu ile Londra’da yaşayan Yusuf İslam’ın, burada Müslüman öğrenciler için açtığı bir okulu da bulunuyor.

YUSUF İSLAM KUZEY KIBRIS’TA

Tabii Cat Stevens’ın Müslüman olması tam olarak böyle anlatıldığı ya da anlattığı gibi değil. Kıbrıs’lı bir Rum ailenin oğlu olan Stevens, O’Connor örneğinde olduğu gibi yine Birleşik Krallık menşeili bir tarikat ile bağlantılı olarak Müslüman olmuştu. Kadri öneğinde olduğu gibi İslam tarikatları içinde nüfuz ve nüfus açısından önemli bir yere sahip Nakşibendi cemaatinin dünyadaki en önemli ismi olan ve 2014 yılında ölen Şeyh Nazım Kıbrısi ve cemaatinden etkilenmişti. Hatta Yusuf İslam olarak Kıbrısi’nin dergahını da ziyaret etmişti. Şeyh Nazım Kıbrısi, uzun yıllardır Lefke’deki dergahında yaşıyordu. Yusuf Islam (Cat Stevens) Şeyh Nazım için “Taleal bedru aleyna” ilahisini söylemişti. Ne demiştik; Yusuf İslam, Steven Demetre Georgiou adıyla 21 Temmuz 1948 yılında Londra’da dünyaya gelmişti. Kıbrıslı Rum baba Stavros Georgiou ile İsveçli, Ingrid Wickman’nın oğullarıydı. Baba, Stavros Georgiou, 1900 yılında, Güney Kıbrıs’ın bir liman şehri olan Baf’ın Tala köyündendir. Tala, bugün Baf’ın en ünlü turistik merkezlerinden biridir. Kıbrıs Ortodoks Kilisesi Başpiskoposu II. Hrisostomos da bu köydendir. Cat Stevens’in da akrabasıdır. Yusuf İslam ile ilgili Şeyh Nazım’ın İngiliz müridleri Yusuf İslam’ı anlayamadıklarını ve çok katı, sert ve köktenci bir anlayışı benimsemiş durumda olduğunu söylüyorlardı ve geçmişini bütünüyle reddetmek isteyen bir karaktere büründüğünü anlatıyorlardı. Şeyhin yaratmış olduğu güçlü etki ile Lefke’ye yılın farklı zamanlarında, eskisi kadar olmasa da halen çok sayıda konuk gelmişti. Sadece sanatçılar değil, İslam ülkelerine mensup çok sayıda üst düzey devlet yetkilisi, sultanlar, Amerika’dan, Almanya’ya, Malezya’dan Türkiye’ye çok sayıda yetkilinin yolu Lefke ile kesişti. Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Pervez Müşerref, Malezya prensi ilk akla gelen isimler arasında. 6 yıl önce Kıbrıs’ı ziyaret eden, Katolik dünyasının ruhani lideri Papa 16.Benedict’in, Şeyh Nazım ile görüşmesi, yine önemli bir gündem olmuştu. Şeyh Nazım Kıbrısi’nin makamı bir çok önemli ismi ağırlamıştı.

PRENS CHARLES MÜSLÜMAN MI OLMUŞTU?

Kıbrısi’nin başta İngiltere olmak üzere Avrupa ülkelerinde, Asya ve Amerika’da çok sayıda müridi bulunuyor. “Prens Charles da kalu Bela’da Müslüman oldu” sözüyle bir dönem oldukça konuşulan Kıbrısi, Prens’in Hüseyin adını aldığını da söylemişti. İngiltere tahtının ilk sıradaki varisi olan Prens Charles, geçtiğimiz yıllarda Ortadoğu turu kapsamında Katar’a gitmişti. Prens, Katar’da Arapça dersleri aldığına dair haberler basında yer almıştı. İslam ve Orta Doğu kültürüne daima hayranlık duyduğunu saklamayan Galler Prensi Charles, danışmanı aracılığıyla yaptığı açıklamada Arapça öğrenmeye çok hevesli olduğunu ve altı aydır özel ders aldığını belirtmişti. Prens Charles’ın doğa gönüllülerine seslendiği bir konuşmasında “Dünyayı kurtarmak için İslam’ın izinden gidin” dediğini de not olarak düşelim. Daha önce de konuşmalarında İslam vurgusu yaptığı için İngiliz gazeteleri Prens Charles’ın İslamiyet’i seçtiği haberlerini gündeme getirmişti. Prens Charles’ın bile adı Şeyh Nazım Kıbrısi ile bu kadar bir arada anılıyorsa Yusuf İslam’ın anılması şaşırtıcı olmasa gerek.

ŞİLİ’Lİ MADENCİLER DERGAHTA

2010 yılında 70 gün yerin 700 metre altında kalıp yerin altından mucize eseri kurtulan Şili’li 33 madenci, gruplar halinde dünyayı dolaşıp yaşadıklarını anlatmıştı. Madencilerin 4’ü Kuzey Kıbrıs’ta Nakşibendi Şeyhi Şeyh Nazım Kıbrısi’yi ziyaret etmişti. Kıbrıs’ı ziyaret edenler arasında adı “Ömer” olan madenci de vardı. Ömer, “Yerin altındayken bize mesaj yolladı, bizim için çok dua etti. Biz de onu görmeye geldik. Bizi bunlar korudu” dedi. Ziyaretten gayet memnun olan Şeyh Nazım Kıbrıs’i “Yerin 700 metre altında dua ettim onlara, bu kuvvet olmasa bir tanesi yaşamazdı” demişti. Nakşibendi Şeyhi, o dönem Ankara’da bypass ameliyatı olan KKTC Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’na da atıfta bulunarak “İnanan kurtulur, inanmayan gider Ankara’ya, ameliyat olur” diye yorum yapmıştı.
Son yıllarda “manevi” olarak büyük değişimler yaşadığını medyadaki fotoğraflarından gördüğümüz “Athena” Gökhan Özoğuz da bir süre önce Kıbrıs´ta Şeyh Kıbrısi’nin dergahını ziyaret etmişti ve basında bu konuyla ilgili bir çok haber çıkmıştı.

Şeyh Nazım, Nakşibendiliği küreselleştirmeyle bağlantılı şekilde popülerleştiren de bir figürdü. İslam ve popüler kültür üzerine bir değerlendirmeye gidilirse üzerinde durulması gereken ilk kişi, Şeyh Nazım Kıbrısi olabilir. Onun dini takdiminde espri, mizah ve hoşgörü ön plandaydı. Bu, çok kritik bir noktadır, çünkü Batı’da İslam deyince Humeyni’nin sert ve çatık kaşlı çehresi üzerinden şekillenen bir imaj hakimdi. O dönemden bir karikatür hatırlıyorum; Ayetullah’ın gayet ciddi çehresine bakan iki kişiden birinin diğerine “Ne olurdu bir parça mizah duyusu (sense of humour’) olsaydı” dediği bir karikatür.
Özetle sanat çevresinde dönem dönem dini inançlarıyla gündeme gelen isimler olmuştur, olacaktır da. Bunun yadırganacak bir tarafı yok. Eğer sanatçı özgürse ve bu özgürlüğü müziğine yansıtıyorsa İslamiyeti seçmesinin yadırganacak herhangi bir tarafı yoktur. Tabii bu inanç tercihini bile farklı taraflara çeken insanlar oldu. Çevremde bu konu açıldığı zaman sıklıkla şu cümleyi duyuyorum; “niye dinini değiştirmiş”. Bu soru çok içsel bir durumu sorgulamaktan öteye gitmez. Dinini istediği gibi yaşamak modern yaşamın bir gereğidir, bunu sorgulamak ya da yargılamak kimsenin hakkı da değildir. Eğer bu seviyede sorular soracaksak, Osmanlı tarihimiz devşirme sadrazamlar ve vezirlerle doludur. Bu zihniyetle tüm tarihimizi silip atmamız gerekiyor ki böyle bir şey saçmalıktan öteye gitmez. Artık coğrafi ya da bölgesel sorgulamaların bize bir fayda sağlamadığını anlamamız gerekiyor.

Bu durumu laikliğin elden gitmesine kadar uzatacak uçuk fikirler de duymadım değil. Murat Bardakçı’nın bu gibi konularla ilgili harika bir tespiti vardır; “İçiyorum, o halde lâikim gibisinden önerme taklidi ucuzluktan, “alkol olmazsa sistem de elden gider, lâiklik de” endişesinden ve C2H6O’nun, yani içkilerde kullanılan etanolün rejimin teminatı hâline getirilmesinden hareketle, geçmişin namlı içkicilerini devirlerinin önde gelen lâik düşünürleri arasında sayabiliriz”. Bardakçı her zamanki mizahi üslubuyla konuyu çok güzel açıklamış.

Gerçekten de rakıyı ya da içki içmeyi, bazı müzik türlerini (özellikle Klasik Türk Müziği), Müzeyyen Senar dinlemeyi hatta bazı davetlerde “yemek veriyorsunuz ama rakı yok bu nasıl laiklik” rejimin teminatı sananlar yok değil.

Cat Stevens ve O’Connor gibi ünlü isimlerin böylesine değişimler yaşaması elbette medyanın ilgisini çeker. Hem haber niteliği taşımasından hem de her zaman karşılaşılan bir durum olmamasından ötürü bu ilgi her zaman sıcak kalacaktır. Ama bu gibi değişimlerde yadırganacak bir durum olmadığı kanaatindeyim. İnsanların büyük kesiminin bilinçaltında “rock ya da pop müziği sadece Hristiyanlar yapar, Müslümanlar yapamaz” önermesinin yattığı bir gerçek. Ne yazık ki inançsal konularda bile ön yargıları yıkamıyorsunuz ve en entelektüel insanlar bile böylesine sığ düşüncelere kapılabiliyorlar. Müzik tarihini biraz incelerseniz Osibisa, Ahmad Jamal, Anouar Brahem Quartet, Abdullah Ibrahim, Dhafer Youssef ve Pharoah Sanders’örneklerini görebilirsiniz.

Hatta Miles Davis’in otobiyografisinde şu cümleleri okuyabilirsiniz; “I don’t really practice a religion, per se. Most religious folks I’ve met are jive. If I did follow any religion, It would be Islam. It’s the only religion that makes sense”.

“Herhangi bir dinin gereklerini yerine getirmiyorum. Şu ana kadar karşılaştığım din adamları gevezelik yapıyorlar. Eğer bir dine mensup olsaydım bu İslam olurdu. Çünkü bana mantıklı gelen o”.

Bu sözler nedeniyle Miles Davis Batılılar tarafından dışlanıyor mu? Hiç sanmıyorum. Bize özgü bu oryantal ön yargılar hiçbir zaman bitmez ama son yıllarda azaldığını görüyorum. Bu durum en azından sevindirici.

Kaynak: Gazete Duvar

İlginizi çekebilir