‘B vitamini’ (torpili) olmayan fotoğraf sanatçılarımızdan Sultan Güner ile söyleştik…

Özgür Denizli M.B: Sultan Güner, ben sizi tanımlarken ‘deklanşörüne parmağı ile değil, yüreği ile basan fotoğrafçı’ olarak tanımlıyorum. Yüreğiniz, kadınlığınız, analığınız, dünya arkadaşlığı ve tüm dünya acılarını ve de güzelliklerini sığdıran yürek olarak tanımladım…Kendinizi ve fotoğraflarınızı biraz anlatır mısınız?

S.G: Duyduğum en güzel betimleme bu oldu, müthiş. Şımartılmaya da ihtiyacımız var elbette. Birkaç arkadaşım da ‘aynı yere gidiyorum ama sen çekince sanki başka bir şey oluyor’ demişti. Bu iki söylem de acayip onur verici teşekkür ediyorum da bunu genelde fotoğraf çekmeyen dostlarım söylüyor. Fotoğrafçıların çoğunluğu asla benimle ilgili değiller. Suya sabuna dokunmak istemeyen fotoğrafçılarımız çoğunlukta, ülkemizin değerleri yok edilirken hiçbir tepki göstermemelerine şaşkınım yıllardır. Bana farklı bakan kişiler olduğunda şöyle bir düşünüyorum da aslında verdiğim tüm tepkilerim sıradan bir bireyin yapması gereken tepkiler olarak değerlendiriyorum. Uzun zaman önce Sistem Yayıncılık’tan çıkan Lise Bourbeau’nun yazdığı “Gelişen Ruhlar İyileşen Yaralar” adlı bir kitap okumuştum. Çocukluktan aldığımız yaralara göre kişilik tipleri üzerine bir araştırma-kişisel gelişim kitaplarındandı. Çocuklukta alınan yaralardan beş temel yarada topluyordu kişilikleri, elbette ki türlü araştırmalar, kitaplar var da bu kitapta bana çok denk düşen yara ‘HAKSIZLIK’ yarasıydı, kitaptaki örnekler tam benim hayattaki davranış tarzımı gösteriyordu, şaşırtıcı gelmişti bana bambaşka kültürde yaşananlarla benim gecekondu mahallesinde büyüsem de davranış tarzımın benzer olması… Feodal bir toplumda ‘Kadın’ olarak doğmak başlı başına her türlü haksızlığa doğuştan itibaren maruz kalmak demek; çoğu doğu ülkelerinde.

Ailenin tek kızı idim. Ortaokul mezunu olduktan sonra beş yıla yakın evde oturtulmuşluğum var, babamın mahkemelik olduğu komşularımıza karşı ‘ailenin namusu’ misyonunu sırtıma yüklemişlerdi. Çok anlamsız olsa da yaşandı işte, ama şanslıydım da, bunun yanında ev kütüphane gibiydi. O dönem çok iyi okurdum. Sonrasında azimle liseyi dışarıdan bitirip (saçma sapan akraba küslüklerinin karşısında) evden çıkınca da evde oturmayı bir daha sevemedim. Gözüm hep haksızlıkları gördü, çok iyi işyerlerinde çalışsam da oradaki veya dünyadaki haksızlıklara duyarsız kalamadım.

Fotoğrafçı kelimesinden çok ‘fotoğraf çekmeyi seven biri’ olarak kendimi ifade ediyorum.

Elbette ki çiçek-böcek de çekmeyi seviyorum ama gündemi gördükçe onları paylaşmaktan utanıyorum da, arşivde duruyorlar. Genelde karma sergilerde yer aldım. Bireysel sergi yapmayı biraz ego tatmini olarak görüyorum (kendi açımdan). Fotoğrafların kapalı alanlarda sınırlı kişilere sergilenmesi yerine sokaklarda sergilenmesi daha çok halka ulaşması daha anlamlı, böyle bir hayalim var. En çok eylem ve direniş alanlarında fotoğraf çekmeyi tercih ettim.

Özgür Denizli M.B: Biz sizin fotoğraflarınızı hep toplumsal hareketler içinde gördük (grevler, sokaklar, Cumartesi Anneleri, Kamp Armen, zorunlu göç vb.). Neden?

S.G: ‘Hak verilmez alınır’ sözünden yola çıkarsak, yaşadığımız vahşi kapitalist sistemde gelir dağılımı en altta ezilen, en geniş (işçi sınıfı dediğimiz) kesimin haklarının üzerine konmalarından oluştuğu için toplumsal hareketler de buralardan doğuyor doğal olarak.

Haksızlıkların haykırıldığı alanlar, hayatın daha kaliteli yaşanması için verilen mücadeleler önemli toplum için. Bizde her bir direniş alanında çeşitli hareketlerin desteği ile hayata geçen hak arayışları büyük kesime duyurulmasıyla başarıya ulaşabiliyor. Fotoğrafın rolünün burada önemini hep görüyoruz. Bir kırmızılı kadın fotoğrafının Gezi Direnişi’ni tüm dünyaya duyurması iyi örneklerden mesela. Elimde böyle bir aygıt varken ve direniş alanlarını da seviyorken doğal bir yönlenme oldu benim için. Fotoğrafa başlarken ve sonrasında hep ‘göremeyen kişiler için’ çekmek gibi içgüdüsel davranış şekliydi yani, düşünüp de karar aldığım bir davranış şekli değildi, aklım gözüm oralardaydı. Sosyal medya öncesinde yol kenarlarındaki afiş ve el ilanlarından yolumu çizer gider çekerdim, şimdilerde genelde facebooktan takip ederek gidip çekiyorum. Son zamanlarda biraz bıkkınlık geldi bana, grupların bölük börçük olmasından, sadece ‘kendi’ etkinlikleri ile ilgilenmelerinden, kadın cinayetlerinin ve çocuk tecavüzleri-öldürülme vakalarının akıl dışı artması, ister istemez toplumda yaşanan büyük umutsuzluğun içine beni de aldı, elbette ki bir çıkış yolu bulacağız.

‘Cumartesi Anneleri’nin dramına duyarsız kalmak mümkün mü? Devletin resmi kişileri evden gözaltına alıyor, işkenceden geçirip katlediyor ve bu da yetmiyor yok ediyor. 739 hafta boyunca çocuklarının kemiklerine razı analar var orada, ağlayacakları mezarları bile yok, çok büyük vahşet. 700 haftaya kadar Galatasaray Lisesi önünde her cumartesi saat 12.00’de yarım saat barışçıl oturma eylemi yaparak kayıplarını anıp anlatıyorlardı. Orası onlar için karanfilleriyle kayıplarını aradıkları bir meydandı 24 yıldır.

40 haftadır oraya da izin vermeyen yetkililer, polis ablukasında İstanbul IHD Şubesi önünde basın açıklaması yapmak zorunda bıraktılar. Çocuklarının kemiklerini isteyen analara bu reva mı? Oraya yığılan polis-devlet gücü keşke yurtlarda tecavüze uğrayan çocuklar için seferber edilebilse…

Her hafta bir başka kayıp insan anılıyor orada, her birinin hikâyesi korkunç, zaten birkaç defa gidince gidilemeyen haftalar suçluluk hissi oluşuyor insanda.

‘Kamp Armen’ bir azınlık haklarının gasp edilmesi karşısında demokrasi güçlerinin oluşturduğu bir direniş alanı olmuştu. Tapusunun iade edilmesi ile yani kazanımla son buldu, şimdi tamamen yıkılıp yerine yenisi yapılmak üzere Ermeni toplumu kendi içinde karar aşamasında diye biliyorum. Henüz inşası başlamadı. (Direniş sürecini bir fotoğraf belgeseli olarak çalıştım, dilerseniz istediğiniz mekânda birlikte izleyebiliriz ‘Hrant Dink’in Atlantis’i Kamp Armen fotoğraf belgeseli’ni).

Toplumun acısı, yarası çok, ne tarafa dönsen hak ve hukuk gaspı sarmış durumda. Gidip destek olmanın yanında fotoğrafını da çekip, gelmeyen, görmeyen, duymayan kesime ulaştırmak gerek diye kendiliğinden bir hareket benimki anlayacağınız.

Özgür Denizli M.B: Sanatta ve fotoğraf sanatında tekelleşme, ve babadan anneden çocuklarına geçen, ve aktarılan (Almanlar buna B vitamini diyorlar, yani torpil). Sizin gazetecilik dışında hazır bir kartvizitiniz olmadı, yani fotoğraf sanatında ilerlerken torpiliniz olmadı. Siz ne düşünüyorsunuz?

S.G: Fotoğraf çekmekten önce aktivistim aslında, direnişe katılmak ilk amacım gidince gördüklerini çekip, gitmeyenlere götüren bir aktivist; bu daha doğru sanki kendimi ifade etmek için. Asıl mesleğim mali müşavirlik, gelirimi hâlâ mesleğimden sağlıyorum. Fotoğraftan birkaç yarışma haricinde para kazanmadım. Alanlarda gönüllü olarak çektiğimden amacım hiç para kazanmak olmadı. İllaki paraya ihtiyacımız var bu sistemin içinde yaşamı idame ettirebilmek için. İhtiyacım doğduğunda mesleğimi yapacak kısa dönemli işlere girip ihtiyacım kadar çalışıp çıktım son süreçte.

Torpil olunması bir yana yaptıklarımın -kişisel emeğimin- üzerine oturulup bundan hiç söz edilmemesi örneği yaşadım (emekten bahsedenler tarafından hem de).

Fotoğraf camiası bence bir felaket. En başta ‘erkek egemen’ kurumlar, yapılarla dolu.

Kadının her kesimde olduğu gibi yok sayılması ya da emeğinin görmezden gelinmesi fotoğraf camiasında da alışılmış bir durum. Kendimden bir örnek vereyim; üç yıl emek verdiğim kendi kendime içselleştirip benimsediğim Hapishane Projesi’nin (İçeriden Dışarıya – Dışarıdan İçeri Fotoğraf Köprüsü) 1. kısmını proje ortağımızla birlikte ortaya çıkardığım halde, 2. kısmını projenin iki erkek temsilcisinin rafa kaldırma kararı almaları sonrasında bireysel mücadele ederek her şeyiyle ortaya çıkarsam da hiçbir yerde bundan bahsetmedikleri gibi benim cümlelerimle sergiyi duyurup çektiğim fotoğrafı bile isimsiz kullanıp gazetelerde haber yapıldı ve kendisi yapmış gibi sergiyi gezdirdi proje ortağımız. Ve ben onu ilk tanıdığımda ‘Karısına Valizini Hazırlatan Erkek, Faşist Sayılır mı?’ diye kitabıyla tanımıştım. Böyle de duyarlı (!) bir solcu yazar yani. Üç yıllık emek verilen bir ‘projenin inatla bitirilmesi’ bir valiz hazırlamak kadar isyan ettiremedi, kitaplar değil, bir satır bile yazdıramadı zatı muhtereme. Utanmadan serginin önünde durup açılışlar yapıp böbürlendi, emeğimi bir cümle ile bile ifade etmeden…

Bu konuya takılıp kaldım ben, o sergiye gözü değmiş, haberini almış, duymuş herkesin bunu duymasını ister oldum, birkaç arkadaşa seslendirdim, kadın veya erkek fark etmiyor, verilen cevap ‘aman karıştırma bu yüzyılların sorunu’, sol cenahta daha buralardayız. Ve bunlar toplumun sözüm ona aydın yazar çizer takımından, 20-30 yılını evli kadınların sırtından hayatlarını idame ettirmiş kişiler bu proje ‘erk’leri… Haksızlıklar kime yapılsa karşısındayım ve bu başkasının başına gelmiş olsa duyurmadık kimse bırakmamıştım, bana yapılınca sindirmeye çalıştım, bir yıldır sindiremiyorum… Bunu ‘ben yaptım’ deme ayıbını bana yaşattıkları için iki kat daha fazla kızgınım onlara…

Özgür Denizli M.B: Türkiye’de fotoğraf sanatı nasıl var olma mücadelesi veriyor?  Projeler, yarışmalar, ödüller, festivaller, sergiler…  Bu konulardaki düşünceleriniz nedir?

S.G: Genel gidişata dokunmayan işler çıkıyor, es kaza bir-iki kare insan teni görünen resim veya fotoğraf hemen sansüre uğrayabiliyor. Festivaller keza yine öyle, iktidara bağlı belediyelerin salonlarında özgürce sergiler yapılamıyor. Salla baş etliye sütlüye karışmayanlar çiçek böcek fotoğraflarını sergileyip yakın dostları ile şaşalı açılışlar yapabiliyorlar.

Yarışmaların bir kısmı danışıklı dövüş, kazanılan paranın bile tanıdıkları jüri üyesi ile paylaşılarak dereceye giren fotoğraflar olduğunu camianın bir kısmı biliyor. Jürinin fotoğrafa bakışı nasılsa yarışmacılar jüri üyesinin beğenisi doğrultusunda çekerek gönderiyor yarışmaya mesela, ne kadar garip değil mi? Benzer kareleri çekmekten umarım bıkmışlardır.

Benim de bir dönem elimde önceden çekmiş olduğum fotoğraflardan konuya uygun varsa gönderdiğim ve seçildiği oldu. Bir defasında 2013’tü sanırım, İBB “İstanbul’da 4 Mevsim” konulu yarışma açmıştı, bir arkadaşla birkaç saat içinde seçip teslim etmiştik, bir tanesi mansiyon almıştı, ben de şaşırdım ama fotoğraf iyiymiş çok da bilerek seçip göndermemiştim. Ardından bu danışıklı dövüş yapan birinin sosyal medya saldırısına uğramıştım, sonra öğrendim jüri ile anlaşmalı girenleri, ben şok. Ödül töreninde sadece fotoğraf çekilmiştik. Camia toplumun diğer kesimine çok benziyor kısaca …

Oradan kazandığım para ile de Gezi Parkı polis saldırısında kırılan fotoğraf makinemi yaptırmıştım.

Önce halkın temel ihtiyaçları karşılanacak ardından sanat sepet işleri yoluna girebilir diye düşünüyorum. Son model bir fotoğraf makinesi ile bir dilenci küçük çocuğun fotoğrafını çekerek ödüller almak günümüzün kapitalist sisteminin ayıbını çok net ortaya seriyor.

Bir tercih tabiî ki gözünü kapatınca her yol mûbah olabiliyor, şimdilik hepten değiştiremezsek de sesleri olmak doğru yol gibi geliyor bana…

Ha, yarışmalara bazen hiç değilse jürinin gözü değsin diye anarşizan gönderilerim de oldu, mesela, Tuzla Belediyesi’nin tam o zamana denk düşen yarışmasına Kamp Armen fotoğrafı, aile konulu yarışmaya LGBT-İ+ yürüyüşünden bir kare, Ankara katliamından sonra Ankara Kalkınma Ajansının yarışmasına katliamın çekebildiğim en kanlı karelerini yollamıştım. Bir yıl öncesinde Ankara kalesinden bir panorama ile ödül almıştım o sebepten haberdardım yeniden olacağının. Jürinin gördüğünde neler hissettiğini düşünüp bazen rahatladığım bazen de eğlendiğim oldu.

Sultan Güner hakkında:

Foto-öykü çalışmaları;

“Türkiye’de Şarabın Öyküsü”

“Kazova Direnişi”

“Bombalara Karşı Sofralar”

“Hrant Dink’in Atlantisi: Kamp Armen”

“Ankara Katliamı” (tanıklığı ile) foto belgesel

“Ankara Katliam Karar Mahkemesi sonrası” foto belgesel.

Bağımsız takip ettiği basın olaylarını video ve fotoğraf olarak paylaşıp duyurma çalışmaları devam etmektedir.

2015 yılında çoğunluğu alan fotoğrafları ile Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu’nun (FIAP) “AFİAP” unvanını aldı.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) üyesi bulunduğu, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu (IFJ) tarafından verilen Uluslararası Basın Kartı’nı 2015’ten beri kullanıyor.

İlginizi çekebilir