Bağı-bostanı bozulan milleti İngiliz çimiyle avutmak…

Yusuf Yavuz

İstanbul’da yapılan millet bahçelerinin açılış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Çevrecilik adına yakıp yıkanlar, gezi olaylarını yapanlar, ülkenin hayrına her işin karşısına dikilenler gelip şu millet bahçelerine baksınlar ve gerçek çevrecilik nedir görsünler” diyerek sözü yeniden Gezi isyanına getirdi.

Erdoğan başta olmak üzere genel olarak siyasilerin ve idarenin anladığı ‘çevrecilik’ ile Gezi’de büyük bir toplum kesiminin itiraz ettiği çevrecilik aynı şey değildi. Bir arazi parçasına bol su tüketen İngiliz çimi ekip bir kaç ağaç dikerek sonra da asker gibi sıralanmış mangal kamelyaları koyarak çevreyi korumuş olmazsınız. Olsa olsa çevreyi kendi mantığınıza göre biçimlendirip sanal alanlar yaratarak gerçek çimenin kokusunu, gerçek bir derenin berraklığını, gerçek bir şelalenin buğusunu, gerçek bir incir ağacının, zeytinin ve defnenin kokusunu hiç bilmeden büyüyen nesiller yetiştirirsiniz.

Köyünde, kasabasında bağı-bostanı bozulan, yaylası merası işgal edilen, zeytini üzümü bitirilen, tütünü pirinci elinden alınan, otu-böceği yok edilen, keçisi koyunu tükenen millet yaşam alanlarından koparılıp birer toplama kampı olan kentlere tıkıştırıldıkça İngiliz çimiyle, Çin palmiyesine fit ediliyor. Birer beton canavarına dönüşen mega kentlerin çevrelerinde geriye kalan son toprak parçalarını, son ormanları, son su kaynaklarını da tüketmesine yönelik yaşam suçlarına ortak edilmek istenen ‘millet’, adına düzülen bahçelerde vecd içinde mangalını yellerken tarumar edilen koca bir ülkenin coğrafyasının acısına yanan kimseler kalmayacak.

Anadolu Ajansı’nın geçtğimiz Temmuz’da yayınladığı bir haber, “Millet bahçeleri konut fiyatlarını yüzde 30 arttırdı” başlığını taşıyordu. Haberin devamında ise İstanbul’da millet bahçeleri yapılacağı duyurulan bölgelerdeki fiyat artışlarından örnekler verilerek inşaat sektörünün canlanacağına değiniliyor.

Cumhurbaşkanının altını çizdiği “Çevrecilik”, işte böyle bir çevrecilik. Çevrenin ranta, inşaata, betona boğularak ortadaki o yapay yeşille avunmak. Adına bahçe yapılan ‘millet’ de tam bu kıvama gelmiş durumda. Birbirini besleyen ve olumlayan bu kısır döngü, yeryüzünün en benzersiz coğrafyasına yazık ediyor.

Çevrecilik bugün iktidarların algıladığı manada bütün doğal varlıkların insan eliyle ve ‘kontrollü’ biçimde tüketilmesi fikrine dayanıyor. Ancak iktidara artık ‘kontrol’ kavramı da fazla geliyor. Bu yıkımın hiç değilse ‘kontrollü’ yapılmasını talep edenlere bile düşmanca bakan ve ötekileştiren bir dil kullanılıyor. Sadece ötekileştirilmekle de kalınmıyor, adına sahte bahçeler düzenlenen ‘millet’in dağı taşı, suyu toprağı, deresi yaylası, zeytini keçisi yok olmasın, hiç değilse ‘kontrollü’ işler yapılsın diyenler, bunu meydanlarda, sokaklarda, parklarda dillendirenler ‘kökü dışarıda’ yalanıyla gözaltına alınıyor.

Yeryüzü kimsenin babasının çiftliği değildir. Gerektiğinde tek bir yaprağa bile zarar verenlere karşı hesap sormak, yeryüzünde soluk alan herkesin sorumluluğudur.

Gezi olayları, ülke genelinde yaşam alanlarına yönelik sermaye saldırılarına ve hukuksuz yağmalara karşı 10 yılda biriken öfkenin patlamasıydı. Bunu gözardı edip haksızlığa karşı ağacını, toprağını, deresini, kıyısını savunan insanlara ve bu insanların tepkilerine ortak olan topluma düşman gözüyle bakmanın bu ülkeyi kamplaştırmaktan başka bir kazanımı olmayacaktır…

İlginizi çekebilir