Bedel-i şahsi’den bedel-i nakdi’ye askerlik muafiyeti – Şaban İba

Bedelli askerliğin tarihi Osmanlı dönemine kadar gidiyor. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra bedelli askerlik uygulaması, “Bedel-i şahsi” olarak ifade edilen ve kişinin yerine bir başkasını askere göndermesi şeklinde oldu. O dönemde 5 yıl olan askerlik hizmeti için mali durumu iyi olan kişi kendi yerine başkasını askere gönderiyordu. Bunun için askerlik görevini bir başkası adına üstlenecek kişinin, 25-30 yaşlarında, beyaz (siyahlar kabul edilmiyor), bulaşıcı hastalığı olmayan, ruhsal durumu askerlik yapmaya elverişli, yüz kızartıcı suç işlememiş ve çevresinde kötü tanınmayan biri olması gerekiyordu. Para ödeyerek zorunlu askerlik hizmetinden muafiyet için ilk uygulama, “Nakdi bedelli” adıyla 1870’de çıkarılan kanunla başladı. “Bedel-i şahsi” bulamayanlara, 15 bin kuruş “Bedel-i nakdi” vererek 3 aylık askeri eğitim dışında, 5 yıllık zorunlu askerlikten muaf tutuldu. İkinci Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Partisi’nin çıkardığı “Ahz-ı asker” kanunu ile 50 lira bedel ödeyenler, sadece 6 ay askerlik yaptı.

Zorunlu askerlik uygulaması ise 12 Mart 1914 tarihli ve 296 Sayılı Mükellefiyet-i Askeriye Kanun-u Muvakkat-ı ile başladı. 1927 yılında çıkarılan ve zorunlu askerliği temel alan 1111 Sayılı Askerlik Kanunu ile belirlenen askere alma usul ve esasları çeşitli değişikliklerle günümüze kadar devam etti. Bu kanunla Türkiye’ye göçüp vatandaşlığa geçenlerin, ilk vatandaşı oldukları ülkede zorunlu ya da bedelli askerlik yapmış olanlar askerlikten muaf tutuldu. Ayrıca temel askerlik eğitiminin ardından, kalan sürelerini kamu kurum ve kuruluşlarında çalışarak geçirmelerine olanak sağlandı. 1987 yılında Turgut Özal döneminde başlayan ilk bedelli askerlik uygulaması, 1992, 1999, 2011, 2014 yıllarında devam etti. Şimdi bir yenisi daha yürürlüğe giren bedelli askerlik uygulamaları, “kaçak-saklı-bakaya” durumundaki yığılmaları önlemek amacıyla yapıldığı iddia edilse de, asıl neden bütçe açıklarını kapatmaya yönelik parasal operasyonlardır.

Bedelli askerlik uygulamaları ile parası olan düdüğü çalıyor ve askerliğini yapmış sayılıyor. Parası olmayan büyük çoğunluk ise zorunlu askerliklerini yapmaya devam ediyor. Bu nedenle savaşta ölenler, kışlalarda talim ve tatbikat zayiatında hayatlarını kaybedenler, yine işçilerin, yoksul köylülerin ve emekçilerin çocukları oluyor. Şimdiye kadar bir bakanın, bir milletvekilinin ve bir zengin çocuğunun askere gittiği ve savaşta öldüğü görülmemiştir. Çünkü cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, partinin üst düzey yöneticileri dahil AKP, CHP, MHP, BBP, İyi Parti milletvekilleri, askeri ve sivil yüksek bürokrat çocukları ile mafya liderleri, bedelli askerlik ya da çürük raporlarıyla askerliğini yapmış sayılıyor. Böylelikle bu şanslı kesimin çocuklarına ayrıcalıklı bir statü sağlanıyor.

“Her Türk asker doğar”, “her şey vatan için” propagandası ile daha küçük yaşlarda erkek çocuklarına askerlik aşılanıyor. Lise ve dengi okullarda okutulan “Milli Güvenlik Bilgisi” derslerinde “Askerlik yapmayan kişi kendisine, ailesine ve yurduna faydalı olamaz” eğitimi veriliyor. Ancak “vatan-millet-sakarya” edebiyatı ile sadece fakir-fukara çocukları askere alınıyor ve Vicdan-i red kabul edilmiyor. Toplumsal sorunların insani ve vicdani boyutunu göz ardı eden bu tutum, “Zenginimiz bedel verir/askerimiz fakirdendir”‘ diyen Yemen Türküsü’nü hatırlatıyor. Ayrıca her şeyin para ile alınıp satıldığı ve insanın bir nesne haline geldiği vahşi kapitalist sistemin gerçek yüzünü sergiliyor. Nüfusun küçük bir kesimine bedelli askerlik için ayrıcalık tanıyan devlet bu uygulama ile sınıfsal karakterini de gösteriyor.

Bunca insan askere gitmek istemiyor ve para ödemeyi göze alabiliyorsa, artık gençler için askerlik zor bir görev haline gelmiş olmalı. Gençlerin askere gitmekten kaçınmasının ve ailelerin ağır mali yükümlülükleri üstlenmesinin siyasal ve toplumsal nedenleri iyi araştırılmalı. Bu bağlamda 4 olgunun altı çizilebilir: Birincisi, on binlerce insanın öldüğü savaşın yarattığı toplumsal etkidir. İkincisi artık “onur ve gurur” sorunu olmaktan çıkan zorunlu askerliğin anlamsız hale gelmesidir. (Zorunlu askerlik, AB ülkeleri içinde Avusturya, Güney Kıbrıs, Danimarka, Estonya, Finlandiya ve Yunanistan’da; 28 üyeli NATO’da ise Danimarka, Estonya, Norveç, Türkiye ve Yunanistan’da uygulanıyor). Üçüncüsü, toplumda aile, okul ve askerlik olarak ifade edilen “Üç Ocak” geleneğinin önemini yitirmeye başlamasıdır. Dördüncüsü, bölgede emperyalizmin jandarmalık görevini yapan Türkiye’nin ihtiyaçtan çok fazla asker beslemesi ve askeri harcamalarının yüksek olmasıdır.

Kaynak: Yeni Yaşam

İlginizi çekebilir