Aylin Algun’la ‘Aslında Öyle Değil’ kitabını konuştuk. Algun, “Anlamlı hayatlar istiyorsak, hem sevme kapasitemizi hem de acı çekme kapasitemizi arttırabilmemiz gerekiyor” dedi.

Aylin Algun’un, günümüzün toksik diye tabir edilen ilişkilerini, dışarıdan görünmeyen yönleriyle ele aldığı kitabı ‘Aslında Öyle Değil’, İnkılâp Kitabevi tarafından yayımlandı. Sağlıksız ilerleyen ikili ilişkilere dair bir bakış sergileyen, yaşananların çözümlemeleriyle okurlarına sorgulama yetisi ve yeni bakış açıları kazandırmayı amaçlayan ‘Aslında Öyle Değil’, sevgisiz bireyden topluma, ilişki travmalarından aileye, geçmişin yükünden bugünün ‘zehirli’ dünyasında yaşamın akışını konu ediyor.

“İyi olma haline ilerlemek nasıl mümkün olabilir? Öncelikle hepimiz öz-farkındalık yolculuğuna çıkma cesaretini gösterip kendi sorumluluğumuzu almak durumundayız” diyen Aylin Algun’la kitaptan yola çıkarak “aslında”ları konuştuk.

‘Aslında Öyle Değil’, günümüzde sıkça yaşadığımız toksik ilişkilere bir bakış sunuyor. Biraz bize kitabın yolculuğundan söz eder misiniz?

Kitabın yolculuğunun asıl başlangıcı bundan dört sene öncesine dayanıyor. O sıralar toksik ilişkilere hapsolma eğilimimi fark etmiştim ve bunun için bir terapi sürecine girerek kendi üzerimde çalışmaya başlamıştım. O zamanlar bu başlangıcın bir kitabın yolculuğunun başlangıcı olduğunu elbette bilmiyordum. Konuyu araştırmaya da başladım, hatta benzer deneyimlerden geçmiş ya da geçmekte olan çok insanla yolum kesişti. “Toksik ilişki” diye adlandırılan ilişki biçiminde genellenebilecek belirgin tutumlar ve tipik seyirler olduğunu anladım. Bunlar içimde demlendi ve gerçeklere dayalı tek bir kurgu hikâye ortaya çıktı. Bunu yazmak istedim, yayınevi onayını da hızlıca aldım. Ancak neredeyse iki yıl, konuyu yazamadım. Çünkü yazmak, kendi duygusal yaralarıma, içimdeki komplekslere ve gölgelere daha da derinden dokunmak anlamına geliyordu. Kalemimdeki donmanın iç dünyamla ilgili nedenlerini bu bakış açısıyla ve gayretle çalışmaya devam ettim. O sıralar Viktor Frankl’ın kurucusu olduğu “Varoluşçu Analiz Logoterapi” eğitim sürecine de başlamıştım.

‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabıyla bilinen Viktor Frankl, kanımca 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden, nörolog ve psikiyatrist ancak daha da önemlisi, kendisinin yaklaşık dört yıl toplama kampı tutsağı olmuş bir doktor olması. Kendisine ve kurucusu olduğu Logoterapi’ye (Anlam Yoluyla Terapi) hayranlığım Frankl’ı tanıdıkça arttı. Neticede Frankl’ın öne sürdüğü müdahaleler dünyanın en zor koşullarında denenmiş olma ayrıcalığına sahipti. Altı aylık süreçte, kendi yaşadığım zor deneyimler “anlam kazandıkça” hem kitabı hızla yazabilmeye başladım hem de kitabın akışında anlam yoluyla terapinin temellerine yer verebildim. Ve böylece kitabın hikâyeden oluşan ilk akışı, buna ek olarak da o akış içerisindeki ikinci akış olan öz-farkındalık bölümleri ortaya çıktı.

Aylin Algun

Kitap, farkındalık yaratmak, kendi özbenliğine bakmayı sağlamak gibi de bir akışa sahip. Peki, ilişkiler üzerinden yola çıkarsak toplumsal normları nasıl değerlendirirsiniz?

Bu noktada ilk söylemek istediğim şu olur sanırım… Maalesef ki insanın nesneleştiği, insanlık onurunun güçlü olmak uğruna kurban edildiği, kısıtlı çıkar dünyalarının ötesine geçemeyen ilişki biçimlerinin normalleşmesinin mühim bir mesele olduğunu düşünüyorum.

Bu noktada kendi özbenliğimize bakmak, asıl işin bu kısmını anlamak ve elbette kendi sorumluluğumuzu almak topluca iyileşebilmemizin anahtarı. Çünkü kendi yaramızı bir ötekini yaralayarak sarmaya devam edersek zorlayan ilişki deneyimlerimiz yaygınlaşarak artmaya devam edecek. Düşünsenize, mesela ben kendi içimdeki yetersizliği ya da suçluluğu kabul etmek ve asıl bunları onarmaya çalışmak yerine, sizi ezerek kendimi yeterli ve güçlü hissetmeye ya da sizi suçlu hissettirerek kendi suçluluğumla baş etmeye çalışıyorum. Ve hatta bunun bilincinde dahi değilim… Bu şekilde iyi olma haline ilerlemek nasıl mümkün olabilir? Öncelikle hepimiz öz-farkındalık yolculuğuna çıkma cesaretini gösterip kendi sorumluluğumuzu almak durumundayız.

‘ÇOCUKLUKTAN KALMA BİR KOMPLEKSİMİZİ KURDUĞUMUZ AİLEYE TAŞIYABİLİYORUZ’

Burada şunu demek isterim, kişi, aile, semt, toplum… Yaygınlaşan bir toksikler topluluğu olduk diyebilir miyiz? Nasıl görüyorsunuz?

Tam da bunu anlatmak istedim aslında. Örneğin çocukluktan kalma bir kompleksimizi kendi üzerimizde çalışmadığımız sürece kurduğumuz aileye taşıyabiliyoruz. Ya da bir travmamız biz onu görüp, anlayıp yeniden anlamlandırana kadar bizi bilinç dışı bir seyirde yönetebiliyor, ilişkilerimize açılıyor. Belki bu şekilde biz de birilerini yaralıyoruz… Yaralanan diğerleri, ilişkide olduğu kişilerin o yarayı sarmasını beklerken hem yaralıyor hem daha da yaralanıyor.

Bu şekilde sayısız aktarım örneği verilebilir. Hatta aktarımlar, -son zamanlarda popüler bir başlık olduğu için de söylemek isterim- kuşaklar ötesinden bize bu şekilde uzanıyor olabilir. Örneğin benim anneannemin annesi, ağır bir travması sebepli anneanneme annelik edememiştir, bu patoloji annemden bana ve benim çocuklarıma kadar, “birileri uyanıp kendi sorumluluğunu alana kadar” devam edebilir.

Kitabınız duygusal manipülasyondan, narsisizme uzanan hikâyeleri anlatıyor. Bir çözüm olarak, kişinin ya da toplumun kendini kurtarmasında bir çözüm öneriniz var mı?

Duygusal manipülasyon ya da narsisizmden zarar görmeye giden kapımızın açılabilmesi için sadece anahtar yetmez, o kapıda o anahtara tam uygun bir deliğin olması gerekir. Yani benim narsisistik örgütlenmesi ya da narsisistik kişilik bozukluğu olan birisinden zarar görebilmem için onun kişilik yapısıyla iş birliğine giren, o karanlığı hayatımın merkezi yapma eğiliminde olan içsel parçalarımın da bulunması gerekir. Örneğin sınırlarımla ilgili bir farkındalık meselem vardır ya da özsaygım sağlam yapılanamamıştır. Bu noktada şu durumu da görmezden geldiğimi düşünmeyin, duygusal manipülasyon kağıt kesiği gibidir. Sinsice yaralar, gitgide yaralar ve insanı zamanla yönetilebilir hale getirir. Karar mekanizmasını elinden alabilir, hatta kendinizi bir köle-efendi dinamiği içerisinde bulabilirsiniz. Benim demek istediğim, birilerinin bizi manipüle etmesini ya da narsisistik istismara maruz kalmamızı durduramayız. Çünkü böyle insanlar var ve var olmaya devam edecekler… Ancak öz-farkındalık ve kendimizi dönüştürme sorumluluğu alarak kapımızın kilitlerini değiştirmeyi seçebiliriz. Özetlemek gerekirse, o anahtarın uyduğu deliklerimizi dönüştürerek çözüme ilerleyebileceğimize inanıyorum. Narsisistik yapıdaki kişileri suçlamaya devam ederek, sadece onların neler yaptığını sabah akşam sayıp dökerek gerçek bir ilerleme sağlayabileceğimize inanmıyorum.

İlişkiler özelinde değil ama toplum olarak narsizme doğru gidiyoruz sanırım…

Bu noktada egomuzdaki bir savunma mekanizmasının da altını çizmek gerekiyor sanırım. Bölme, literatürde split olarak da geçiyor. Çok genel olarak şöyle anlatayım; kişiliğimizdeki gölge yanlarımızı yani kendi karanlığımızı bastırabilmek için bilinç dışı bir seyirle kendilik algımızı siyah-beyaz gibi keskin şekilde bölebiliyoruz. Anlamaya çalışmak yerine katı şekilde yargılamaya sadık kaldığımız bu dinamikte, dünya algımız da bölünüyor. “Ya bendensin, ya değilsin…” gibi. Ya da birilerini aşırı yüceltip birilerini aşırı ötekileştirmek gibi. Bunun detayları üzerinde söylenecek çok şey var ama şimdilik şunu söyleyeyim, toplumsal olarak neredeyse tüm meselelerimizin tabanında muhakkak, bir şekilde, birleştirici olmak yerine bölücü olma tutumunun yattığına inanırım. Bunun da kök aldığı nokta kendimizdeki bölmeden başlar diye düşünürüm. Bölme savunma mekanizması literatüre göre, narsisistik bireyin egosunun olmazsa olmazıdır.

Kitabın ilginç yanı “kendime notlar” kısmı… Burada logoterapi gibi bilgiler veriyorsunuz. Acıdan anlam çıkartmak, acıyı da anlamamız gerektiğini ifade ediyorsunuz. Toplum olarak acıdan kaçanlarız. Bir yanıyla yüzleşmek işimize gelmiyor, ne dersiniz?

Anlamlı hayatlar istiyorsak, hayatta daha sağlam olabilmek istiyorsak hem sevme kapasitemizi hem de acı çekme kapasitemizi arttırabilmemiz gerekiyor. Bunu Viktor Frankl söylüyor. Bu noktada, “acı çekme kapasitemizi arttırmak için acı peşinde koşalım” demek istemiyorum elbette. Hayatın trajik bir boyutu da var. Ölüm var, geçicilik var. Suçluluk ve acı var. Bunları görmezden gelemeyiz. Asıl bunlarla yüzleşip bunları kabul edemediğimiz zaman yağmurdan kaçayım derken doluya tutuluruz. Hayatın değiştirilemez trajedisiyle baş edebilme yolunda ben “anlam”ın çok kritik olduğuna inanıyorum. Frankl’a göre hayat, son nefesine kadar zaten anlamlıdır. Anlam icat etmemiz gereken bir şey değildir, görmemiz gereken ve bize özel bir şeydir. Hayat getirdiği deneyimlerle, kendi sorumluluğumuzu alabilmemiz yönünde bir çağrı yapar. Bazen bir trajedi aracılığı ile soruları hayat sorar. Burada dönüşüm “Ben hayattan ne bekliyorum?” sorusuyla değil, kendi sorumluluğumuzu aldığımız “Hayat benden ne bekliyor?” sorusunu kendimize sormamızla başlar ve adım atmayı seçersek, anlam doğmaya başlar.

Aslında Öyle Değil, Aylin Algun, 352 syf., İnkılap Kitabevi, 2022.

Sizin sorunuzla ilgili olarak, evet yüzleşmek elbette işimize gelmiyor. Acı çekmekten elbette çok korkuyoruz, bunu hayatın kimi zaman önümüze serdiği doğal bir seyir olarak görmek istemiyoruz. Çocukken bize aşıya giderken, “hiç acımayacak” dendi. Buna inandık ama acıdı. Doğru yaklaşımın “acıyacak ama geçecek” bakış açısı temelinde olması gerektiğine inanıyorum…

‘KİTAPTA KADINLARIN ELİNİ TUTABİLMEYE GAYRET ETTİM’

Yüzleşme demişken, kadınlarla ilgili sormak isterim. Geçmişten günümüze baktığımızda kadınlara hep bir rol biçmişler. Güçsüz kadın profilleri vs… Şimdiye baktığımızda kadınlar o rollerden çıktı mı sizce? İlişkilerde, sözünü ettiğiniz toksik ilişkilerde evet hastalıklı bir hal alıyor ama artık bunu kadın sorgulamaya başladı mı?

En azından sorgulamaya başlayan bir çoğunluk zamanla oluşuyor diye düşünüyorum. Kadının kapasitesine ve dünyayı her açıdan güzelleştirme potansiyeline çok inanıyorum. Kitapta da Ayça karakteri üzerinden kadınların elini tutabilmeye gayret ettim, kadınları gerçekten çok seviyorum. Kalpleri açtıkça, acıları paylaştıkça, birbirimizi sarıp sarmalamayı öğrendikçe, bölünmeyip birleştikçe zor tünellerden çıkıp ışığa ilerleyeceğimize tamamen inanan birisiyim.

Biz bugün kadınların uğradığı şiddetlerden söz ediyoruz. Sadece fiziki değil duygusal şiddetin de nasıl tahribata yol açtığını ve iyileşemez hale geldiğini de biliyoruz. Bu noktada nasıl bir çıkış yolu önerirsiniz?

Çıkış yolu, destek almayı kabul etmekle başlıyor. Her an güçlü olamayız, her şeyle tek başımıza mücadele edemeyiz ve etmek zorunda da değiliz. İmkânımız elveriyorsa bize destek olabilecek çok kıymetli psikiyatristler ve psikologlar var. Travma konusunda uzmanlaşmış terapistler var. Destek almak, buna kendini açabilmek özsaygıdır, kimilerinin algıladığı şekilde bir zayıflık ya da kusurluluk kesinlikle değildir. Öz-farkındalığın, seçim yapabilmenin ve kendi sorumluluğunu alabilmenin insanı insan yapan çok kıymetli meziyetler olduğuna inanırım. Önceden de bahsettiğim üzere, evrensel ahlaktan nasibini alamamış karanlık bir anahtarı değiştiremeyiz. Ancak onunla uyumlu olan anahtar deliklerimizi dönüştürmek üzere seçim yapıp kendi sorumluluğumuzu alabiliriz.

Bu da galiba yan yana durarak olabilecek bir şey?

Birbirimize de daha fazla destek olmalıyız. Bana sosyal medyadan yazan tanımadığım kadınlarla işi gücü bırakıp uzun konuşmalar yaptığım olur. Bunu “bakın ben ne iyiyim” anlamında söylemiyorum, hayatın bu şekilde anlamlı hale geldiğine tamamen inandığım için söylüyorum. Frankl’a göre anlam, öz-aşkındalık halinde belirir. Öz-aşkındalık, kendi kısıtlı çıkar dünyamızı aşarak bir ötekine uzanabildiğimiz tutumdur. Örneğin özdeğer arıyorsak, birilerine de -kendi çıkarımızdan özgürleşmiş olarak- değerli hissettirme sorumluluğumuz olduğunu hatırlamak durumundayız. Basit bir gülümsemenin, bir selamın, birilerini görülmüş-duyulmuş-anlaşılmış hissettirebilmenin insanların hayatına nasıl ve ne boyutta etki edebildiğini deneyimlediğim çok örnek oldu. Biz neyi arıyorsak, hayata önce onu vermeliyiz diye inanıyorum. Kimliğimiz, hayattan aldıklarımızla değil, asıl hayata verdiklerimizle oluşur.

‘İYİLEŞMEK, ‘ZEHİRLENMEMEK’ ANLAMINA GELMİYOR’

Toplum olarak istismara açık hale geldik. Bunun da kriteri yok sanırım, mevki, para, statü ile ilgili değil. Peki, nasıl iyileşeceğiz, iyileştireceğiz?

Evet, istismara açık olmak hayattan aldığımız etiketlerle ilgili değil gerçekten. Nasıl ki bir zehir fiziksel bedenimize fiziksel özelliklerimizi pek ayırt etmeden etki edebiliyorsa, istismarın zehiri de zihinsel ve duygusal bedenimize bu tip etiketlerimize bakmadan etki edebiliyor. Açıkçası nice eğitimli, deneyimli insanın farkında olmadan, örneğin romantik ilişkisinde istismarın beşiğinde uyuyabildiğini gördüm. İyileşmek, “zehirlenmemek” anlamına gelmiyor. Çünkü bunun önünü alamayabiliriz, tamamen kontrol alanımızda değil. Ancak o zehirle ne yapacağımızı seçebiliriz. Kanımca “zehirden panzehir” üretebilmek şu hayata oldukça anlamlı bir katkıdır.

Kitabın örneğinden konuyu açıklayayım; Ayça karakteri istismara maruz kaldığı bir ilişkide zehirleniyor ve bunu fark edemiyor. Ancak bir noktada, önceden de altını çizdiğim şekilde buna kapıyı açan kendi iç dünyasındaki parçalar üstünde çalışarak öz-farkındalığını geliştiriyor. Sağladığı öz-farkındalıkla diğer insanlar bu tuzaklara düşmesin diye, ihtiyacı olanı istismar beşiğinden uyandırabilmek niyetiyle harekete geçiyor. Aslında maruz kaldığı çamurdan, yaşadığı ortama katkı sağlayabilecek bir heykel yapma sorumluluğunu alıyor, bunu seçiyor. Bir bakıma otantik varoluşunu da ortaya koyuyor, “Ben de yaralandım, iyileşme gayretindeyim ve yol aldım, gel beraber iyileşelim” mesajını veriyor. Az evvel açıklamaya çalıştığım öz-aşkındalık tutumunu da bu noktada görüyoruz. İşte bu şekilde, yaşanan trajik ilişkideki “anlam” ortaya çıkıyor. Ayça diğerlerine katkı sağlayarak, “Demek ki bu trajediyi boşuna yaşamadım,” diyebiliyor. İnanıyorum ki iyileşme ve iyileştirebilmenin yolu bu şekilde, anlamdan geçiyor.

İnsanlar birbirine “seni seviyorum” bile diyemiyor. Sevgisiz bir toplum mu yetişti?

Sevgisiz bir toplum “yetişti” diyemem çünkü sevgi meselemiz aynen bugün olduğu şekilde geçmişte de dile gelmiş. Mesela Erich Fromm, ‘Sevme Sanatı’ adlı eserinde bundan 65-70 yıl önce konuyu şahane ele almış: “Olgunlaşmamış sevgi, seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var, der.” “Olgunlaşmış sevgi, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum, der.”

Sevgi konusunda öncelikle sevgiden ne anladığımızı netleştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Acaba sevgi sandığımız, olgunlaşmamış sevgi -yani bağımlılık, güç arayışı, ihtiyaç karşılamak- olabilir mi? Böyle bakıyorsak ilişkide olduğumuz kişileri kaçınılmaz olarak nesneleştirir, objeleştirir, kendi ihtiyacımızı karşılamak ve çıkar dünyamıza hizmet etmek üzere tahsilatçılık yapıyor oluruz. Sevginin öylesine, hasbelkader sürükleneceğimiz herhangi bir duygu olmadığına; eylemsel boyutu da kapsayan yüce bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bir hayvanı seversiniz ve sevdiğiniz için ona bakım verirsiniz. Sevmenin kendisi bu noktada anlamın kendisidir, insanı hayata bağlayan halattır. “O hayvan ben onu sevdiğim için bana havlamayacak” demezsiniz. Yani kendi çıkar dünyanızı aştığınız, bir bebeği severken hissettiğiniz içinizden taşan o enerji gayet iyileştiricidir.

Buna benzer olarak, bundan yüz yıl öncesinin önemli düşünürlerinden Martin Buber de, ‘Ben ve Sen’ adlı eserinde insanın nesneleştirildiği ilişki biçimini “Ben-O” ilişkisi olarak tanımlamış. Bu tarz ilişkide insanın nesneye indirgenerek, amaca araç edilip kullanılmasından yani manipülasyondan çekinmeyen egoist bir ben anlayışından bahsetmiş. Buber, “Ben-Sen” olarak tanımladığı ilişki biçiminde ise insanın insanlığının görüldüğü, insanlık onurunun korunduğu ve birbirinin biricikliğine karşılıklı bir yönelimle doğan anlamı aktarmış. Kanımca hepimiz “ben-sen” ilişkisini, yani gerçek sevgiyi deneyimlemek istiyoruz ancak çoğunlukla gücün ve etiketlerin kriterleri peşinde dolaşıyoruz. Bunları sevgi diye tanımlıyoruz ve hayal kırıklıkları sonrası “sevgi acıtır” kararına geliyoruz. Oysaki sevgi değil, güç peşinde tutsak olduğumuz bağımlılık halidir canımızı yakan. Sevgi, iyileştirir.

Aslında biraz da seçimlerimizle ilgili hayat… Bu da öz-farkındalık bilincimizin gelişmesi…

Üç noktayı vurgulamak isterim. Birincisi, Soren Kierkegaard’ın çok sevdiğim bir sözü var. “Hayat sadece geriye doğru anlaşılır, fakat ileriye doğru yaşanmak zorundadır.” Bu sözün, hayattaki en mühim meselemizi bir cümlede çarpıcı şekilde özetlediğini düşünürüm. Bu gerçekle baş edebilmenin yolu kendini bilmekten, öz-farkındalık yolculuğuna çıkarak zorluklar karşısında tekamül edebilmekten, evrilmekten geçiyor.

Bir diğer vurgulamak istediğim şey, hayatın “değiştiremediğimiz” trajik deneyimleriyle ilgili. Viktor Frankl, “İnsan seçebilendir,” diyor. Gaz odasına dahi giderken, insanın halen bir seçiminin olduğundan, en azından “tutumunu” seçebileceğinden bahsediyor. Mesela belki de, başkalarına örnek olacak bir duruşla olayı karşılayacaksın… Bu da bir seçim. Neticede “Bu zorluk karşısında ben, kim olmayı seçiyorum?” sorusunu çok önemsiyorum. Her koşulda bir şekilde seçiminin olduğunu anımsayabilmek sanırım hayatla ve kendimle uzlaşabilme yolunda bana katkı sağlıyor.

Son olarak, gücü elde etmiş ve toplumsal olarak ideal etiketleri bünyesinde toplamış bir insanın “sevmeyi de illaki bildiğine dair” bir yanılsamamız olabiliyor ve bu sebeple yaralanabiliyoruz. Madalyalar almış olmak demek; kişinin evrensel ahlaka sadık olduğu, sevmeyi bildiği, vicdanlı olduğu ve insanlık onurunu gözettiği anlamına illaki gelmiyor. Bu konularda ayrı bir eğitime ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Her madalya sahibi bu özelliklerde olabilseydi, dünya muhakkak çok daha aydınlık olabilirdi.

Kaynak: DUVAR

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…