Barışı toplumsallaştırmak – Sebahat Tuncel

Kasım 2016’dan beri Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutulan Demokratik Bölgeler Partisi Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Karınca için kaleme aldığı yazısında barışı toplumsallaştırmanın önemine vurgu yaparken, barışın salt bir talep olmaktan çıkarılarak mücadele gerekçesi olması gerektiğini söylüyor. Saldırı altındaki Kürtlerin Ortadoğu’nun geleceği ve kalıcı barışın sağlanmasında kritik bir öneme sahip olduğunu belirten Tuncel, “Kürt halkıyla dayanışma içinde olmanın zamanı gelmedi mi?” diye soruyor.

Sebahat Tuncel

Erkek egemen sınıflı toplum gerçeğinde, sınıflar arası çatışma ve çelişkiler, kadın erkek arasında yaşanan çatışma ve çelişkiler, halklar, inançlar ve kültürler arasında yaşanan çatışma ve çelişkiler sürdürülemez bir noktaya geldiğinde, taraflar savaşlarla veya çatışmalarla birbirlerini tam anlamıyla yenilgiye uğratamadıklarında, devreye giren “barış” kavramına doğal olarak her birey veya toplumsal grup kendi anlamını yüklemektedir. Çatışma ve çelişkilerin çözümü için tarafların diyalog ve müzakere yöntemini seçerek sonuca ulaşma aşaması, karşılıklı yoğun bir mücadele ve savaşım sonucu gelişir.

Diyalogla müzakerelerin başlamasının ön aşaması, tarafların sorunları kendi ideolojik, politik, toplumsal perspektifinden birbirine aktararak, ortak bir noktanın mümkün olup olmadığı denemesidir. Diyalog aşamasının gerilimli, çatışmalı, gelgitli olması bu nedenle doğaldır. Bu sürecin müzakerelere evrilmesi yeni bir aşamadır. Sorunların savaş ve çatışma ile değil, tarafların birbirini kabul ettiği karşılıklı müzakereler ile çözülmesi, toplumsal barışa ulaşmak için kritik önemdedir. Bu sürecin kalıcı barışa evrilmesi ise her iki tarafın güven arttırıcı adımlar atması, sürece samimi yaklaşması ile mümkündür. Yani rakibi müzakere aracılığı ile alt etme düşüncesi, müzakereyi gerçek ve kalıcı bir çözüm aracı olarak ele almak yerine, rakibini veya rakiplerini oyalayarak güç devşirme girişimleri olduğunda, bu süreçler çoğunlukla sonuçsuz kalır ve eskisinden daha da yoğun savaş, çatışma, çetrefilli süreçler yaşanmaya devam eder. Sonuç daha çok insan kaybı, ekonomik yıkım ve doğa felaketi demektir.

Türkiye’de Kürt sorununun çatışma zemini dışında diyalog ve müzakere ile çözümü ve kalıcı barışın sağlanması için, 2013-2015 yılları arasında Sayın Abdullah Öcalan ve Türk devleti yetkilileri arasında yürütülen süreçte de benzer bir deneyim yaşandı. Yaşanan bu kısa diyalog süreci bile Türkiye’de demokrasinin, basın özgürlüğünün gelişimi, insan hak ve özgürlüklerinin kullanımı, farklı kimlik ve kültürlerin kendini ifade etmeleri, kimlik, dil ve kültürlerini özgürce yaşayabilecekleri, Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı yapısına göre, demokratik bir cumhuriyetin gelişmesi için umut yarattı. Ortaya çıkan demokratik ortam Gezi direnişinin oluşmasında önemli bir zemin yarattı. Türkiye’de milyonlarca insan sokaklara çıkarak, eşitlik, adalet, demokrasi, özgürlük istedi, Gezi’den Lice’ye kardeşlik köprüsü kuruldu. Belki de ilk kez Türkiye’nin batısında yaşayanlar, Kürt halkının uğradığı devlet şiddetini, baskı ve zor politikalarını anlamaya, anlamlandırmaya ve dillendirmeye çalıştı. Kürt halkının eşitlik ve özgürlük mücadelesine yeni bir perspektifle bakmaya başladılar. Kalekol yapımı protesto ederken öldürülen Medeni ile Gezi’de yaşamını yitiren Berkin, Ethem, Ali İsmail, Ahmet ve diğerlerinin ölümüne neden olan zihniyetin aynı olduğunu gördüler. Açığa çıkan bu değişim eşitlik, özgürlük, adalet ve barış talepleri siyasi iktidar tarafından bastırılmış olsa da hala çok güçlü bir zemine sahiptir ve koşullar oluştuğunda yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkacaktır.

AKP iktidarı, Türkiye demokrasisi lehine toplumsal barış için güçlü bir halk desteğinin açığa çıkmasını, kendi iktidarı önünde engel olarak gördü ve İmralı Adası’nda sürdürülen diyalog sürecini müzakereye geçme aşamasında sonlandırdı. AKP iktidarı, bu süreci sorunu çözmek yerine “diyalog ve müzakere” yöntemi ile rakibini alt etme hedefi olarak değerlendirdiği, “Dolmabahçe Mutabakatı” olarak da bilinen ve müzakerelere geçiş için bir çerçeve sunan anlaşmayı yok saydı. Sorunu diyalog ve müzakere ile çözmek yerine, Kürt sorununda geleneksel devlet refleksi olan, inkâr ve asimilasyon politikalarını güncellenerek devreye koydu. “Çöktürme planı” adında Milli Güvenlik Kurulu’nda ele alınan toplumdan gizli (daha sonra deşifre olan) bir plan devreye kondu. Bu süreç hem Kürtler açısından hem de Türkiye açısından büyük acıların yaşanmasına neden oldu. 5 Haziran 2015’de Diyarbakır’da HDP’nin mitingine yapılan DAİŞ saldırısı, ardından 20 Temmuz Suruç Katliamı, Antep’te bir Kürt düğünündeki katliam ve 10 Ekim Ankara Gar Katliamı DAİŞ tarafından üstlenilse de Türkiye’deki işbirlikçileri hala açığa çıkartılmış değil. Yine o dönemde insanlığa karşı suç işleyen DAİŞ çetelerinin Türkiye’de ve Avrupa’da üstlendiği birçok katliam daha yaşandı. 2015’ten bugüne Türkiye’de yaşanan siyasal ve toplumsal gelişmelere baktığımızda, Kürt sorununda savaş ve çatışmaların derinleştiğini, binlerce kişinin yaşamın yitirdiğini, ayları bulan sokağa çıkma yasaklarını, kentlerin yerle bir olduğunu görürüz. Hakeza zorunlu göçü de -ki Kürtler açısından yeni bir durum değildir. Türkiye devletinin Kürtlere karşı yürüttüğü, inkâr, imha ve asimilasyon politikalarının bir sonucu olarak 1990’lı yıllarda 4 binden fazla köy yakılmış, binlerce Kürt Batı metropollerine, Avrupa’ya göç etmek zorunda bırakılmıştı.

Diyalog sürecinin sonlandırılması sadece Kürt halkı açısından değil, tüm Türkiye halkları açısından olumsuzlukların yaşanmasına neden oldu. Demokrasinin askıya alındığı, toplumsal muhalefetin bastırıldığı, Kürt siyasetçiler başta olmak üzere on binlerce insanın hapsedildiği, hükümete karşı başarısız bir darbe girişimi ve arkasından OHAL (Olağanüstü Hal) uygulamaları ile anayasa ve yasaların askıya alınma süreci ve bunun kadınlar başta olmak üzere topluma yansımalarının ne kadar olumsuz olduğunu görürüz. Tüm bu yaşanan gerçeklikler bize Kürt sorununun demokratik çözümünün aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesi, Ortadoğu halklarının eşit ve özgür birlikteliği açısından da çok önemli olduğunu göstermektedir. O nedenle barış mücadelesi sadece Kürt halkı ile sınırlı değildir. Başta kadınlar olmak üzere tüm toplumsal kesimlerin barış mücadelesini aktif yürütmesi, tarihi bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır. Tüm kadınların eşitlik, özgürlük de demokrasi mücadelesine “barış mücadelesinin” de eşlik etmesi boşuna değildir. Çünkü savaş ve çatışma en çok kadınların ve çocukların hayatını etkilemektedir. Savaşta kadınlar sadece çocuklarını kaybetmemekte, kadın bedeni de bir savaş alanı olarak görülmektedir. En son Ortadoğu’da yaşanan savaşta, Şengal’de, Musul’da, Rakka’da bu gerçeği çok yakıcı bir şekilde gördük. Taciz, tecavüz, kadınların köle pazarlarında satılması, insanlık açısından büyük bir utanç olarak hafızalarımızda canlılığını korumaktadır. Kadınlar savaş nedeniyle her türlü ayrımcılığa, şiddetin her türüne, ırkçılığa, yoksulluğa ve zorunlu göçe maruz bırakılmaktadır. Tüm bunlar kadınlar açısından barış mücadelesinin önemini arttırmaktadır. Güven ve refah içinde bir gelecek, ancak kadınların öncülük edeceği barış mücadelesi ile mümkün olacaktır. Günümüzde savaşın açığa çıkardığı siyasi, toplumsal, ekonomik ve ekolojik krize karşı duranlar, itiraz edenler açısından barış, bir talep olmaktan çıkarak mücadele gerekçesi olmaktadır. Gerek bireysel gerekse toplumsal grup ve hareketlerin barış mücadelesinin sonuca ulaşması için barışın toplumsal bir talep haline gelmesi, başarı ile sonuçlanmasını sağlayacaktır. Bunun için barış ikliminin ve barış kültürünün geliştirilmesi, barışın toplumsallaşması gerekir.

Barış kültürünün gelişmesinde sadece çatışma ve savaş mağduru halkların değil, tüm dünya halklarının ve devletinin sorumluluğu vardır. Birleşmiş Milletler’in, 13 Eylül 1999 tarihinde kabul ettiği 9 maddelik “Bir Barış Kültürü Hakkında Bildiri”nin 2. Maddesinde, “Bir barış kültürünün tam olarak gelişmesindeki ilerleme, bireyler, gruplar ve uluslararası barışın ilerlemesine vesile olan değerler, tavır alış, davranış modelleri ve yaşam biçimleri yoluyla gerçekleşir” denilmektedir. Bu maddeden anlaşılacağı gibi dünya halklarının barış içinde yaşaması için uluslar ve uluslararası kolektif bir iradeye ihtiyaç vardır. Özellikle Ortadoğu coğrafyasında yaşanan savaşların son bulması, onurlu bir barışın sağlanması açısından başta BM olmak üzere tüm dünyanın sorumluluk üstelenmesi gerekiyor. Kaldı ki Ortadoğu’da yaşanan savaşın sorumlusu da Ortadoğu halkları değil, kapitalist modernist sistemin temsilcileri olan egemen güçlerdir. Dolayısıyla Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanmasında bu güçlerin de sorumluluk üstelenmesi kaçınılmazdır.

Ortadoğu coğrafyasında toplam nüfusu 40 milyonu aşan Kürt halkının yaşadığı toplumsal, siyasal ekonomik sorunların çözümü için Kürt halkının ve Kürdistan’ın statüsünün tanınması, Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkının güvenceye alınması gerekir. Kürdistan coğrafyası, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin orta yerinde çözümsüz bırakılan, sürekli kriz, savaş ve çatışma halinin sürdürülmesi, İngiltere başta olmak üzere egemen güçlerin 200 yıllık siyasetinin sonucudur. Ancak gelinen aşamada bu politikanın artık sürdürülmesi mümkün değildir. Kürt kadın ve gençlerinin Şengal ve Rojava’da insanlığa karşı suç işleyen DAİŞ çetelerine karşı yürüttüğü mücadele, tüm dünya halklarının geleceğini etkilemiştir. Kürt halkı sadece kendisini değil tüm dünya halklarını kurtarmak için çok büyük mücadele vererek insanlık mücadelesini kazanmıştır. Ortadoğu’da halkların eşitliğine dayalı, demokratik ve özgürlükçü bir sistemin kurulması, kadın özgürlüğünün sağlanması, Ortadoğu halklarının çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı yapısını esas alarak barışçıl, demokratik yönetimlerin oluşması için Kürt halkının Rojava’da inşa ettiği sistem umut vermektedir. Ortadoğu’nun geleceği ve kalıcı barışın sağlanmasında kritik bir öneme sahip Kürtlerin artık statüsüz yaşaması beklenemez.

“Bir Barış Kültürü Hakkında Bildiri”nin 3. maddesinde bir barış kültürünün tam olarak gelişmesi için yapılması gerekenler sıralanırken “sömürge ve diğer biçimlerdeki yabancı tahakkümü yahut yabancı işgali altında yaşamakta olanlar dâhil olmak üzere, bütün halkların BM şartında ifadesini bulan ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel haklar Sözleşmesi’nde ve bunların yanı sıra Genel Kurul’un 14 Aralık 1960 tarih ve 1514(XV) sayılı kararının içeriği sömürge ülkelere ve halklara bağımsızlık tanınması bildirgesinde düzenlenen kendi kaderini tayin hakkının tam olarak gerçekleşmesi” gerektiği vurgulanır. Bu maddenin Kürt halkı için de uygulanması tarihi bir sorumluluktur.

Fotoğraf: Bülent Kılıç /AFP

Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının uluslararası platformlarda kabul edilmesi Ortadoğu’da Kürt halkının özgürlük sorununun çözümü başta olmak üzere tüm Ortadoğu haklarının eşit, özgür ve demokratik sistem içerisinde yaşamasına da öncülük edecektir. Irak, İran, Suriye ve Türkiye’de sorunların çözümü uluslararası emperyalist güçlerin çıkar çatışmasına göre hazırlanmış planlardan, “güvenli bölge” adına çatışma ve savaşı sürdürecek, yeni kriz senaryolarından değil, Kürt halkının özgürlük sorununun çözümünden, bu topraklarda birlikte yaşayan halkların ortak iradesinin sürece yansıtıldığı, katılımcı, demokratik ve özgürlükçü demokratik Ortadoğu perspektifinden geçer.

Bugün Kürt halkı sadece kendi geleceğini güvence altına almak için değil, tüm Ortadoğu halklarının geleceğini güvence altına almak için direniyor, mücadele ediyor, bedel ödüyor. Dünya halklarının bu gerçeği görmesi ve Kürt kadınları, Kürt gençleri, Kürt halkıyla dayanışma içinde olmasının zamanı gelmedi mi?

Kaynak: KARINCA

İlginizi çekebilir