‘Bakınca, sadece kadın olduğum için işsizim aslında’ – Pınar Öğünç

Tarlalar atanamayan öğretmenlerle, pandemide işsiz kalıp yenisini bulamayanlarla dolu. Kadınlar son süreçte çalışma hayatından itiliyor, geri dönmeleri gittikçe zorlaştırılıyor, hâlâ çalışanlar ise bazı kayıt dışı sektörlerde kölelik koşullarına yaklaşıyor. Oranlar rekor seviyelerde. 2,5 yıldır işsiz 30’larında bir anne, 20’lerinde yeni mezun bir genç kadın anlatıyor. Kadın yoksulluğu üzerine bir kampanya yürüten HDP Kadın Meclisi’nin biriktirdiklerine ise Ayşe Acar Başaran aracılık ediyor.

VII. Bölüm

Çamaşırları sabah uyanınca makineye atmıştı. Kurumuşlar mıdır acaba? Onları ütülemesi lazım. Yatak odasını toplamıştı; mutfak kahvaltıdan sonra öylece duruyor, banyo temizlenecek. İlerideki çalılıkların arkasında biri mi var? Neyse ki az önce terk edilmiş bir kulübede bıçak kazanmıştı, silahları sağlam. Dilara çalılığa doğru ilerliyor. Müşteri temsilciliği için üç gün önce yolladığı CV’ye daha cevap gelmez, araya zaten hafta sonu giriyor. Gerçekten bir adam fırlıyor çalıların arasından, üzerine atlıyor, bir yumruk atıyor. Diğer eli çantasına gidiyor o sırada, bir silah arıyor. O esnada attığı tekmelerin havayı yırtışı çınlıyor kulağında. Dilara vuruyor, bir tekme daha… Masanın üzerinde duran sesi kısık cep telefonu titremeye başlıyor birden. Bilmediği bir numara, iş için olabilir mi? Açması lazım. Kulaklığı çıkarıyor, bilgisayar ekranında bir dövüş sahnesi donuyor. Üç yaşındaki oğlu uyanmasın diye kısık sesle “Alo” diyor, “alo?”. Kombi bakımı promosyonuymuş. Birkaç kişiyi daha dövmesi lazım şimdi.

30’larının başındaki Dilara, “Bazı kadınlar örgü falan örüp rahatlar, öyle şeyler beni kesmiyor. Birilerini dövmem, öldürmem lazım” diyor gülerek. Bir ağabeyle büyümenin etkisiyle küçüklüğünden beri bilgisayar oyunlarının müptelası, şimdi de kafasını ancak böyle dağıtabiliyor.

Dilara, iki buçuk yıldır işsiz. Onu bu yaşında bu kadar işe yaramaz ve değersiz hissettiren her şeye hıncı içine sığmıyor bazen, daha kötü koşullarda olanları düşünmek yahut olup bitenle dalga geçmeye çalışmak yetmiyor.

‘ANNE OLDUN, ARTIK ÇOK İŞ YAPAMIYORSUN’

Üniversitede moda tekstil tasarım bölümünü bitirmişti, tekstil sektöründe iş yapan babasıyla birlikte çalışmayı planlıyordu, derken o zamanki krizde babası Dilara’nın deyimiyle iflas bayraklarını çekti. Kalakaldı, çünkü sadece bu küçük aile işini sürdürmek için o bölümü okumuştu. Aynı sektörde mecburen yaptığı başvurularda, misal her gün Moda’dan Güneşli’ye gitmesi gereken bir işe 1000 lira maaş verdiklerini duyunca vazgeçti. Sigorta, yol masrafı, yemek parası da dahil olmadığı için aslen “köle” aradıklarını düşünüyordu.

Sonra havayolu şirketlerinde şansını denedi. Pegasus’ta yer hostesi olarak iki yıl çalıştı; kayıp eşya bölümünde. Az maaş, vardiya sistemi, ağır çalışma koşulları ve mobbing diyerek özetliyor o zamanları. Bagaj indirip kaldırmaktan fiziksel, her saniye sorunla ilgilenmekten psikolojik olarak yıpranınca dayanamayıp bıraktığını anlatıyor.

Yeni bir iş bulması tam bir buçuk yıl sürmüş. Instagram üzerinden faaliyet gösteren, 2 milyon takipçili bir yemek şirketindeki zamanlarını hoşnutlukla anıyor açıkçası. Fakat kariyerinin üzerine bir kara bulut yaklaşıyor: Dilara hamile!

“Hamile kalmamla patronun tutumu tamamen değişti sanki. Hani anlarsınız ya, sanki işim elimden kayıyor gibi hissettim. Doğum iznine çıktım, tüm yasal haklarımı kullanıp dokuz ay sonra döndüm.

Tekrar başladığımda var olan müşterilerimi geri vermediler, o süreçte sıfırdan çok satış yapamadım tabii. Sonra da beni yasal olarak atabilecekleri ilk gün iş akdimi feshettiler. ‘Anne oldun, artık çok iş yapamıyorsun’ dediler.”

Dilara sonra bir süre soluklandı, tekrar sahalara dönmeye kendini hazır hissederken, bir kara bulut daha: Pandemi. Ve o zamandan beri neredeyse iki buçuk yıldır, yaptığı iş görüşmesi sayısını hatırlamıyor; Dilara iş bulamıyor.

“Şunu gördüm, kimse genç bir anneyi işe almak istemiyor. Görüşmelerde hep ‘İkinci çocuğu düşünüyor musun?’ diye soruyorlar mesela. Bunlar özel hayata giren sorular deyince de, onları terslemişim gibi oluyor ve konuşma bitiyor. Mesaiye nasıl kalacaksın, diyorlar. Açıklıyorum da. Normal insanlar nasıl kalıyorsa öyle, diyorum. Zaten anneanne bakıyor, çocuk bana bağımlı değil diyorum ama her şey değişmiş oluyor bir kere. Bakınca, sadece kadın olduğum için işsizim aslında, anne olmasam böyle davranamazlardı.”

Yazılımcı olan eşinin şu an bir işinin olması kemer sıkarak idare etmelerini sağlıyor. Evin Dilara’nın gelirine de ihtiyacı var ama asıl elzem olan başka bir şey. Neredeyse çocuk yaşlarından beri broşür dağıtmak, resepsiyonlarda günlük hosteslik yapmak gibi bir dolu iş yaptığından, bu kadar süredir evde oturmak canına tak etmiş Dilara’nın. Aradan zaman geçtikçe işinin daha zor olacağını biliyor. Örneğin iyi İngilizcesinin olmasının pek bir manaya gelmediğini de anlamış. Artık sektör kriterinde “ne olursa” noktasında.

“Evde oturmaktan kafayı yiyeceğim. Tekstil, müşteri temsilciliği, o, bu, derken, bari sekreter olayım, dedim. Vasıfsız eleman bile olsan sekreter yapıyorlar, ben de vasıflı sekreter olayım, ne fark eder. Şu an kendimi o kadar değersiz, o kadar işe yaramaz hissediyorum ki. Tamam çocuk büyütmek büyük emek, ama ben çocuk büyütmek için okumadım, bunları yaşamak için bu kadar dirsek çürütmedim. Mutsuzluğumu aileme, çocuğuma yansıtmamaya çalışıyorum, onların suçu değil çünkü. Patronların ataerkil olmasından kaynaklı. Bence patronlar kadınları bekârken seviyorlar.”

Dilara çevresinin işsiz kadınlarla dolu olduğunu söylüyor. Çalışanlar ise önlerine konana razı gelmek mecburiyetinde. Örneğin THY’de çalışan kuzeni pandemi sürecinde tekrar tam mesaiye geçmelerine rağmen yarım maaş alıyor. 3 bin liranın yarısı 1500 eder, bu parayla nasıl geçinileceğini hesaplamaksa daha zor.

Dilara’nın çalışma hayatı daha 30’larının başında bitti mi? Şimdi kulaklığını takacak, yüzünü ekrana dönecek ve oğlu uyanana, bir başvurusuna cevap gelene, telefonu çalana kadar en azından sanal dünyada birilerini dövecek.

‘DERDİM SADECE VARLIĞIMI SÜRDÜRMEK DEĞİL’

Daha en başta, eğitim ve kaynaklara erişim hakkının eşit dağılmamasıyla inşa edilen bir toplumda, iş imkânlarından ücretlendirmeye kadınlar toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılık dalgalarıyla boğuşa boğuşa istihdama katılabiliyorlar ancak. Pandemi*, ev içi ücretsiz bakım işlerini ağırlaştırması ve ağırlıklı çalıştıkları sektörleri doğrudan etkilemesi nedeniyle kadınların omuzlarındaki yükü daha da arttırdı.

DİSK-AR’ın TÜİK Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerinden yararlanarak hazırladığı “Covid-19 Döneminde Kadın İşgücünün Görünümü Raporu”na** göre Covid-19 etkisiyle iş kaybı ve geniş tanımlı kadın işsizliği yüzde 43. Covid-19 döneminde kadınların aylık ortalama iş kaybı 1 milyon 484 bin. Buna göre kadın işgücü son bir yılda yüzde 8,2 azaldı ve her dört kadından sadece biri çalışıyor. Tarihin en yüksek seviyelerine ulaşan genç işsizliği içinde verdiği alarmla dikkat çeken bir diğer kategori de genç kadın işsizliği. Durum şöyle özetlenebilir, her iki genç kadından biri işsiz.

Bu hiç de aydınlık olmayan manzara üniversiteden yeni mezun olmuş, geleceğe dair heyecan duyan genç bir kadına ne hissettirir? Fulya, Türkiye’nin “normal” diyebileceğimiz zamanlarında dahi “aç kalma” potansiyeli sürekli hatırlatılan bir bölümden, özel bir üniversitenin felsefe bölümünden mezun. Sorular soran, insanı anlamaya çalışan bir çocukmuş; aslında psikolojiye ilgi duyarken, üniversitenin düzenlediği tanıtım günlerinde, aradığının felsefe olduğunu fark etmiş. Üniversitede son yılı pandemi dokunuşuyla insansız, bir ekrana bakarak geçen, apansızın kendini diplomalı bulan öğrencilerden.

Fulya şu anda bir yandan okulla bağı olan birtakım projelerde çalışıyor, fakat bulabildiği ilk “gerçek” iş bir hukuk bürosunda olmuş. İnsani ilişkiler, iletişim, ikna kabiliyeti konularında becerisinin sınandığı üç aşamalı mülakatı geçebildikten sonra yaptığı iş ise aslen “alacak-verecek takibi”. Üzerinden pek zaman geçmemesine rağmen bu üç aylık tecrübeyi anlatırken bir dolu ayrıntıyı hatırlamadığını fark ediyor; basbayağı unutmak istemiş. Felsefe okumuş genç bir kadın için tüm günü telefonda, ya birilerini borcunu ödemeye ya da alacağını kesinkes tahsil edeceğine ikna etmeye çalışmak pek de hayallerdeki mesai değil. Sigortalı olduğu için sevindiği işte aldığı maaş 3 bin liraymış.

Gerçekten gönlünden geçen iş neyse onu yapması için teşvik eden bir anneyle büyümüş Fulya. Eğitimi sürerken yazları ara ara yaptığı garsonluk, satış temsilciği gibi öğrenci işleri nedeniyle şu an yaşadığı ilk yabancılaşma değil ama. “Ne iş yapsam aynı sıkıntıyı çektim. Bu dünyadaki derdim sadece varlığımı sürdürmek değil. Yoksa bütün işlerin gereklilikleri var. Ama karnımı doyurayım, kirayı, faturayı ödeyeyim, arada da bir kafeye gidip bir şey içebileyim diye ömrümü bu işlere adamak, bu düşünce beni zaten zıvanadan çıkarıyor.”

Özel sebeplerle birleşince İstanbul’daki evini kapattığı, tüm eşyalarını elden çıkarıp Türkiye’nin farklı yerlerindeki akrabalarını ziyaret ederek onlarda kaldığı seyyah bir döneminde konuştuk onunla. Tiyatro, felsefe, müzik, dans, yoga, hepsinin bir araya geldiği bir okul açabilmek hayali, bugün kulağa uçuk gelse de zihninin bir köşesinde. Ama bu yeni mezun genç kadın, nerede yaşayacak, nasıl geçinecek, fikri yok. Bu belki bir süre sonra özgüvenini törpülemeye başlayacak olan yorucu bir belirsizlik önündeki.

KADINLARA DÜŞEN ARTIK KÖLELİK KOŞULLARI

İlk kez sahaya, sokaklara, hayata inmiş değil, kendisi zaten kadın hareketinden geliyor. Peki o zaman HDP Kadın Meclisi Sözcüsü Ayşe Acar Başaran’ı karşılaştığı manzarada bu kadar etkileyen ne olabilir?

HDP Kadın Meclisi, bu yıl 1 Mayıs’tan itibaren “Kadın yoksulluğuna hayır” başlıklı bir kampanyayla Türkiye’nin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine 18 il gezdi. “Kadın yoksulluğu”, bir olguyu sadece kadınlar cephesinden ele almayı işaret eden bir tamlama değil. Kimlerin yoksul olduğuna bakmak, kimi zaman etnikleşmiş, kimi zaman cinsiyetlenmiş belli özneleri ortaya çıkardığında, bu aslında yoksullaşmayı getiren yapıyı faş ediyor.

Kampanya kapsamında atölyelerde, tarlalarda, parça başı üretim yapılan evlerde kadınları dinleyen Ayşe Acar Başaran, gayet aşina olduğu bu yapının, ekonomik kriz ve pandemiyle buluştuğunda kıyıcılığını ne kadar arttırdığını anlatıyor. İş ve de işsizlik zaten toplumsal cinsiyet rolleriyle biçimlenirken ve son döneme mahsus olarak tüm Türkiye yoksullaşırken, Başaran ziyaretlerinde kadınların dile getirdiği kimi çalışma koşullarının ancak “kölelik”le tarif edilebileceğini söylüyor. Bu yüzden de ekonomik krizin toplumsal hasarının daha önce bildiğimiz krizlere benzemediğini düşünüyor. Bir çuval kuru üzüm ayıklayıp 30 lira kazanmak, 50 kilo domates toplayıp 50 kuruş almak, bir bütün günü ceviz ayıklayarak geçirip 50 lira ile eve dönmek… Çilek, fıstık, tütün, ürün değişse de yevmiye kadınlar için en fazla 100 lira. Bu enflasyonda ancak ölmemeye yardımcı olabilecek bir ücret, sosyal güvence yok, yarın bu iş de olmayabilir, bu da düpedüz aç kalmak anlamına gelebilir. Üzerine, mevsimlik tarım işçilerine düşen, çoğunlukla elektriğe ve suya erişimin, barınma koşullarının sorunlu olduğu “yaşam alanları”…

Krizle birlikte kadınlar kayıt dışı çalışmaya daha da fazla itilirken tarım işçisi kadınlar görüşmelerinin büyük kısmını oluşturuyor. Bu sadece bilhassa bir sektöre ağırlık vermek istediklerinden değil, tarlaların belki şimdiye kadar hiç görülmediği kadar kadınlarla dolu olmasından. Başaran, Adana’da, Malatya’da, Urfa’da ve daha birçok ilde ağırlığı genç kadınların oluşturduğunu söylüyor ve aslen iki kategoride ele alıyor. Birincisi üniversiteden mezun olup uzun zamandır atama bekleyenler, arasa dahi iş bulamayanlar… Edebiyat, matematik, türlü türlü öğretmenlerle dolu tarlalar… İkinci kategori üniversitede okuyan ve bunu sürdürebilmek için kendine harçlık çıkarmak zorunda olan genç kadınlar. Bir burs almış olsalar dahi bu hayatı idame ettirmeye her zaman yetmiyor. Buraya lisede okuyan ya da bitirip üniversiteye hazırlanan genç kadınları da ekleyebiliriz; onların da eğitimlerini sürdürebilmek için bu kölelik koşullarında çalışmaları gerekiyor. Ve malum eğitim alabilmek için genç kadınların önündeki tek engel bu da değil.

“Hep anlatılır, Türkiye sosyal bir devlettir, eğitim parasızdır… Aslında Türkiye’de parasız eğitim yok” diyor Ayşe Acar Başaran, “Son dönemde gençlerin bu konularda sıkıntılarını farklı şekillerde de ifade ediyor. Gerçekten büyük bir krizle karşı karşıyayız. Gençlerin aldıkları kredileri sonra çok yüksek faizlerle ödemeleri gerekiyor ve aslında üniversiteyi bitirdiğinde birçoğu da iş bulamıyor. Örneğin üniversite sınavından bir gün sonra gittiğimiz bir tarlada, bir genç kadın sınavın bir gün öncesine kadar çalıştığını, sonraki gün de gelip devam ettiğini anlatmıştı. Bu kadar da eşitsiz koşullardaki bir sistemde üniversite kazanmaya çalışıyorlar. Her şeye rağmen kazanmış çok akıllı genç kadınlar da vardı, ama maalesef onları da bekleyen yine o tarlalar oluyordu…”

İŞSİZLİĞİN VE YOKSULLUĞUN ŞİDDET OLARAK GERİ DÖNÜŞÜ

Ayşe Acar Başaran, aynı süreçte çocuk işçiliğinin artışına dikkat çekiyor. Müzisyen, kafe bar çalışanı gibi pandeminin sarstığı sektörlerde çalışan ve ilk dalgalarda işsiz kaldıktan sonra tekrar çalışma hayatına dönemeyenler de sıklıkla karşılarına çıkmış bu gezilerde. Kadın istihdamı meselesinde önemli bir gözlemi de yaşı ilerlemiş kadınların çalışma mecburiyeti. Zaten çok erken yaşlarında başlamanın yorgunluğu var üzerlerinde, zaten çoğunlukla sigortasız çalışmışlar. Başaran tarlalarda, Adıyaman’da tütünde, Antep’te kuru üzüm işinde çalışan 80’ini aşmış kadınlar dahi gördüğünü anlatıyor. Yevmiyenin gelmediği akşam yiyecek yok, öyle bir yoksulluk.

Kadınlar kendilerine reva görülen çalışma koşullarıyla ya da işsizlikle mücadele ediyor, fakat tüm bunların hayatlarındaki erkekler üzerinden sekip üzerlerine çöken bir etkisi daha var. Hane gelirinin azalması, açlık sınırının çok daha geniş kesimlere dokunması, pandemi nedeniyle aile bireylerinin fiziken aynı yerde fazla zaman geçirmesi birçok kadın için ekonomik, psikolojik, fiziksel şiddet demek. HDP Kadın Meclisi elbette bu minvalde de çok hikâye dinlemiş. Başaran aktarıyor:

“Kadınların ekonomik olarak ayakta olamaması, şiddetin etkisini de artıran bir neden. Çünkü bu, şiddet ortamından uzaklaşamama sonucunu doğuruyor. Zaten kadınların belli mekanizmalara ulaşma konusunda son dönem yaşadığı zorluklar var, bu koşullarda nasıl oradan ayrılacaklar, ev tutacaklar… Antep’te üç defa ağır şiddete maruz kalmış bir kadınla konuşmuştuk. Kemikleri kırılacak kadar ağır şiddetten söz ediyoruz ve kendini geçindirecek durumda olmadığı için her defasında o eve geri dönmüş. Ama görüştüğümüzde parça başı işler yaparak uzaklaşmayı da başarmıştı.”

Bu gözlemleri raporlaştırıyorlar, Meclis’te daha kalıcı sonuçları olabilmesi için kafa yoruyorlar. Örneğin daha önce de çalıştıkları toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme çalışmalarına, bu defa kadın yoksulluğuna dair taze verileri ve izlenimleri de sızacak.

Söz ettiğimiz, hükümetin İstanbul Sözleşmesi manevrasıyla en net cisimleşen siyasi ve zaten böylesi hamlelerden cesaret arayan toplumsal baskının da kadınların tepesine bindiği bir dönemdi. Kadınların çalışma hayatından eksilmesini, adlı adınca bu anlamda yirmi yıl önceye dönüşümüzü bu cendereyle de birlikte ele almak gerekiyor. Kadınlar geri dönebilecek mi, bunun nasıl kalıcı sonuçları olacak…

*Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi Platformu bünyesinde Kadın Emeği Çalışan Feminist Araştırmacılar’ın hazırladığı ayrıntılı bilgilendirme için: http://www.keig.org/covid-19-krizi-ve-kadin-istihdami-ve-issizligi/

** http://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2021/03/8-MART-2021-Kadın-İşgücünün-Durumu-Raporu.pdf

**

Resmi iş gücü istatistikleri gerçek hayattan gittikçe daha fazla koparken, işsizlik sorununun kaynaklarına, derinliğine, sonuçlarına ve bugünlere mahsus yanlarına biraz daha yakından bakmaya niyetlenen sekiz bölümlük bir yazı dizinden bir parça okudunuz.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir