Aydın var, aydın yok – Ragıp Duran

Aydının hakikisi kriz zamanlarında, savaş dönemlerinde belli olur. Üç kuruş ya da bir ünvan için kendini satarsa okumuş-yazmış biri…

aman aydınlar kibritle oynamasın,
Çünkü beyler 
Fikir dünyasını bir başına bırakırsanız, beyler 
Görürsünüz ki hiç de parlak değildirler.
Bir başına kaldı mı bunlar
kendi kendilerine bir makam icat edip 
ve sözüm ona cömertçe
inşaat işçileri adına kendi kendilerini,
muazzam bir anıt gibi dikerler.
Tekrar edelim beyler
Fikir dünyasını yalnız bıraktığınızda 
Onlar yalan söyler
Muazzam bir şekilde.

Serge Reggianni

Selanik’de yayınlanan üç aylık felsefe, kültür, sanat dergisi Eneken’in (Çünkü) son sayısında Yorgo Giannopoulos’un 100 sayfalık önemli bir incelemesi çıktı. Yorgo, iğneyle kuzu kazıp, 1930-1940 yıllarında İtalyan faşizminin başta Selanik olmak üzere Yunanistan’daki aydınları nasıl ”kafa kola aldığını”, gazete ve dergilerde yayınlanan makaleler, anılar ve resmî belgelere dayanarak teşhir ediyor. İnceleme çok ilgi gördü. Gazeteciler, tarihçiler, aydınlar Eneken’de yayınlanan bu incelemenin önem ve değerini vurguladı.

Mesele, adı sanı bilinen, belirli bir popülaritesi olan üniversite hocası, yazar, gazeteci ve aydınların İtalyan faşizmine ideolojik olarak nasıl boyun eğdikleri. Faşistler, İtalya-Yunanistan Dostluk Derneği, İtalyan Kültür dergisi gibi araçlarla Yunan aydınlarına yazı yazdırmak, konferans verdirmek, ”inceleme gezilerine” götürmek gibi araçlarla işgal öncesi ve işgal döneminde Mussolini reklamı yaptırabilmiş. İşgali meşrulaştırmaya çalışmış. Bunu yaparken de Yunanistan’ın, Antik Yunan ya da Bizans miras ve geçmişi cazip bir av mezesi olarak sunulmuş. Kimi Yunanlı aydınların müzmin Osmanlı-Türk düşmanlığı da özel olarak suiistimal edilmiş. İtalyan tezlerini açık ya da dolaylı olarak savunanlara üniversitede kürsü, yerel yönetimlerde danışmanlık gibi armağanlar da sunulmuş.

Yorgo, resmî Yunan ve İtalyan belgeleri ile anılar ve gazete-dergilerde yayınlanan makaleleri kıyaslayınca bazı Yunanlı aydınların, İtalyan faşistleriyle açıkça işbirliği yaptıklarını gizlemek için yalana başvurduklarını bile saptamış. Mesela, işgal sonrasında yayınlanan anılarında bir edebiyatçı, ”Bana çok ısrar ettiler ama İtalyan dergisinde yazmadım” diyor. Oysa ki Yorgo o dönemin edebiyat-kültür dergisi görünümlü faşist yayınlarında adamın kendi adıyla yayınlanmış makalesini bulup çıkarmış.

Sağlam bir ideolojisi olmayan çok sayıda aydın, işgal öncesinde ve sırasında, kürsüsünü, mevkii ve makamını kaybetme korkusuyla yalpalamış. Komünistlerin başını çektiği Direniş hareketine tek tük de olsa katılan liberal, demokrat aydınlar da var. Ama önemli bir kesim faşist propagandaya açıkça alet olmuş.

Büyük devletlerle aydınlar arasındaki ilişkiler sorunlu. Lenin sonrası Sovyetler Birliği de bazı ülkelerde aydınları kendi saflarına çekmek için çeşitli etkinlikler düzenlemişti. Bağımsız bir aydının sosyalizme olan sempatisi nedeniyle Sovyet rejimiyle ilişkileri ilk başta normal görülebilir. Buna ”Eleştirel Destek” diyoruz. Ne var ki 56 Macaristan ve 68 Çekoslovakya işgallerinde, bu aydın hâlâ Moskova’yı savunuyorsa sorun var demektir. Bugün mesela Çin yanlıları, Pekin rejiminin Sinkiang’daki uygulamalarına hâlâ sessiz kalıyor ise, sorun ideolojik dayanışmanın (?) ötesinde çıkar ortaklığı alanına kaymış demektir.

Zordur aslında aydın olmak. Çok zor. Biz Gramsci (Organik Aydın), Sartre (Angaje aydın), Said, Bourdieu ve Chomsky’de (Kamu Aydını) okuduk nasıl aydın olunabileceğini. Öncelikle bir konuda uzman düzeyinde bilgi ve tecrübe sahibi olmak gerek. Üç gazete okuyana aydın denmiyor çünkü. İkinci olarak tüm bu öğrendiklerini, bildiklerini kamunun yararına/hizmetine vereceksin. İş İnsanları Derneği’nin, silah sanayiinin ya da hükümetin danışmanlığına soyunmayacaksın yani. Nihayet, her alanda iktidara karşı, ezilenlerin, azınlıkların, güçsüzlerin sesini yükseltme cesareti göstereceksin. Çünkü aydın, ajitasyonun ya da reklamın sözcüsü olamaz, gerçeği söyler.

Bizim geleneğimizde, Osmanlı döneminde münevverler, Padişahı ya da iktidarı doğrudan eleştirmezlerdi hiç. Onlar genelde Saray’ın müşavirlerini kınardı. Padişah’a satır arasından gönderilen mesaj açıktı: ”Sultanım senin çevrendeki adamlarda iş yok, onları def et beni al yanına!”.

Gelenek devam ediyor. Türkiye’de Tek Adam rejimi uzunca bir süredir HUKUK’u tamamen lağvetti. Son kayıtlara göre Türkiye’de 84 (Evet seksen dört!) Hukuk Fakültesi var. Duydunuz mu hiçbir Hukuk Fakültesi Dekanının çıkıp da kendi mesleğinin, alanının yakılıp yıkılmasından şikâyet ettiğini? Hukuku savunduğunu? Hak ihlallerine karşı çıktığını? Bir elin parmak sayısını geçemeyen hukuk hocalarımızı saymıyorum, çünkü onlar da zaten ya Barış Akademisyeni oldukları için ya da KHK ile görevinden uzaklaştırıldı.

Yunanlı aydınlar, işgal ya da direniş döneminde saf tutmak zorunda kalmışlar. Çünkü kutuplaşma yoğunlaşınca, ya İstibdat ya Ölüm ikilemi ile karşılaşınca mecburen bir cepheye geçmek zorunda kalmışlar.

Yorgo’nun incelemesi, aradan 90 yıl geçmesine rağmen bu dönemle bir yüzleşme, bir hesaplaşma. O günkü yalanları açığa çıkarma. Gerçek yerini bulsun diye. Bundan sonra kimse bu tür sahtekârlıklara başvurmasın diye. Bundan sonra kimse boyun eğmesin diye. Aydın diye dolaşanların aslında faşizme hizmet ettiklerinin tescil edilmesi…

Restorasyon döneminde (Daha genciz, göreceğiz o günleri…), tabii ki Stalin mahkemeleri kurulmayacak. Ama hukuk fakülteleri, ama adliyeler, ama Barolar yani meslek örgütleri, meslek yapıları bağımsız uzmanların ve mağdurların da katkısıyla, çok sayıda hâkime, savcıya ve hukuk profesörüne yanıtlaması güç sorular soracak:

– Siz bu Gezi İddianamesi’ni hangi saiklerle kaleme aldınız? Size kim nasıl bir tavsiyede bulundu?

– Üç gün önce tahliyesini talep ettiğiniz bu sanığı son duruşmada neden yeniden tutukladınız?

– Siz bunca süre bu tutuklu hakkında neden iddianame hazırlamadınız? Engel olan var mıydı?

– Fakülteniz Afrin Harekâtı konusunda bir bildiri yayınladı da Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının olumsuzluğunu teşhir eden bir bildiri önerisini neden ve nasıl reddettiniz?

– Somut hiçbir suç delili olmadığı halde bu yazar ve gazetecilerin her duruşmasında tahliye edilmelerini neden reddettiniz?

– Savcının hakkında ağırlaştırılmış müebbet istediği sanığı, ayrıca Cumhurbaşkanı’nın ”Ben burada oldukça bu adamı salamazsınız” dediği sanığı neden ve nasıl serbest bıraktınız?

– Bir siyasi parti liderini, hakkında hiçbir suç delili olmadığı halde nasıl bu kadar uzun süre tutuklu tutabildiniz?

– Anayasa ve İdare Hukuk derslerinizde öğrencilerinize neden bu iki alandaki hukuk dışı ve gayrimeşru uygulamaları anlatmadınız? Bu konuda size yöneltilen soruları neden yanıtsız bıraktınız?

– İktidarın isteği üzerine, üstelik herkesten gizli tutarak, ”Hukuki mütalaa” adı altında hükümetin hukuk dışı edimlerini nasıl ve neden yasal ve meşru işlemler olarak sundunuz?

Sorular tabii ki yukarıdaki gibi genel ve muğlak olmayacak. Her hükmün, her iddianamenin somut ayrıntılı hesabı sorulacak.

Aydınların vakfı, derneği, ”meslek örgütü” var mıdır bilmiyorum. Ama onlara da sorulacak çok soru var. Çünkü bir aydın, bağımsız, özgür ve eleştirel konumundan ayrılıp iktidarın destekçisi pozisyona düştüğü an, aydın niteliğini kaybeder. Sıfatı, ünvanı, geçmişi ne olursa olsun…

Bunca haksızlık, bunca bozukluk, bunca ahlaksızlık bugüne kadar birçok şeyin hesabı sorulmadığı için başımıza gelmiş olmasın? İstiklal Mahkemeleri’nin hesabı sorulmuş olsaydı Ergenekon duruşmaları olur muydu acaba?

İntikam peşinde değil kimse. Ama yüzleşmeden, hesap vermeden de rayına oturmaz hiçbir tren.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir