SPoD’un LGBTİQ+ Danışma Hattı verilerine göre, nefret yürüyüşünden önceki ay ve bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla önemli değişiklikler yaşandı. Gelen başvurular genel olarak LGBTİQ+ karşıtı söylem ve gelişmelerle ilişkili olmakla birlikte, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve şiddetle ilgili başvurular arttı.

“Benim hikâyem nerelerde?” başlıklı bu yazıyı, çok önceden yazıp bitirmiştim. Bireyi, kimliği, aileyi, toplumu sorgulama amacıyla yola çıktığım bu yazı, çok önceden okunmuş bir kitabın analizi olacaktı.

Aslında öyle de oldu ama yazıyı bitirip sonlandırdığımda, İstanbul’da “LGBTİQ+ Dayatmasına Karşı Büyük Aile Buluşması” adı altında eylem düzenleneceği haberini gördüm ve beklemem gerektiğine karar verdim.

Çünkü analizini yazacağım roman, tam da bu konu hakkındaydı ve beklemeye karar verdim. Bekledim, bekledim bekledim… İstanbul’daki nefret yürüyüşü bitti, hadi yayınlayayım dedim ardından Ankara’da düzenleneceği haberini aldım, sonra İzmir ve Konya… Belli ki diğer illere de yayılacak dedim ve beklemeye, ne olup ne biteceğini merak etmeye son verip yayınlama kararı aldım.

Aile…

Genel bir yaygın inanış vardır: Hepimiz bir sistemin içine doğarız. Bu ifadeyi doğru bulmadığımı aktararak giriş yapmak istiyorum. Hepimizin doğduğu tek yer aslında bir bedendir, kendi bedenimiz.

Biz bedene doğarız, bedende varoluruz; Atanmış bir cinsiyetimiz olmadan, bir ismimiz, kimliğimiz, inancımız dahi olmadan sadece bir bedendeyizdir. Daha sonra bize bir isim verilir.

Ardından sistemin işleyişi, yasa ve yasak, inanç, kimlik ve daha birçok şey bize aktarılır. Yani bedenimiz hariç her şey bize sonradan verilir.

Psikanalitik teoriye göre, biz bedene doğarız ama ikinci olarak da dilin içerisine, yani Simgesel’e girdiğimiz andan itibaren de dilin sayesinde dile doğarız. Dile geliriz ve bize verili olanlarla birlikte dili aktarır, verili olanlar çerçevesinde konuşuruz. Heteronormatif bir işleyişin içerisinde “güçlü babanın güçlü oğlu” olur ya da “güzel annenin güzel kızı” olarak konumlanırız.

Konumlanmamızda hep bir başkasının düşüncesini odağa alırız. Bir boş sepeti kendi bedenimiz olarak düşünürsek, o sepete çevremizdeki herkes bir şey eklemeye çalışır, üstelik siz istemeden…

Tehdit unsuru olarak görülmek

Bu neye götürür bizi? Alman toplumbilimci Horkheimer’a atıf yapacak olursam, her türlü aile ortamının yarattığı, insanlara kayıtsız şartsız itaat etme alışkanlığı kazandıran tutumların oluşmasına neden olan durumlara…

Yani bizim olup olmadığımızı sorgulayamadığımız bir noktada doldururlar içimizi, taa bebeklikten, çocukluktan başlayarak…

Toplumun, kültürün, inancın aktarımının en önemli etkeni ve aynı zamanda en küçük kolektif birimi olduğu zannedilen ailede, toplumsal kurumların ve geleneklerin etkisi, sınırı ve sansürü, bireyin kendisine ait hissetiği farklı şeyleri, durumları sorguladıkça yani cinsiyet, kimlik ve aile başta olmak üzere diğerleri üzerindeki konumunu, durumunu sorguladıkça o kişi bir tehdit unsuru olarak görülür.

Ve kişi, bu sorgulamayla birlikte toplumsal kurumların, geleneklerin ve inançların taleplerini ve tehditlerini, uygarlaştırıcı bir yasadan ziyade insanın boğazını sıkan ve katman katman olan başkalarının elleri olduğu hakikatiyle yüzleşir; kişinin hakikatinin başkalarının gerçekliği tarafından örtüldüğü hakikatiyle… Yani ailenin aslında toplumun en küçük birimi olmadığı, ‘toplumsal aldatı’nın en küçük birimi olduğu gerçeğiyle yüz yüze gelir.

Bir örnekle biraz daha açayım bu durumu… “Büyük Aile Buluşması” adı altında yapılan nefret eylemleri başlamadan önce Twitter’da “Büyük Aile Buluşması ve LGBTİQ+lar” başlıklı bir sohbet odası gördüm.

Psikanaliz üzerinden toplumsal cinsiyet ve queer alanında çalışan bir akademisyen olarak konuşulanları merak ettim ve sohbete dahil oldum. Sohbette bu yürüyüşü düzenleyen ve ardından yürüyüşte de konuşmacı olarak yer alacak olan birkaç kişinin aktarımlarını dinledim ve ardından söz aldım.

Dinlemediler

Konuşan kişilerin “Ailemiz yok ediliyor”, “Bizim tarihimizde böyle bir şey yok”, “Yatak odasında ne yaparsanız yapın, dışarıda bize göstermeyin”, “Onur yürüyüşü diye bir şey yok” söylemlerinin ne kadar temelsiz bir şekilde kullanıldığını ifade ederek başladım konuşmaya.

Örneğin “Bizim tarihimizde böyle bir şey yok” cümlesine karşılık, erken dönem Osmanlı’dan başlayarak Cumhuriyet dönemine kadar bu konuyu aktaran yazarları, kitapları, arşivleri söyledim.

Onur yürüyüşlerinin Stonewall olaylarına dayandığını, LGBTİQ+’ların polis baskınında nasıl nefret söylemine, şiddete maruz kaldıklarını aktardım ve bu nedenle yürüyüşlerin düzenlendiğini belirttim. Kısacası yanlış bilinen ve aktarılan birçok konuya değinmeye çalıştım.

Peki ben sohbet odasında bunları aktardığımda odada ne oldu dersiniz? Yukarıdaki ifadeleri kullanan kişiler, sohbet odasından tek tek çıktı.

Aslında toplumun tüm kesiminde olması gerektiğine inandığım, tarihsellik üzerinden mukayese yapmak meselesini ve ötekinin durumunu anlamak istemeyişimizin nedeninin bu yanılgılar, yanlışlar olduğunu vurgulamak istemiştim, ancak başaramadım. Başaramadım çünkü, bu kişiler muhtemelen bir başkasının boğazında yer alan katman katman ellerdi. Dinleselerdi belki ellerini çekerler diye düşündüm ama çekmemeye yönelik adım atmışlardı.

Nefret, nefreti doğurmaz! Nefret, keyfiyeti doyurur

İnsanın anlam arayışı bir akıştır, sabitlik değildir. Anlam arayışını sabitlemek demek, kutsallar, yasalar ve sınırlar yaratmak demektir. Bu durum, ölüme doğru bir varlık olan insanı da sabitler.

Çok fazla sabitliğin olduğu yerde ise yıkım vardır, çünkü kişi artık sabitlediği anlamla özdeşleşir. Anlamı sabitlemek ve onunla özdeşleşmek, başka anlamlara kapalılığı yaratmak ve nefret oluşturmak demektir.

Ve söz konusu anlamı kabul etmeyen ya da sorgulayan başka kişileri de tehdit olarak görmek demektir. Simone Weil, bu durumun bir teslimiyet biçimi olduğunu, bu teslimiyetin de insan ve toplum için ‘en büyük tehlike’ olduğunu aktarır. Kişiler ve toplumlar tarafından düşlemden eyleme kadar kendi kendini üreten bu süreçte hep başa dönülür: Nefrete ve yıkıma….

Bu nefret, bir başkasının hayatına, öznel işleyişine, düşlemlerine, isteğine, arzularına yönelik bir nefrettir. Yıkım ise bu durumlara yönelik bir hamledir.

İşte “Büyük Aile Buluşması” yaptığı şey bu oldu; bir yıkım öncesi gelen nefret. Bu nefret eylemlerinin ardından LGBTİQ+’lar, devletin en başındaki isimlerden en sonundaki isme kadar “sapkın” olarak ele alındı, aktarıldı. Yani bir tehdit unsuru olarak halka sunuldu. Yetmedi, anayasal düzenlemeyle sapkın(!) olduklarını tescilleyecek hazırlıklar başladı, çünkü seçim yakındı. Çünkü dezavantajlı gruplara tamamen kapıyı kapatmak demek, toplumun diğer bir kesiminde büyük kapılar açmak demekti.

Büyük Aile Buluşması’ndan anayasa tartışmalarına kadar neler yaşandığına bir de veriler üzerinden bakalım. Sosyal Politika, Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nin (SPoD) verilerine göre, 18 Eylül 2022 tarihinde, İstanbul Saraçhane’de düzenlenen Türkiye’nin ilk kitlesel LGBTİQ+ karşıtı nefret mitingi sonrası başta medya aracılığıyla olmak üzere politik ve sosyal alanda LGBTİQ+ karşıtı anlatı ve eylemlerde artış yaşandı ve anayasa değişikliği tartışması gündeme geldi.

SPoD’un LGBTİQ+ Danışma Hattı verilerine göre, nefret yürüyüşünden önceki ay ve bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla önemli değişiklikler yaşandı. Gelen başvurular genel olarak LGBTİQ+ karşıtı söylem ve gelişmelerle ilişkili olmakla birlikte, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve şiddetle ilgili başvurular arttı.

Saraçhane’deki LGBTİQ+ karşıtı nefret mitingiyle birlikte cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık ve şiddet konulu başvuruların toplamında da geçen senenin aynı dönemine göre yüzde 240 oranında artış yaşandı.

Yine nefret eyleminin ardından derneğin ruh sağlığı danışmanlığı ve sosyal hizmet desteğine başvurular arttı. Nefret mitingiyle birlikte sosyal hizmet danışmanlığı yönlendirmeleri ve ruh sağlığı danışmanlığı yönlendirmeleri ciddi oranda yükseldi.

Yani İstanbul başta olmak üzere birçok ilde düzenlenen LGBTİQ+ karşıtı gösteriler, LGBTİQ+ özneler üzerinde olumsuz bir etki yarattı. Yukarıda ele almaya çalıştığım nefret durumunun yıkım getirmesinin ayak sesleri verilere de yansıdı.

Peki kimdir bu yardım almak isteyen LGBTİQ+ özneler? Bu yürüyüşte yer alan ve yer almayan, bu yürüyüşe destek veren ya da destek vermeyen ailelerin çocukları… Çocuklarının geleceklerini düşündüğünü zanneden ama onları daha çok kaygılandıran, korkutan ailelerin çocukları…

Ailenin bildiği ve bilmediği şeyler…

Meseleyi bir de edebiyat ve sanat üzerinden aktarmak istiyorum. Yani yazının en başında bahsettiğim kitap ve bir tiyatro oyunu üzerinden.

Bu yazıyı yazmamın en temel nedeni, İnkılap Kitabevi’nden çıkan Arda Erel’in “Annemin Bilmediği Her Şey” romanıydı. Bu roman, hafızasını kaybetmiş Altan isimli bir karakterin, annesi İnci, babası Sait, sevgilisi Meryem ve arkadaşı Fırat’ın aktardıkları üzerinden nasıl kurgulandığını, yani kimliğin nasıl oluşturulduğunu aktarmakta; Erel’in ifadesiyle, Altan’ın çevresi tarafından bir heykel gibi oluşturulmasını ele almaktadır.

Erel’in hayatından izler de taşıyan, Türkiye’deki politik gelişmelerle birlikte bir toplum ve kimlik eleştirisi de sunan bu eserdeki şu paragraflar dikkatimi çekmişti:

“Bak şimdi kulağına garip geliyordur söyleyeceklerim ama bir aile, sence neden çocuk yapar mesela? Çocukları bir amaca hizmet eder onların yaşamlarında, bir yeri, bir boşluğu doldurur. Zamanla da onların heykeli olur, kendileri o heykeli elleriyle şekillendirirlr. Sen şimdi ailenin çocuğusun ama onları hatırlamayan bir çocuk. Onları hatırlamayan, onlara yüzünü çevirmiş, artık onlara doğru bakmayan bir heykel. İşte onları asıl üzen bu.

“Nasıl oluyor da onlara bakmıyor, onları görmüyorsun? Acıtıyor bu onların canını. Ama bilmiyorlar ki onların da seni görmedikleri, görmek istemedikleri, bakarken görmedikleri çok olmuştu, hem de çok […] Gerçek ne, insan kim, çevresindekiler ona neyi anlatıyor? Sözcüklere neler sığıyor, gerçeğin ne kadarı doluyor cümlelerin içine?

“Gerçek, cümlelerin arasında, yakınında, etrafında mı yoksa dışında, uzağında mı? İnsanlar, tıpkı bedenlerinin varlığı gibi, gerçeği de apaçık gözlerinin önünde zannediyorlar. Gerçeği ancak ondan şüphelendiklerinde düşünmeye başlıyorlar ve çok azı yapıyor bunu. Geri kalanı ‘verilen gerçeğe’ tutunuyor”

Yukarıdaki alıntıda net bir şekilde görüleceği üzere, çocuk ailenin boşluğunu doldurmakla birlikte, aile de çocuğun boşluğunu doldurmaya uğraşır.

Erel’in romanı

Aile en başta, çocuğunun toplumla bir gerilim yaşamasın diye, heteronormatif ve patriyarki temelli bir hayat kurma çabasına girer. Çünkü bir gerilim yaşandığında elalem denilen kurumdan(!) laf gelecektir ve onlar da toplum içerisindeki konumlarını yitirecektir. Çocuk olabildiğince “verilen gerçeğe” tutunmalıdır.

“Falanca kişini çocuğu şöyle” diye anılmanın korkusuyla aileler, çocuklarını bir heykel gibi kurgulamakta, verilen gerçeğin tekrar tekrar üretilmesine neden olmaktadır; geçmişten şimdiye, şimdiden geleceğe doğru bir hareketle…

Romanda, ‘bir yerlerde, insanların kendilerini tanımakta, bilmekte, kendilerine güvenmekte, ses olmakta, parmak kaldırmakta, yürümekte, dolaşmakta, göz göze gelmekte, uzun uzun bakışmakta, el ele tutuşmakta, sarılmakta, öpüşmekte bile eşit hakları olmadığı için aşkı yaşamaya ve kendini tanımaya erişim eşitsiz dağıldığı için, mücadele kimi insanlar için dönemsel, kimi insanlar için bir ömür boyu sürdürdüğü için ve bu hikâyenin ne kadar gerçek olduğunu bilmeleri için sanırım sana şimdi söyleyeceklerimi de ekleyeceğim romana’ diyerek mutsuz olmayan bir sona hazırlar bizi. Ve romanı ele almasını şu sözlerle cesur açıklar:

“Bu roman, yarın hafızamı kaybetsem bana doğruları kimin anlatıp kimin anlatmayacağını düşünmemle başladı. Ve insanın hayattayken nasıl olur da kendisini hiç bilmeyerek, ailesinin dediğinden çık(a)mayarak, kendisine bu denli yabancılaşarak yıllarca yaşayabileceği üzerine bitmek bilmeyen, dipsiz sorgulamamla… […]

“Bu romanın sonunda Altan’ın isminin Altan olmadığını söylemesi ve romanda tıpkı hayattayken olduğu gibi tekrar gizlemesi, günümüz dünyasında sınıfsal, etnik, dinsel, politik veya cinsel kimlik/yönelim gibi nedenlerle saklanan tüm insanların hala özgür olmadıklarını kendince es geçmeden tekrar bir ışığı altında aydınlatarak gösterirken; insanları yalan söylemeye mecbur bırakarak kendisine yabancılaştıran ve tekrar tekrar “yalan” ürettiren bu düzene bir serzenişte bulunarak, onların kafalarını karıştırma gayesiyle yazılmıştır”

Erel, “Annemin Bilmediği Her Şey” romanını bilerek mutsuz bir sonla bitirmemiştir. O, bu romanla gerçekliğin başkaları tarafından inşa edildiği ve insanın kendisini keşfettiği an sarf edilen “Zor bir hayatın olur” diyenlere inat, mutsuz sonlar yazanları protesto etmiştir. Çünkü Erel’e göre, özellikle cinsiyet ve cinsel yönelimi aktaran, toplumsal cinsiyetin de ele alındığı yazıların mutsuz sonla bitmesi, sistematik bir tekrarı pekiştirme, kitleleri manipüle ederek aynılaştırma ve bir kimliğin nasıl bir hayatı olabileceğini aynı noktadan üretme, önyargı besleme biçimidir.

Bu bölümün başında bahsettiğim diğer bir eser de, yazarlığını ve yönetmenliğini Burcu Reşit’in yaptığı, oyunculuğunu ise Sercan Er’in üstlendiği “Süveyda” isimli tiyatro oyunu.

Oyunda annesi, babası ve dayısı tarafından çocukluğundan itibaren hayatı manipüle edilen, istismara uğrayan ve çocuk ıslah evine düştükten sonra ailesinin ‘verili gerçekliğine’ ilişkin sorgulamaya giden bir gencin hikâyesi anlatılmaktadır. Arda Erel gibi Burcu Reşit de, “Süveyda” oyunu üzerinden aileye ve topluma ilişkin cesurca bir eleştiri sunmakta.

İki eserde de, ailenin bildiği ancak bilmemezlikten geldiği, bilmediği ancak bildiğini zannettiği işleyiş, bir gencin aktardıkları üzerinden ele alınmaktadır. Ve bu kadar aktarımdan sonra bu yazı da, söz konusu roman ve tiyatro oyunu üzerinden anlamını bulacaktır. Çünkü farklı varoluşlara, işleyişlere gözümüzü kapatamayız; ya hayatımızın bir anında ortaya çıkar ya da bir eser üzerinden karşımıza çıkar.

Ne için?

“Koskoca dünyaya benim çocuğumu mu sığdıramadılar?”

Yukarıdaki cümle 2010 yılında nefret cinayetine kurban giden Trans İrem Okan’ın annesi Melek Okan’a ait. LGBTİQ+ varoluşların asıl meselesi, bu cümleyi bir başka kişiden, bir anneden ya da babadan, yas tutan bir sevgili ya da arkadaştan duymamak… Aslında tüm derdimiz bu.

Çünkü koskoca dünyada LGBTİQ+’lar  her zaman var oldular, her zaman da varolacaklar. Ancak bizim bir kişiyi daha kaybetmeye tahammülümüz yok, tüm çaba bir kişi daha eksilmemek için… LGBTİQ+’ların hikâyeleri her zaman mutlu sonla biter, başkası tarafından müdahaleye uğrayıp mutsuz sonla bitirilmediği müddetçe.

Son söz olarak… Büyük bir aile arıyorsanız eğer, nefret söylemine ve nefret şiddetine maruz kalsa bile dayanışma içinde olan tüm LGBTİ+’lara yüzünüzü çevirin.

Yüzünüzü çevirdiğinizde, bu dayanışma içerisinde nefrete yer olmadığını göreceksiniz. Çünkü asıl hikâye kendimiziz… Kendi öznel hikâyelerimizin başkaları tarafından yazılmaması için mücadeleye devam edeceğiz.

Atakan Yorulmaz

İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümünden mezun oldu. Marmara Üniversitesi’nde, Lacancı psikanaliz ve dijital kültür üzerine yazdığı tezle yüksek lisansını tamamladı. Çeşitli haber siteleri ve dergilerde editör olarak çalıştı. Psikoloji bölümünde ikinci lisansını okumaktadır. Lacancı psikanaliz, Queer teori ve dijital kültür alanlarında akademik çalışmalar yürütmektedir. “Her Anlama Bir Yanlış Anlamadır – Lacan” kitabının yazarıdır.

Kaynak: Bianet

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…