Balıklı denizlerden sıvı çöllere

Neo-Malthusçu meşhur Roma Kulübü’nün başlığından esinle söyleyelim: Tüketimin Sınırları. Roma Kulübü’nün düzenli bir ekonomik büyümenin felaket getireceğine dair hesaplamalarını günümüzde artık kimse distopik bulmuyor. Oysa balıklar ve deniz canlıları söz konusu olduğunda bırakın distopyayı, uzun zamandır çalan alarm zilleri söz konusu. Endüstriyel balıkçılığa dayalı aşırı avlanma ve tüketim dizginlenmezse insan ve balık türleri için vahim sonuçlar ortaya çıkacak, Senegalli genç balıkçı Abou Karim’in deyişiyle sıvı çölleşme kaçınılmaz olacak. Endüstriyel balıkçılığın tarihini ve yarattığı çetrefil sorunları dikkatlerinize sunuyoruz.

Hem tarih boyunca hem de günümüzde insanlığın, özellikle de kıyı bölgelerinde yaşayan toplulukların en önemli gıda kaynaklarından balığa erişim, aşırı avlanma, iklim değişikliği ve deniz kirliliği gibi insan kaynaklı etmenlerin sonucunda giderek zorlaşıyor. Günümüzde küresel balık stoklarının yüzde 30’u aşırı avcılığa maruz kalırken, yüzde 58’i ise söz konusu türlerin soyları tükenmeden avlanabileceği azami sınırda tüketiliyor.[1] Endüstriyel balıkçılığın insanlar ve balıklar üzerindeki çarpıcı etkisine yakından bakalım.

Artan tüketim, büyüyen pazar

Dünyada kişi başı yıllık balık ve deniz ürünleri tüketimi durmaksızın artıyor. 1960’larda küresel çapta kişi başına düşen balık tüketimi yılda ortalama 9,9 kilogramken, 2014’te bu oran 20 kilograma ulaştı.[2] Bu tüketimin bir kısmı geleneksel olarak deniz ürünleri avcılığı ve yetiştiriciliğiyle geçinen toplumların nüfusunun artmasıyla beliren besin ihtiyacından kaynaklanıyor. Büyük kısmı ise kentli orta sınıfların beslenme alışkanlığında balığın daha fazla yer edinmesine, balık tüketiminin sağlıklı beslenmek için zaruri olduğuna dair genel kanının yayılmasına ve giderek fiyatı artan bazı ticari türlerin lüks tüketim maddesi olarak yaygınlaşıp yüksek kalite “gurme gıdalar” olarak pazarlanmasına dayanıyor.

Bunun sonucu olarak Avrupa Birliği’nde yıllık 14,5 milyon ton,[3] ABD’de ise 2,5 milyon ton balık tüketiliyor. Bu tüketimin büyük kısmı ithal ediliyor. Salt ABD’de 2015 yılındaki tüketimin yüzde 90’ı ithalata dayanıyordu.[4] Özellikle ekonomik değeri yüksek somon, havyar, ton balığı gibi türler uzun mesafeler kat edilerek gayri safi milli hasılası yüksek ABD ve AB pazarlarına yönlendiriliyor. 2016’da AB’nin deniz ürünleri ithalatı 54 milyar avro tutarında ve 14,1 milyon ton hacminde gerçekleşti. Çin, Endonezya ve Hindistan ise dünyanın en büyük tedarikçileri arasında yer alıyor. Tüm dünyadaki üretimin yaklaşık yüzde 54’ünü bu üç ülke gerçekleştiriyor.[5]

Küçük ölçekli balıkçılık dünyadaki tüm balıkçılık faaliyetindeki istihdamın yüzde 90’ından fazlasını oluşturuyor. Endüstriyel balıkçılık tekneleri dünyada elde edilen balığın yüzde 65’ine el koyuyor. Yarattıkları istihdam ise sadece yüzde dört. Başka bir deyişle, çok miktarda balık az sayıda kişi ve şirketin ekonomik ve politik kontrolü altına giriyor.

Kişi başı su ürünleri tüketiminin gitgide arttığı günümüzde, Asya, Afrika ve Avrupa’daki küçük ölçekli kıyı balıkçılarının geçimlik avlanma faaliyetini bırakmak zorunda kalmaları, borç batağına gömülmeleri veya gıdaya erişimden yoksun bırakılmaları çok çarpıcı bir ikilemi gözler önüne seriyor. Küçük ölçekli balıkçılık dünyadaki tüm balıkçılık faaliyetindeki istihdamın yüzde 90’ından fazlasını oluşturuyor.[6] Ancak kıyı balıkçıları gitgide daha az balığa erişip daha az gelir elde ediyorlar. Başka bir deyişle, çok miktarda balık az sayıda kişinin ve şirketin ekonomik ve politik kontrolü altına giriyor.

Balığın sanayileşme tarihi

Bu vahim gidişatı anlamak için balığın ve balıkçılığın sanayileşme tarihine kısaca göz atmakta fayda var. Geleneksel olarak kıyılarda, basit ağlardan oluşan ekipmanlarla ve beş ilâ on metrelik küçük teknelerle yapılan balıkçılık faaliyeti, özellikle 1950’lerden sonra endüstriyel balıkçılığın hâkimiyeti altına girmeye başladı. 1950’lerden günümüze endüstriyel balıkçılık tekne ve avlanma kapasitesini iyice artırırken, gitgide daha sermaye yoğun bir modeli takip etmeye başladı ve açık denizlere yayılarak avlanma miktarını artırdı. Bu durum 1980’lerin sonunda küresel balıkçılığın tepe noktasına[7] ulaşmasına sebep oldu. Bu noktayı takiben çeşitli dalgalanmalar görülse de, küresel balık stokları düşmeye başladı.[8] Bu süreçte dünyadaki köpekbalığı türlerinin dörtte biri,[9] Akdeniz’de ve Marmara’da kılıç balığı ve mavi yüzgeçli orkinos[10] gibi pek çok büyük avcı balık türü ya yok oldu ya da türlerinin devamı büyük tehlike altına girdi.

İspanya’da geleneksel balıkçılık, 1950’li yıllar

Tarihsel olarak bilinen iki önemli örneğe bakalım. İlki Kaliforniya – Monterey’de oldukça yaygın olan sardalye. Stokların 1940’ların sonu ilâ 1950’lerin başında çökmesinin ardından 1967’de avcılık yasağı ilan edildi.[11] 1920’lerin başında Monterey’de yıllık 10 ilâ 20 bin tonlarda seyreden sardalye avcılığının 1940’ların başında neredeyse yirmi kat artarak 250 bin tona çıkması düşünülünce çöküşün şiddeti anlaşılabiliyor. Steinbeck’in Sardalye Sokağı romanında da anlatılan bölgenin hikâyesi, küçük bir balıkçı kasabasının gitgide endüstriyel balıkçılık yönünde dönüşümünü, konserve balık üreten fabrikaların kurulmasını, göçmen işçilerin hayatını, denizle ilişkinin tamamıyla değişimini gözler önüne seriyor. İkinci örnek Kanada Newfoundland’de çok önemli bir geçim kaynağı olan morina balığı stoklarının çökmesi ve bölgedeki denizlerin 1992’de avcılığa tamamen kapatılması. Yapılan araştırmalar stokların yıllar sonra bile tamamen toparlanmadığına ve sürdürülebilir bir avcılık için gereken derslerin çıkarılmadığına işaret ediyor.[12] Üzerine detaylı araştırmalar bulunmasa da, örneğin endüstriyel balıkçılıkla beraber ciddi bir besin kaynağı olan uskumru ve kılıç balığı stoklarının  Türkiye’de de çöktüğünü biliyoruz.

Daha bilinen bir örnek ise Karadeniz’de 1970’lerin başında büyük avcı türlerin tükenişi. Bunu 1980’lerin sonunda, 1990’ların başında hamsi ve çaça stokları takip ediyor. Hamsi ve çaça stokları iniş ve çıkışlarla 2005 yılına gelindiğinde kısmen toparlanıyor. Yine de 1970’lerden önce var olan biokütleye bir daha asla ulaşmayacaklar. Büyük avcı türler ise geri dönüşsüz şekilde kaybedildi.[13]

Bu örneklerde olduğu gibi, gitgide endüstriyelleşen balık avcılığı hem genel olarak deniz ekosistemine büyük zarar veriyor, hem de bu türler üzerinde büyük bir avcılık baskısı oluşturuyor. Denizde sınırsız olduğu varsayılan bu balıkların stokları geri dönülmez bir çöküşe uğruyor. Takip eden onyıllarda stokların tekrar korunabilmesi için çeşitli yönetimler uygulanıyor. Ancak stoklar kimi örneklerde ancak kısmen toparlanıyor. Bu örnekler karmaşık ve kırılgan deniz ekosistemine sınırsız bir tüketim hedefiyle yaklaşılamayacağını gösteriyor.

Çipura ve levrek üretimi için yüzde 60-80 oranında hayvansal protein kaynaklarına ihtiyaç duyuluyor. Bir diğer deyişle bir kilo çiftlik çipurası veya levreği üretebilmek için bir buçuk kilodan fazla yabani balığın avlanması ve yeme dönüştürülmesi gerekiyor.

Küçük ölçekli balıkçılığın çöküşü

Bu ekolojik krizin toplumsal, sosyoekonomik ve siyasi boyutları da büyük. Dev endüstriyel balıkçılık tekneleri dünyada avlanan balığın yüzde 65’ini elde ederken yarattıkları istihdam balıkçılık faaliyetiyle uğraşan insanların sadece yüzde 4’üne denk düşüyor. Öte yandan ne gelir ne de avcılıktan elde edilen besin kaynağı adil paylaşılıyor. Küresel veya iki taraflı (bilateral) balıkçılık anlaşmalarının ve politikalarının, aynı zamanda da balıkçılığa sermaye yatıran küresel şirketlerin lobi faaliyetlerinin bu noktada oynadıkları rol büyük. Çünkü bu politikaların ve lobi gruplarının küçük ölçekli balıkçıların önemli bir kısmının geçim kaynaklarından, yaşam tarzlarından, müşterek deniz alanlarına erişiminden ve balıkçı kimliklerinden yoksun kalmalarında çok önemli bir payı var.

Böylece küçük ölçekli balıkçılık ile endüstriyel balıkçılık arasındaki ihtilafa geliyoruz. Endüstriyel balıkçılığın izlediği yoğun ve kapitalist avcılık modeli sonucunda ortaya çıkan eşitsizlikler ve bunun karşısında küçük ölçekli balıkçıların adalet arayışı tüm dünyada yavaş da olsa ses getirmeye, yankı bulmaya başlıyor. Sıvı Çöl (Desierto Liquido) bu durumu gözler önüne seren başarılı bir belgesel. Belgeselde hem Katalunya ve Galiçya gibi İspanya’nın çeşitli bölgelerinden bilim insanları, politikacılar ve kıyı balıkçılarıyla röportajlara yer veriliyor, hem de Batı Afrika’da Senegal ve Moritanya’daki küçük ölçekli geleneksel kıyı balıkçılarının uğradığı adaletsizlikler gözler önüne seriliyor.

Moritanya’da 1983’te ellerindeki basit ağlarla kıyıdan iki-üç metre yürüyerek avlanan ve böylelikle üç ilâ dört aylık besin ihtiyaçlarını karşılayıp karaya dönen yerel balıkçılar, günümüzde aynı miktarda balığı avlayabilmek için en az sekiz-on günü küçük teknelerle açık suda zor koşullarla baş ederek geçirmek zorunda kalıyor. Açığa gitmek zorunda kaldıkça aynı bölgelerde avlanan endüstriyel balıkçı filolarıyla karşılaşıp şiddetli çatışmalara giriyorlar. Aynı zamanda balıkçı sendikalarının ve kooperatiflerinin temsilcileri, bu büyük teknelerin ortak balıkçılık alanlarındaki ekipman üstünlükleriyle yetinmediğini, geceleri ışıklarını kapayıp küçük ölçekli balıkçılık alanlarına girerek kaçak avcılık yaptıklarını, kıyı balıkçılarının teknelerine çarparak insanların ölümüne sebebiyet verdiklerini belirtiyor. Bu büyük trol teknelerinin çeşitli ekipmanları, motor, ağ kapasiteleri ve teknelerde bulunan derin dondurucuları, limana günlerce yanaşmadan binlerce ton balığın avlanmasına imkân tanıyor. Yerli balıkçıların, balıkçı sendikalarının ve kooperatiflerin temsilcileri, bu büyük trol teknelerinin birçoğunun tekneye gözlemci bile kabul etmediğini, avlanma miktarlarının kontrollerinin ise kıyıdan, çalışmayan bir radarla göz boyamak için gerçekleştirildiğini söylüyor.

Moritanya Balıkçılık Federasyonu’nun küçük ölçekli balıkçılık bölümünün genel direktörü, deneyimli balıkçı Harouna Ismail durumu iyi özetliyor: “Üç milyonun altındaki nüfusuyla Moritanya oldukça zengin doğal kaynaklara sahip. Buna rağmen dünyanın en fakir yedi ülkesi arasında. Bunun temel sebebi, yabancı ülkelerle tamamen eşitsizliğe dayalı ekonomik ve politik ilişkiler.” Harouna endüstriyel ve küçük ölçekli balıkçılığın ülke istihdamının yüzde 45’ini, ülkenin ikinci büyük şehri  Nouadhibou’da ise yüzde 70’ini oluşturduğunu söylüyor. Buna rağmen balıkçı aileler arasında kıtlığın çok yaygın olduğuna dikkat çekiyor.

Harouna  ve arkadaşları bir seferinde yasadışı balıkçılık yapan bir endüstriyel tekneyi durdurup Nouadhibou limanına yanaşmaya zorluyorlar. Ancak sonunda tutuklananlar  bu yasadışı faaliyeti şikâyet eden küçük ölçekli balıkçılar oluyor. Gerekçe, tekneye izinsiz çıkmaları. Harouna, bu eşitsizlikler devam ederse Moritanya’daki balıkçıların hayatta kalmak için harekete geçeceğini, durumun küçük ölçekli balıkçıların kıyılarını korumak için silahlı mücadeleye başladığı Somali’den bile kötüleşebileceğini dile getiriyor.

1950-1960 arasında yüzde 90’ı doğrudan insan tüketimine yönlendirilen hamsinin, 2013’te yüzde 56’sı balık unu ve balık yağı üretimine ayrıldı. Dolayısıyla fiyatı ucuz ve gıda içeriği zengin bir kaynak olan hamsi, daha pahalıya satılacak, ihraç edilecek balık türleri üretmek için yem fabrikalarına gönderildi.

Kaynak: Deniz Atlası 2012, Heinrich Böll Stiftung Derneği

Batı Afrika söz konusu olduğundan, özellikle Norveç ve İspanya bandıralı endüstriyel balıkçılık gemileri ikili anlaşmalarla, Senegal veya Moritanya’daki yerel elitlerle ortak şirket ve filo kurarak deniz kaynaklarını deniz ekosisteminde büyük tahribata yol açmak pahasına kendi pazarlarına götürüyor. Senegal Balık Gözlemcileri Sendikası Genel Sekreteri Babacar Kourouma, yasadışı avcılık vakalarının yüzde 99’unun GAIPES şirketi tarafından gerçekleştirildiğini anlatıyor. Bu şirketin filolarının tekneye gözlemci kabul etmediğini söylüyor. Joal-Fadiouth Genç Balıkçılar Derneği Başkanı Abou Karim, Senegal’deki büyük balıkçı teknelerinin menşelerinin çokuluslu GAIPES şirketi (Grupo S.A. Eduardo) üzerinden gizlendiğini aktarıyor ve ekliyor: “Gelip bütün kaynaklarımızı gasp ediyorlar, bizi açlığa mahkûm ediyorlar, sonra bize korsan diyorlar. Asıl korsan kim?

Batı Afrika’daki birçok balıkçı, sadece ticari olarak değil, beslenmeleri için de balığa ve deniz kaynaklarına bağımlı. Balık azaldıkça göç etmek zorunda kalıyorlar. Afrikalı göçmenlerle çalışan GAIA Ecodesarrollo örgütü temsilcileri bu balıkçıları “eko-mülteciler” olarak tanımlıyor. Bütün kaynakları ellerinden alınan, denize erişimleri kısıtlanan balıkçılar tek çareyi Avrupa’ya iltica etmekte bulabiliyor. Ancak Avrupa ülkelerinde sadece balıklar memnuniyetle karşılanıyor. Abou Karim durumu özetliyor: “AB’ye balık serbestçe giriyor, ama insan giremiyor.

Senegal Genç Balıkçılar Derneği Başkanı Abou Karim: “Gelip bütün kaynaklarımızı gasp ediyorlar, bizi açlığa mahkûm ediyorlar, sonra bize korsan diyorlar. Asıl korsan kim?”

Sıra küçük balık türlerinde

Denizlerde gitgide tükenen büyük balık stoklarının zamanla sermaye birikimine de ket vurması karşısında şirketlerin birçoğu ekonomik değeri düşük küçük balık avcılığına yöneliyor. Özellikle Moritanya’da son yıllarda çok sayıda balık unu fabrikası kurulmaya başlandı. Bu da bir fasit daireye işaret ediyor. Çünkü deniz balıklarından üretilen balık unu ve balık yağı da yine uzun mesafeler kat ederek, örneğin Norveçli balık yetiştiriciliği şirketi Marine Harvest’ın Şili’deki çiftlik somonu üretimine veya Türkiye’deki çipura ve levrek çiftliklerine yönlendiriliyor. Bunu takiben Şili’deki endüstriyel somon üretimi hem balıkçılık hem gıda sistemiyle ilgili çeşitli vahim sorunları beraberinde getiriyor. Çünkü somon Şili kıyılarına ait yerel bir balık türü değil. Dolayısıyla denizdeki kafeslerde yetiştirilen somonlardan birkaçının kaçması bile bölgedeki deniz ekosisteminde büyük tahribata neden oluyor. Kaçan somonlar yerli türlerle etkileşime giriyor, genetik bioçeşitliliğe zarar veriyor, hastalıkların yayılmasına sebep oluyor. Ayrıca balık yetiştiriciliği genellikle endüstriyel balıkçılık kaynaklı aşırı avlanmaya bir çözüm olarak sunulsa da, aslında somon, ton balığı, çipura ve levrek gibi ekonomik değeri, pazar payı yüksek çiftlik balığı türlerinin çoğu etobur. Yani yetiştirilmeleri için yem olarak yine avcılıktan elde edilen küçük balıklara ihtiyaç duyuluyor. Bu durumu anlamak için Türkiye’deki duruma göz atmakta fayda var.

Pek çok STK ve gazeteci balıkçılık sektöründeki çocuk ve köle işçiliğini gözler önüne serdi. Çinli, Taylandlı ve Filipinli şirketlerin pratikleri öne çıksa da, bu adaletsizliklerin sorumlusu sadece bu şirketler değil, aynı zamanda daha ucuz ürün adına bu uygulamalara göz yuman küresel süpermarket zincirleri, dolaylı olarak Avrupalı ve Amerikalı tüketiciler.

Türkiye’de en çok yetiştirilen etobur çiftlik balıkları çipura ve levrek. Bu iki türün beslenmesinde avcılıkla elde edilen küçük pelajik balıklar kullanılıyor. Çipura ve levrek üretimi için yüzde 60-80 oranında hayvansal proteine ihtiyaç duyuluyor. Bir diğer deyişle bir kilo çiftlik çipurası veya levreği üretebilmek için bir buçuk kilodan fazla yabani balığın avlanması ve yeme dönüştürülmesi gerekiyor. Türkiye’de balık yemi için en çok kullanılan tür olan hamsiye dair şu rakamlara bakıldığında manzara netleşiyor: 1950-1960 arasında yüzde 90’ı doğrudan insan tüketimine yönlendirilen hamsinin yüzde 56’sı 2013’te balık unu ve balık yağı üretimine ayrıldı. Dolayısıyla fiyatı ucuz ve gıda içeriği zengin bir kaynak olan hamsi, daha pahalıya satılacak, ihraç edilecek balık üretmek için yem fabrikalarına gönderildi. Bu da hem hamsi, çaça gibi balıkların avcılığı üzerindeki baskıyı artırıyor, hem de balığı daha erişilebilir bir gıda olmaktan uzaklaştırıyor. Balık çiftlikleri ile tehdit altındaki yabani balıkların avlanmasına gerek kalmayacağı, teknolojiden yararlanılarak daha kontrollü bir üretimle yılın her ayı istenilen balığın piyasaya sunulabileceği savunulsa da, gerçekte balık çiftlikleri stokların durumunu daha da kötüleştiriyor.

Kaynak: Deniz Atlası 2012, Heinrich Böll Stiftung Derneği

Balıkçılık üzerine adaletsizliklerle dolu başka bir coğrafya ise Asya. Asya’da 23 milyon insan balıkçılık sektöründe çalışıyor ve gelecek senaryolarına göre 2030 yılında tüm dünyada avlanan balığın yüzde 70’i Asya kıtasında tüketilecek.[14] Çin’in dev endüstriyel balıkçılık filosunun, Afrika ve Asya kıyılarında hem de açık sularda oldukça tahrip edici yöntemlerle avcılık yaptığı sıklıkla kayıt altına alınıyor. Ama bu tahripkâr avcılık genellikle herhangi bir yaptırımla karşılaşmıyor; yasadışı, kayıtdışı ve kontrolsüz avcılık pratikleri, denizden daha fazla balık ve kâr elde etme kaygısı karşısında hiçbir değişikliğe uğramıyor.  Özellikle Asya’da ciddi bir problem de köle ve çocuk işçiliği.

Köle ve çocuk işçiler

Bu, üstü bilinçli olarak örtülen büyük bir sorun. Son yıllarda pek çok STK ve gazeteci sektördeki çocuk ve köle işçiliğini gözler önüne serdi.[15] Çinli, Taylandlı ve Filipinli şirketlerin bu pratikleri öne çıksa da, bu adaletsizliklerin sorumlusu sadece bu şirketler değil, aynı zamanda daha ucuz ürün adına bu uygulamalara göz yuman küresel süpermarket zincirleri, dolaylı olarak Avrupalı ve Amerikalı tüketiciler. 2006’da Nestle’nin Tayland’daki tedarikçilerinin köle işgücüyle deniz ürünleri ürettiği ortaya çıktı. Şirket özür dileyip daha şeffaf bir üretim sistemine yöneleceğini ve bu tedarikçi firmalarla çalışmayacağını açıkladı. Ancak şirketin aynı anda Fildişi Sahili’nde çocuk işçi çalıştırmaya dair davası sürüyordu. 2015 yılında Nestle’nin Taylandlı tedarikçilerine dair yapılan bir araştırma, işçi haklarının sömürülmeye ve köle işçi çalıştırmaya devam edildiğine işaret ediyor. Sadece Nestle’nin üretim zincirinde değil, özellikle Amerika’da ve Avrupa’da popüler Wal-Mart, Sysco ve Kroger, Tesco, Cosco, Carrefour gibi birçok büyük perakendeci gıda zincirinde köle işçiler tarafından yakalanan veya işlenen deniz ürünleri bulunuyor. Bu şirketlerin büyük tedarikçilerinden biri, Tayland’da konuşlanan, yıllık 33 milyar dolar ciroya sahip “dünyanın mutfağı” namlı CP Foods. Şirket, ürünlerinin, özellikle karideslerin kısmen köleler tarafından üretildiğini kabul ediyor. Öte yandan karides avcılığı yapan tekneler, çoğu göçmenlerden oluşan erkek işçileri 250 dolara satın alıp gemilerde zincirleyerek çalıştırmaya devam ediyor. Dolayısıyla bu adaletsizlik, küresel gıda modelinin üretim, dağılım ve tüketim aşamalarının tümüne yayılıyor ve soframıza ulaşan gıdanın içinde, balık tüketimimizde karşımıza çıkıyor.

Gezegenin dört bir tarafından küçük balıkçıların örgütlediği Dünya Balıkçı Halkları Forumu (WFFP) bileşeni Hindistan Ulusal Balıkçılık Forumu (NFF) küçük balıkçıların yaşam alanlarını ellerinden alacak, Tamil Nadu eyaletindeki Enayam Uluslararası Limanı’nın inşaatını durdurmayı başardı.

Adil ve sürdürülebilir model

Tüm bu dehşet tablosu karşısında endüstriyel balıkçılık ve balık yetiştiriciliğine karşı küçük ölçekli balıkçılığı savunmak önemli bir alternatif, dahası mecburiyet ve mesuliyet haline geliyor. Tüm dünyada pek çok siyasetçi küçük ölçekli balıkçılığı “ölü sektör” olarak niteliyor. Oysa bu bakış açısı küçük ölçekli balıkçılığın toplumsal ve ekolojik olarak daha adil, daha sürdürülebilir bir gıda üretimi modeli olduğunu gözardı ediyor. Bu vahim gidişatın, balıkçılığın endüstriyelleşmesinin karşısında duran gruplar da mevcut. Dünya Balıkçı Halkları Forumu[16](WFFP) ve Dünya Balık İşçileri ve Toplayıcıları Forumu[17] (WFF) gibi örgütler üzerinden küçük balıkçılar, balık işçileri balıkçı kimliklerini, geçim kaynaklarını ve yaşama biçimlerini korumak için mücadele veriyorlar. WFFP en son Kasım 2017’de Hindistan’da, Yeni Delhi’de 50’den fazla ülkeden temsilci ve 300 civarında katılımcıyla bir araya geldi. Yedinci genel kurullarını gerçekleştiren balıkçı örgütleri hem uluslararası bir toplumsal hareket oluşturuyor, hem de kadın balıkçıların, yerlilerin ve genç balıkçıların haklarını kendi alt meclislerinde alınan kararlarla güvence altına almak için çaba sarf ediyor. Bir yandan da ses getiren eylemler düzenliyorlar. Örneğin WFFP bileşeni Hindistan Ulusal Balıkçılık Forumu (NFF), küçük balıkçıların yaşam alanlarını ellerinden alacak olan Tamil Nadu eyaletindeki Enayam Uluslararası Limanı’nın inşaatını durdurmayı başardı. Diğer yandan örgütler,  şemsiye kurumların içinden dönüşümü sağlamak için de mücadele veriyor. 2015’te Uluslararası Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun “Sürdürülebilir Küçük Ölçekli Balıkçılığın Geleceğinin Güvence Altına Alınması için Gönüllü Talimatnameler”i yayınlamasını sağladılar.[18] Şimdi bunların her ülkede uygulanması için azimli bir küresel mücadele veriyor ve dayanışma ağları kuruyorlar.

Bu örgütlerin birçoğunun amacı, müşterek deniz ve tatlı su alanlarına erişimlerinin güvence  altına alınması, üretim ve dağıtım aşamalarındaki kapitalist aracıları ortadan kaldırmak, daha demokratik, adil üretim ve tüketim modelleri kurmak, beraber çalıştıkları çiftçi örgütlerinin de hedeflediği gibi kendi üretimleri üzerinde söz haklarını sağlamlaştırıp gıda egemenliği sağlamak. Bunu da yerelde üretici ve tüketicileri bir araya getirerek, küresel ölçekte örgütlenerek ve karşılaştıkları adaletsizlikleri raporlarla gözler önüne sererek hayata geçirmeye çalışıyorlar. Onların mücadelesi balık ve insan türlerinin geleceğinde önemli bir rol oynayacak.

[1] FAO (2014)The State of World Fisheries and Aquaculture 2014: Opportunities and Challenges, Dünya Gıda ve Tarım Örgütü; ve Deniz Atlası (2017), Heinrich Böll Stiftung Derneği.

[2] FAO (2016)The State of World Fisheries and Aquaculture 2016: Contributing to Food Security and Nutrition for All, Dünya Gıda ve Tarım Örgütü.

[3] EUMOFA (2017), AB Balık Piyasası (2015 yılı verileri), European Market Observatory for Fisheries and Aquaculture Products.

[4] NOAA (2015), Fisheries of the United States, 2015. US National Oceanic and Atmospheric Administration.

[5] EUMOFA (2017), AB Balık Piyasası (2015 yılı verileri), European Market Observatory for Fisheries and Aquaculture Products.

[6] FAO (2015)

[7] Tepe noktası terimi fosil kaynakların aşırı tüketimine dair yaygın olarak kullanılan bir kavram. Özellikle petrol kriziyle ilgili sıklıkla gündeme geldi. Bir doğal kaynağın rezervinin en fazla tüketildiği miktarı ve anı gösteriyor ve bu noktadan sonra kaynağa erişimdeki düşüşe işaret ediyor. Üreme döngüsü fosil kaynaklara oranla çok daha kısa olan balık avcılığında bile bir tepe noktasına erişilmesi balıkçılığın ne kadar endüstriyelleştiğini gösteriyor.

[8] Pauly, D. (2003)

[9] IUCN (2013)

[10] Oceana (2016) ve ISSF (2017)

[11] Radovich, J. (1982)

[12] Schrank, W.E. (2005)

[13] Pauly, D. (2006)

[14] Slow Food (2016)

[15] Associated Press (2015)

[16] World Forum of Fisher People (WFFP)

[17] World Forum of Fish Workers and Fish Harvesters (WFF)

[18] FAO (2015)

 

Kaynak: birartibir.org

İlginizi çekebilir