Avrupa bizi neden kaybetmek istemez? (1) – Mustafa Durmuş

Türkiye’deki gibi ciddi bir finansal kriz ABD, Japonya gibi merkez ülkelerden ve yükselen ekonomiler diye tabir edilen Çin, Hindistan ya da Rusya gibi ülkelerden ziyade, Avrupa’yı etkiler. Ayrıca Türkiye’nin NATO’nun önemli unsurlarından biri olması da AB’nin bu krize bir çözüm bulmasını gerektiriyor

Almanya Maliye Bakanlığı birkaç gün önce açıkladığı aylık raporunda “Türk lirasındaki değer kaybının Alman ekonomisi için risk oluşturduğunu” ileri sürdü. İktidar ortağı Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) lideri Nahles de bir röportajında “Almanya’nın Türkiye’ye yardım etmesi gerektiğini” çünkü “Türkiye’nin ekonomik olarak istikrar içinde olmasının ve kur türbülanslarının durdurulmasının herkesin faydasına” olduğunu söyledi.[1]

Almanya, Türkiye’deki ikinci en büyük yabancı yatırımcı ülke. Türkiye’nin aldığı dış kredilerinin yüzde 11’ini Alman bankaları sağlıyor. Bu bankalar, ülkeye verilen krediler açısından ikinci sırada yer alıyorlar.[2]

Almanya zor durumdaki ülkelere yardım eden bir yardım meleği olmadığına göre bu sözleri ona ettiren başka faktörler olmalı. Ama bizim medyamız işi her zamanki gibi kestirmeden çözdü ve bu gelişmeyi Türkiye’nin önemini gören Avrupa’nın, ülkeye gerekli mali kaynağı vermek için sıraya girdiği biçiminde sunarak, bunu bir kez daha “yüksek başarımıza” bağladı.

İşin aslını biz söyleyelim. Türkiye’deki gibi ciddi bir finansal kriz ABD, Japonya gibi merkez ülkelerden ve yükselen ekonomiler diye tabir edilen Çin, Hindistan ya da Rusya gibi ülkelerden ziyade, Avrupa’yı etkiler. Ayrıca Türkiye’nin NATO’nun önemli unsurlarından biri olması da Avrupa Birliği’nin (AB) bu krize bir çözüm bulmasını gerektiriyor.

Fazlayı Avrupa, açığı biz veriyoruz

(i) Ekonomik ilişkilerle ve Avrupa’nın Türkiye ile olan dış ticaretiyle başlayalım. Bu ticarette fazla veren taraf Avrupa ülkeleri, açık veren taraf ise Türkiye. Yani Türkiye Avrupa’ya sattığından çok daha fazlasını Avrupa’dan satın alıyor. Örnek olarak[3], 19 AB ülkesi geçen yıl Türkiye’ye 63 milyar dolarlık ihracat yaptı. Türkiye krize girerse bu ihracatlar da riske girer.

Avrupalı bankaların Türkiye’de riskleri yüksek

(ii) Keza sermaye hareketleri ya da daha basitçe bankacılık üzerinden verilen krediler veya banka evlilikleri açısından da Avrupa ülkeleri Türkiye’deki bankacılık sistemi içinde en büyük paya sahipler.

Dolayısıyla da döviz krizi ile başlayıp, borç krizi ile devam eden bir finansal kriz, yerli şirketler dövizli borçlarını ödeyemediklerinde bankacılık sektörünün krizi haline gelir. Bundan da öncelikle Avrupalı finans kapital zarar görür, zira ülkedeki yatırımları ve riskleri oldukça yüksek. (Benzer bir durum 2010 Yunanistan krizi sırasında da ortaya çıkmıştı.)

Nitekim Ağustos başından bu yana lirada yaşanan hızlı düşüş doğallıkla Avrupa Merkez Bankası’nı (ECB) endişelendirdi. Zira Avro Bölgesi bankalarının Türkiye’ye açmış oldukları avro cinsinden ciddi miktarlara ulaşan krediler var. Öyle ki bu krediler Türk bankacılık sektörünün toplam varlıklarının yaklaşık olarak yüzde 40’ına denk düşüyor. Banka bu borçların tamamının hedge edilmediğini (sigortalanmadığını) düşünüyor. Bu kredilerin dağıtıldığı sektörlerdeki yerli şirketler ise bilindiği gibi ciddi geri ödeme sıkıntısı içindeler. Onlar bu kredileri geri ödemediğinde Türkiye’deki bankalar ve sonrasında da bu bankaları fonlayan Avrupalı bankalar sıkıntıya girecektir.

Böylece döviz krizi biçiminde kendini gösteren finansal kriz borç krizine, o da bankacılık krizine neden olabilecek ve Türkiye’de kredi riski en yüksek olan yabancı kreditörleri, bankaları vurabilecektir.

Topun ağzındakiler

Bu bankaların durumlarına daha yakından bakalım.

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) Türkiye’deki yatırımların en büyük yabancı ortağı konumunda. Öyle ki 2009 yılından bu yana 10,8 milyar avroluk yatırım yapmış. Bu yatırımların yüzde 96’sı ise özel sektör firmalarıyla ortaklık biçiminde yapılmış.[4]

En riskli konumdaki kreditörler İspanyollar. Bunların bir borç geri ödeme krizi (temerrüt) durumunda karşı karşıya kalacakları zararın 80 milyar avroyu, Fransızların 40 milyar avroyu ve İtalyanların ise 18 milyar avroyu bulması bekleniyor. Yani toplamda 135 milyar avroluk bir riskten söz ediliyor. Bunlar içinde en büyük risk İspanyol bankası BBVA’ya ait.

Nitekim liradaki bu düşüşlerin ardından bu bankaların hisselerinin borsalardaki değerleri düştü. Sırasıyla İtalyan Unicredit yüzde 5,1; Fransız BNP Paribas yüzde 3,4; Alman Deutsche Bank yüzde 4,2 ve Hollandalı ING yüzde 4,5 değer kaybetti.

Bunların içinde BBVA’nın zararı en yüksekte. Zira İspanya’nın ikinci en büyük bankası olan bu banka Türkiye’nin en fazla kredi sağlayan üçüncü bankası konumunda olan Garanti Bankası’nın neredeyse yarı hissesine sahip. Türkiye’den sağladığı gelirler BBVA’nın toplam gelirlerinin yaklaşık yüzde 15’ine erişiyor. Ancak Garanti Bankası’nın hisseleri bir yılda yüzde 40 ve bir günde yüzde 6,9 puan düştü. Yani BBVA hali hazırda ciddi bir zarara girmiş durumda. Bankanın şu ana kadar ki zararı 3,7 milyar avroyu buldu.[5]

Benzer bir biçimde Yapı Kredi Bankası’nın (YKB) yüzde 41’ine sahip bulunan Unicredit’in Türkiye’de 2,5 milyar avroluk yatırımı var. Son gelişmelerle bu bankanın YKB’deki hisselerinin değeri 1,15 milyar avroya kadar düştü. Öngörülen bu zararlar gerçekleşirse BBVA maddi varlığının yüzde 13’ünü, ING yüzde 9’unu, Unicredit yüzde 8’ini ve BNP Paribas yüzde 3’ünü kaybedecek.[6]

Krediler açısından ise, BBVA toplam kredilerinin yüzde 13’ünü, Uni Credit yüzde 6’sını ve BNP Paribas yüzde 2’sini Türkiye bankacılık sistemine vermiş durumda.[7]

Türkiye’de takipteki ve yapılandırma altındaki kredilerin miktarının 200 milyar lirayı bulduğu ileri sürülüyor. Kamu borç stokunun da garantiler ve Kamu Özel İşbirliği projelerinden doğan koşullu yükümlülükler dâhil edildiğinde yüzde 46’ları bulduğu, bu nedenle de devletin batma riski içindeki özel bankalara vereceği desteğin de sınırlı olacağı dikkate alındığında, yabancı bankaların riskinin hayli yüksek olduğu görülür.

Türkiye’deki borç krizi küresel borç krizine dönüşebilir

(iii) Türkiye’de finansal krizin diğer yükselen ekonomileri etkilememesi, küreselleşmenin (hem fiziki mal hem de para sermaye açısından) bu denli yüksek düzeyde olduğu bir dönemde mümkün değil. Türkiye’deki borç krizi, yayılma etkisi ile 1997-98 Asya krizi benzeri bir yeni finansal krizi tetikleyebilir. Böyle bir gelişme dünya hasılasının üç katından fazla bir borç stokunun olduğu kapitalist dünyada küresel bir borç krizinin önünü açabilir.

Artan mülteci ve göçmen dalgası statükoyu sarsabilir

(iv) AB’nin, son varış yeri olarak Avrupa’ya ulaşmaya çalışan Suriyeli göçmenler ve mültecileri durdurmak için Türkiye’ye ihtiyacı var. Özellikle de Suriye’nin İdlip’e yaptığı son saldırıların Türkiye’ye doğru mülteci akınını artıracağı kesin.

Ayrıca ülkede bu yılın ikinci yarısından itibaren beklenen ekonomik daralma ve sonrasında oluşacak derin ekonomik durgunluk ve beraberinde artan baskılar da bir kısım yurttaşın AB’ye göç etmek istemesi ile sonuçlanabilir. Bu durum Avrupa’daki marjinal aşırı sağcı partileri güçlendirir ki bu da gelecek yıl seçimlere hazırlanan statükocu merkez partileri rahatsız eder. Bu nedenle bu tür göçleri önleyebilmek için de Avrupa (istemese de), Türkiye’deki krizin neden olduğu yangını söndürmeye dönük bir mali yardım programını destekleyecektir.

Mali yardım: Kim verecek, nasıl olacak?

Ortadaki özellikle de yüksek düzeydeki kısa vadeli dış borçlar ve giderek yükselen döviz kuru gerçeği karşısında Türkiye’nin büyük bir dış mali destek olmaksızın bu krizi aşabilmesi mümkün görünmüyor.

Bu desteği kim ya da kimler sağlayacak ya da Türkiye kimlere başvuracaktır? Bu konudaki en somut adım Katar tarafından atıldı ama bir IMF kurtarma paketinin hala gündemde olmasının yanı sıra, hükümetin böyle bir destek için Rusya ve Çin ile görüşmeleri de sürüyor.

Katar ile yapılan anlaşma (medya tarafından öyle söylense de) gerçek anlamda bir yardım anlaşması değil. İşin gerçeği (özellikle de günümüzde) böyle hiçbir mali destek karşılıksız yardım biçiminde verilmez. Karşılıksız yardım biçimindeki enternasyonalist bir dayanışma, teorik olarak ancak emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin ve emek sömürüsünün olmadığı, sınırların ortadan kalktığı bir dünyada var olabilir.

Katar ne katar?

Nitekim Katar ile yapılan anlaşma gereği Katar’dan kullanılacak ilk 3 milyar dolar için, Türkiye’nin faiz takasında daha yüksek bir faiz ödeyeceği ortaya çıktı ki 15 milyar doların tamamı nakit gelse dahi, bu 180 milyar dolarlık kısa vadeli özel sektör borcunun onda birini dahi karşılamaya dahi yetmez. Katar yardımı kısa süreli bir nefes aldırabilirse de ülke ekonomisinin yapısal sorunlarının çözülmesine yardımcı olamaz.

Ayrıca Katar yardımı ABD-Türkiye jeopolitik ortaklığını çatlatabilir, bunun da uluslararası finans kapitali, Batılı emperyalist devletleri ve Suudi Arabistan gibi bölgedeki diğer güçleri endişelendirebilecek politik sonuçları olabilir.

Rusya: Ayı ile oyun olmaz!

Türkiye mali destek için Rusya’ya başvurabilir ki bu ülke Türkiye’nin NATO’dan kopmasını ister. NATO’nun parçalanmasıyla sonuçlanabilecek bir gelişmeden mutlu olabilir. Keza Rusya, Avrupa’ya Türkiye üzerinden geçecek doğalgaz boru hattını ve doğalgaz naklini çok önemsiyor. Zira Rusya’nın en önemli döviz geliri petrol ve doğalgazdan sağlanıyor. Türkiye’ye doğalgaz hattından franchise vererek Türkiye’nin döviz elde etmesini sağlayabilir. Ayrıca Türkiye’ye kredili silah verebilir, çünkü göreli olarak ihracatta üstün olduğu alanlardan biri de silah sanayi. Ancak kendi ekonomisinin içinde bulunduğu durumun pek de parlak olmaması Türkiye’ye vereceği desteğin çok kısıtlı olmasıyla sonuçlanacaktır.

Çin: Denize düşen yılana sarılır

Hükümet son günlerde bir yandan Çin ile ikili görüşmeleri hızlandırırken, diğer yandan çıkartacağı “Panda Tahvilleri” aracılığıyla Çin’den borçlanabileceği mesajını verdi.

Gerçekte Çin bu seçenekler arasında ekonomik ve politik olarak en güçlü olanlardan biri. Her ne kadar Uygur Türkleri konusunda Türkiye’nin şu ana kadar takındığı sert eleştirel tutum işbirliği için engel gibi gözükse de, Türkiye’nin içine düştüğü pragmatizm ve Çin’in kendi stratejik hedefleri böyle bir işbirliğinin gerçekleşebileceğine izin verebilir.

Öncelikle, Çin devasa askeri gücünü içerde ve dışarda yaptığı büyük çaplı altyapı ve inşaat yatırımlarıyla kalıcı hale getirmek ve sistemde emperyalist bir güç olarak ortaya çıkmak istiyor. Mili gelirinin yüzde 50’sini aşan bir oranda bir tasarruf fazlası var. Bunu da kâr oranlarını ve sermaye birikimini düşürmemek için dışarıda değerlendirmek istiyor.

Yani Çin hem iktisadi, hem de siyasal ve jeopolitik nedenlerden dolayı dışarıya yayılmak zorunda. Bu nedenle de bir süre önce başlattığı büyük ölçekli “Kuşak ve Yol Projesi”ni hızlandırmak, bunu aynı zamanda Asya ülkelerinin ötesine taşıyarak (Avrupa’ya doğru da yayarak) eski İpek Yolu’nu yeniden canlandırmak istiyor.

İşte Çin bu projede Türkiye’yi bir yere koymuş olabilir. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkenin limanları ve bunlar arasındaki demiryolu bağlantıları, lojistik ana bağlantı merkezlerinin oluşturulması Çin’in peşinde olduğu projeler (2010 krizi sonrasında Yunanistan’ın Pire Limanı’nı satın aldığı unutulmamalı). Ayrıca Türkiye’de, kendi imal ettiği konteyner parçalarının yerli ortaklarla montajını tamamlayıp Avrupa ve diğer merkezlere satmak niyetinde. Bu nedenle de bir analist bu gelişmeyi Çin’in Türkiye’yi pazarda en ucuz fiyattan satın alması olarak yorumluyor.[8]

Bundan Çin sermayesinin olduğu gibi, onlarla işbirliği yapacak yine seçilmiş olacağı tahmin edilen Türk sermaye gruplarının büyük çıkarlar elde edeceğine kuşku yok. 1950’lerden sonra ülkede nasıl ABD sermayesinin yerli işbirlikçisi olan gruplar mevcut olmuşsa, aynı biçimde kapitalizmin bu işleyiş mantığı içinde yeni patronla da mevcutlar ya da yenileri işbirliği yaparlar.

Böyle bir işbirliğinin ülke emekçilerine ne kazandıracağı ise geçmiştekilerin ne kazandırdıklarına (ya da kaybettirdiklerine) bakılarak açıklanabilir. Ayrıca Türkiye ve Pakistan dâhil, “Kuşak ve Yol Projesi” üzerindeki ülkeler, tıpkı Sri Lanka gibi, Çin’in kontrol edeceği bir borç tuzağına düşebilir ve bütün altyapının kontrolünü Çin’e bırakmak durumunda kalabilirler.

Bu da son 15 yıldır dışarıdan sağlanan bol yabancı kaynak ile üretimde yeterli bir artış sağlamadan yüksek kâr ve rant sağlayan inşaat, emlak ve alt yapı projeleri gibi projelerle ekonomiyi yüksek oranda büyütürken, inanılmaz bir dış borç stoku yaratarak ülke ekonomisini bir borç krizinin eşiğine getiren bir stratejiden hala ders alınmadığını ve yeni kreditörlerle bu stratejinin kaldığı yerden devam ettirileceğini gösterir.

Devam edecek…

Dipnotlar:

[1] Deutsche Welle Türkçe, “Türkiye’ye yardım önerisine koşullu destek”, 20 Ağustos 2018.

[2] Birgit Jennen, Nikos Chrysoloras ve Steven Arons, “Germany Tightens the Screws on International Funds to Turkey”, Bloomberg, 25 Ekim 2017.

[3] Silvia Amaro, “Euro slips after reports the ECB is concerned about exposure to Turkey”, CNBC, 10 Ağustos 2018.

[4] Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, “Turkey data”, ebrd.com.

[5] Don Quijones, “As Turkish Lira Collapses, Foreign Banks in Turkey Rue the Day”, Wolf Street, 26 Haziran 2018.

[6] Don Quijones, “ECB Fears Contagion from Turkish Lira Collapse, Bank Stocks Plunge”, Wolf Street, 10 Ağustos 2018.

[7] Lambert Strether, “How Turkey’s Crisis Might Fracture NATO”, Naked Capitalism, 19 Ağustos 2018.

[8] David P. Goldman, “China will buy Turkey on the cheap”, Asia Times, 10 ağustos 2018.

 

İlginizi çekebilir