Avukatlar anlattı: LGBTİ+ toplumu yargı tacizi kıskacında

Uluslararası Homofobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü’nde Türkiye’den LGBTİ+ hak ihlalleri tablosu: Yaratıcı eylemler cezalandırılmak isteniyor, iddianameler absürt.

Dünya Sağlık Örgütü 17 Mayıs 1990’da eşcinselliği “hastalıklar” listesinden çıkardı.

Bu nedenle de 17 Mayıs günü, 2004’ten beri dünyada, 2006’dan beri ise Türkiye’de Uluslararası Homofobi, Bifobi, Transfobi ve İnterfobi Karşıtı Gün olarak kutlanıyor.

Peki, LGBTİ+ toplumu özellikle sağ muhafazakar iktidarların yönetimindeki ülkelerde, ne gibi sorunlar yaşıyor?

Siyasi “nefret” yayan, “ayrımcı” söylemleri, yargıda LGBTİ+ toplumu karşıtı davalarda bir karşılık buluyor mu?

Sosyal Politika Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği’nden (SPoD) Umut Rojda Yıldırım ve Ankara Barosu LGBTİQ+ Hakları Merkezi Başkan yardımcısı Abdullah Ikbal Arslanbaş bianet’e anlattı.

Yıldırım: Hakimlerden tek beklentimiz hukuka uygun karar vermeleri

Sizce, onur yürüyüşlerine yönelik davaların anlamı ne?

 Onur Yürüyüşlerine yönelik davaların bence en büyük anlamı aslında hem LGBTİ+’ların hem de kamuoyunun gözünde bu yürüyüşü kriminalize etme çabasından başka bir şey değil. Çünkü bu davalar hukuki olarak dayanakları olmayan, politik motivasyonlu davalar.

Bu yüzden belki de 2015’ten beri süregelen devlet politikasıyla eşzamanlı olarak hiç o çoşkulu yürüyüşler yaşanmamış, İstiklal Caddesinde yüzbinler toplanmamış, Türkiye’nin çeşitli illerinde Onur Yürüyüşleri düzenlenmemişcesine o hafızayı silerek bir mesaj verme çabasından ibaret bu hareketler.

“Anayasal haklar yargı eliyle baskılanmak isteniyor”

Bu davalardaki iddianameler en çok hangi konularda oluyor?

Bu davalarda zaten ortak suçlama konusu 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet.

Burada genelde en sık karşılaştığımız suçlama Kanunun 32/1 maddesi yani Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşlerine katılanlar, ihtara ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar ederlerse, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 

Ama bu sene bir ilk olarak Eskişehir 1. Onur Yürüyüşü’ne katılanlar hakkında düzenlenen iddianamede aynı Kanun’un 33/b maddesi yani Yasadışı örgüt ve topluluklara ait amblem ve işaret taşıyarak veya bu işaret ve amblemleri üzerinde bulunduran üniformayı andırır giysiler giyerek katılanlar ile kanunların suç saydığı nitelik taşıyan afiş, pankart, döviz, resim, levha, araç ve gereçler taş ıyarak veya bu nitelikte sloganlar söyleyerek veya ses cihazları ile yayınlayarak katılanlar altı aydan üç yıla kadar,hapis cezası ile cezalandırılırlar. 

Burada da sanıyorum ki Onur yürüyüşü tarihinde ilk kez bir yargılamada savcılık tarafından LGBTİ+’lara ait bayraklar, flamalar vs. yasadışı örgütlere ait amblemlerden sayıldı. Siyasi iktidarın bunu söylemesine çok alıştık artık ama yargının bu kadar açıkça bunu söylemekten geri durmaması çok korkutucu.

Bu yargılama tabiiki beraatle sonuçlandı ancak o iddianamenin devamının gelebileceğini öngörmek hiç de zor değil.

LGBTİ+ toplumu üzerinde bir baskı unsuru oluşturuyor mu?

Tabii ki oluşturuyor, ilk soruda dediğim gibi bu bir yargı tacizi aslında. Anayasal bir hakkın ve aynı zamanda bir varoluşun yargı eliyle baskılanmasına ve herkese bir mesaj vermekten ibaret.

Ama bu yargılamalar aynı zamanda bize meşruluğumuzun da ne kadar yüksek olduğunu hatırlatıyor bence.

LGBTİ+’ların üzerindeki baskı mekanizmalarından sadece biri bu, bir bütün olarak devlet ve politikları zaten bu baskı unsurunun tamamı. Bu davalarda bundan ayrı değil.

Davalarda genel olarak mahkeme heyetlerinin tavırları nasıl oluyor? Gözlemlerinizi aktarır mısınız?

Mahkemelerde hakim ve savcıların genel olarak Onur Yürüyüşleri ve LGBTİ+’lara dair pratik bilgilerinin olduğunu düşünmüyorum.

Hatta bir noktada hayatlarında hiç bir yürüyüşe katılmamış olduklarını dahi düşünerek kişisel olarak bir bilgi sahibi olmalarını da beklemiyorum.

Ama mesleki olarak, hukuki olarak eğer bir savcılık Onur Yürüyüşünün kanuna aykırı olduğunu iddia edecekse, bu yürüyüşün tarihçesini anlamını en azından araştırmalı ve bunu bir şekilde kendince yorumlamalıdır ki biz de karşı argümanlarımızı sunabilelim. Ama biz iddianamelerde bununla bile karşılaşmıyoruz.

Tabii bu davalarda yargılananlar çoğunlukla LGBTİ+’lar, feministler, aktivistler de olduğu için zaman zaman bu trajikomik halimiz duruşma salonundaki lubunyalıklarla yüzümüzü güldürüyor. Hakim, savcıların tavırlarından çok zaten orada bulunmamızın kendisi her an hak ihlaliyken bu konuda beklentimiz hukuka uygun kararlar vermeleri sadece.

Çünkü bunlar yapılıyor olsa ne onur yürüyüşleri yasaklanabilir, ne savcılıklar o iddianameleri yazabilir ne de hakimler o yargılamalarla hem bizim hem LGBTİ+’ların hem de kendilerinin vakitlerinden harcayabilir.

Türkiye’de yasallarda sıkıntı yok uygulama ve pratik sahada önyargılar ve ayrımcılık var demek doğru bir cümle olur mu?

Türkiye hem iç hukuku hem de uluslararası hukukta taraf olduğu sözleşmeler kapsamında eğer LGBTİ+’lara dair ayrımcı ve nefret politikalarını ortadan kaldırmak isterse buna şu andan itibaren başlayabilir. Sorun, bunun siyasi olarak istenmemesi.

Türkiye’de hukuk uygulayıcıları da karar alıcılar da maalesef siyasetten bağımsız bir noktada dur(a)madıkları için evet pratik olarak ayrımcılığın ve bunun beslediği önyargının önünü açıyorlar hatta kimi zaman da kararlarıyla buna zemin oluşturuyorlar. Onur yürüyüşü yargılamaları da buradan farklı bir yerde değil.

Tabii sadece bu da değil, Onur yürüyüşünün engellenmesi, yasaklanması ve hatta yargılanması kamusal olarak LGBTİ+’lara dair en görünür ayrımcılık ve nefret politikalarından biri olsa da işsizlik, barınma, sağlığa erişim, eşit yurttaşlık, adalete erişim gibi sayabileceğimiz her alanda bunun binlerce tezahürü var.

Son olarak eklemek istedikleriniz nelerdir?

Son olarak şunu söyleyebilirim Onur Yürüyüşleri yasaklanamaz, yargılanamaz. Varlığımız meşrudur ve çok da güzeldir.

Eşit yurttaşlık bir gün bu topraklardaki herkes gibi LGBTİ+’lar için de gelecek.

 

Arslanbaş: “Kısıtlamalar absürt”

LGBTİ+ toplumuna yönelik yargı tacizinin sizce yetkililerin açıklaması ile bir bağlantısı var mı?

LGBTİ+ların, bu şekilde gruplanmadan önce cinsel yönelimi, cinsiyet kimliği, cinsiyet karakteristiği vb. dolayısıyla toplumun norm dışı olarak gördüğü kişilerin uzun süredir çok katmanlı ayrımcılıklara maruz kaldıklarını biliyoruz.

Bu ayrımcılık silsilelerinden sadece yargı tacizinin sadece bu ülkedeki yansımaları bile on yıllarla ifade edilebilecek bir tarihe işaret ediyor.

Bu konuda toplumun ve devletin çok kabaca önce LGBTİ+ları görmezden gelmeye çalıştığını, hareketin baskısı ve zamanın ruhu dolayısıyla bunu yapamaz noktaya geldiğinde ise doğrudan bu varoluşların kendisini hedef aldığını ve kriminalize etmeye çalıştığını görüyoruz.

Siyasal sistemde denge ve denetleme mekanizmalarının erimesi, hukuk devletinin en temel ilkelerinden giderek uzaklaşılması, toplumsal muhalefetin sindirilmeye çabalanması sonucu bugün tamamen araçsal şekilde yönetilebilen ve LGBTİ+’lara karşı kullanılabilen bir yargı aygıtı var.

Temel hak ve özgürlüklere ya da kanunlara göre değil de siyasilerin ağzından çıkan konjonktürel söylemlere göre yönetilen devlet aygıtı ve bunun bir parçası olan yargı mekanizmaları giderek daha agresif ve tutarsız şekilde LGBTİ+’ları baskılamak için kullanılıyor.

Tam da bu yüzden tarihi baskılarla ve baskılara karşı mücadelelerle örülmüş olan LGBTİ+’lar artık piknik yasağı (son İstanbul onur haftasında müdahale edilen piknik etkinliği), spor yapma yasağı (queer olympix yasakları), ağzını açma yasağı (onur yürüyüşünde kolluğun ağzını açanı alın söylemi), veya doğrudan gökkuşağı bayrağının yasadışı sembol sayılması (Eskişehir onur yürüyüşü davasında savcılık iddianamesinde bayrağın böyle nitelendirilmesi) gibi absürt kısıtlama çabalarıyla karşı karşıya.

Dolayısıyla siyasal iktidarın temsilcilerin küçük siyasi hesaplarına LGBTİ+’ları meze yapma çabaları yargı tarafından talimat olarak algılanıyor ve yaşanan yargı tacizi nicelik ve nitelik olarak ağırlaşıyor.

İddianamelerden detaylar

En çok hangi konularda iddianameler düzenleniyor?

Doğrudan LGBTİ+ hareketi hedef alan ve yargı tacizi sayılabilecek iddianamelerin onur yürüyüşlerine karşı açılan davalarda düzenlendiğini söyleyebiliriz.

Örneğin geçen sene ilk kez organize edilen Eskişehir onur yürüyüşü doğrudan bir yargılama pratiğine maruz kaldı, dolayısıyla bu şehir özelinde (çocuklara yönelik davaların ayrılması dolayısıyla) düzenlenen iddianamelerin yürüyüş sayısından bile fazla olduğu söylenebilir. Benzer şekilde altı senedir yasaklanmaya çalışılan İstanbul onur yürüyüşü geçen sene tam altı farklı iddianamenin/dosyanın konusu haline geldi.

Aynı şekilde İzmirde de onur yürüyüşleri iddianamelerle kriminalize edilmeye çalışılıyor.

Onur yürüyüşleri dışında da LGBTİ+ların özellikle örgütlü şekilde toplumsal mücadelelerde yer almaları iktidar ve onun güdümündeki yargı organları tarafından cezalandırılmaya çalışılıyor.

Bu konuda Boğaziçi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübünden aktivistlerin istiklal marşı davası denen yargılamaya maruz kalması, Boğaziçi eylemlerinde gökkuşağı bayrağı taşıyanlar hakkında bu sebeple iddianame düzenlenmesi, Büyük Kadın Mitinginde gözaltına alınan Kürt trans kadınlara adli kontrol uygulanması ve para cezası verilmesi gibi örnekler verilebilir. Yani LGBTİ+ hareket özellikle hak mücadelesi için alanlarda olduğunda ceza yargılamasının konusu haline getiriliyor.

“Yaratıcı eylemleri cezalandırmak istiyorlar”

Bu iddianamelerde ne gibi çelişkiler var?

Bu iddianamelerin zaten en temelde savcılıkça yürütülen bağımsız soruşturma sonucu düzenlenen metinler olmaktan çok kolluğun fezlekelerinin kopyalarından oluştuğunu, ciddi özensizlikler içerdiğini, ve isnat edilen suçlarla yargılananlar arasında ilişkilendirme içermediğini söyleyebiliriz.

Adeta neresinden tutsak elimizde kalan bu iddianamelerin eksiklikleri konusunda onlarca argüman sayılabilir ancak en temel sorunun LGBTİ+ hareketinin doğrudan varoluşunun engellenmesi sonucunu doğuran yasakları tanımayan aktivistlerin cezalandırılmalarına yönelik olmaları ve kolluğun kötü muamele ve işkencelerini değil LGBTİ+ların şiddetsiz ve yaratıcı eylemlerini cezalandırma amacı gütmeleri olduğu söylenebilir.

Yargı tacizine karşı Avrupa’dan bir ses çıkıyor mu?

Uluslararası toplumun bu konuda LGBTİ+ların yanında olduğunu söylemek mümkün ancak bunun yeterince güçlü olmadığı ve özellikle yargı tacizinin ayrı bir konu başlığı olarak ele alınmadığı da ortada.

“En temel hakkım için orada olacağım”

Türkiye LGBTİ+ hareketi genel olarak sizce bu yargı tacizlerinden nasıl etkileniyor?

Doğal olarak yaşanabilecek bireysel motivasyon kayıpları ve yorgunluklar bir kenara bırakıldığında hareketin ve aktivistlerin bütün bu süreçlerden yenilenmiş bir iradeyle çıktığını ve dayanışmanın etkisini hissettiğini söylemek mümkün diye düşünüyorum.

Sanırım bunun en temel göstergelerinden biri onur yürüyüşüne katılmaktan yargılanan LGBTİ+ aktivistlerin mahkemelerde evet oradaydım ve bu sene de en temel haklarım için orada olacağım demeleri.

Elbette bunlara karşı nasıl karşı koyuyorlar, sizin gözlemleriniz neler?

Bütün bu yargı tacizi örneklerinden yılmayan aktivistlerin bunu başarabilmesinde topluluk içindeki dayanışma pratiklerinin ve hareketin giderek artan biçimde öznelerin esenliğine odaklanmasının etkisi olduğunu düşünüyorum.

Son olarak ne eklemek istersiniz?

LGBTİ+ların yargıyla etkileşimleri aslında çok farklı dinamikler üzerinden anlatılarak ancak ortaya konabilecek bir başlık.

Yargılama pratiğini yöneten aktörler olan hakim ve savcıların tutumları ve bu pozisyonlara gelme süreçleri, LGBTİ+ avukatların doğrudan kendilerinin yaşadığı ayrımcılıklar, baroların LGBTİ+ hakları merkez ve komisyonlarının önlerine konan engeller, LGBTİ+lara yapılan ayrımcılıklara karşı cezasızlık politikası güdülmesi gibi birçok başlık var irdelenmesi gereken.

Kaynak: Bianet – Evrim Kepenek

 

İlginizi çekebilir