Asuman Susam’ın son şiir kitabı “Plasenta” Everest Yayınları etiketiyle okurlarla buluştu. Plaseenta’ya dair sohbet ettiğimiz Susam “Dille çevrelenmiş; norm, yasa ve yasak vb. ile sınırlandırılmış bir inşa ürünüyüz hepimiz. Beden de bir inşa. Dille cinsiyetlendirilmiş, adlandırılmış, yasaklarla, normlarla sınırlandırılmış bir kurgu” dedi.

İzmir doğumlu Asuman Susam’ın ilk şiiri Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlandı. O günden beri şiirleri, edebiyat incelemeleri, makaleleri, sinema yazıları çeşitli dergi ve ortak kitaplarda yer almakta. 2016’da ilki sunulan Ruhi Su şiir ödülüne Kemik İnadı kitabıyla değer görüldü. Bir Unutuş Olsun (Piya Kitaplığı, 1995), İhtimal Ki Aşk (Piya Kitaplığı, 2001), Susunca Sen (Şiirden Yay. 2008), Dil Mağarası (Everest, 2012), Kemik İnadı (Can Yay. 2015) adlı şiir kitapları ve Yangın Yıllarından Nidâ’ya Ahmet Telli Şiiri (Everest Yay., 2010), Toplumsal Bellek ve Belgesel Sinema (Ayrıntı Yay. 2015) adlı inceleme kitapları bulunan Asuman Susam’la Everest Yayınlarınca Ekim 2018’de yayımlanan son şiir kitabı “Plasenta” hakkında konuştuk.

Önceki kitaplarınızla da ilişkili olarak sormak gerekirse Dil Mağarası, Kemik İnadı ve Plasenta ile kurduğunuz şiir ve beden ilişkisini değerlendirir misiniz? Kitabın ilk şiiri füsunkâr’da “kök” ve “armonisiz bir müzik”le başlayan “yeryüzü”nün ve “ben”in arayışı, “ellerimle düşünüyorum artık / aklımın endişesini bedenim oyalıyor / ten büyük cümle”ye varıyor. Aynı soruyu “bellek” ve “imge” ile “bellek” ve “organ” üzerinden açmak gerekirse Edmond Jabès için ‘el’, sizde ‘kemik’ ve ‘dil’ olarak karşımıza çıkıyor. Plasenta’yla birlikte ise insanın anne karnındaki geçici bir organ ve oradan kopuşunu, bununla birlikte ağız (stoma)” ilişkisini nasıl açıklarsınız?

Çok katmanlı bir soru. İlk basamaktan başlayalım. Saydığınız kitaplara Susunca Sen’i de eklemek isterim. Kadın bedenine, beden mekân ilişkileriyle açılmaya çalışan bir kitaptı o da. Ben, benlik, kendilik meselesinin de muhatap kıldığımız sen ve hakkında konuştuğumuz o ve onlar kavramlarının da köklendiği yer dil. Dünyaya bıraktığımız anlam örüntülerini sözü söyleyen/ler, dinleyen/ler ve hakkında konuşulan/lar üzerinden bir tarih metnine dönüştürüyoruz ve bunu dille yapıyoruz. Dille çevrelenmiş; norm, yasa ve yasak vb. ile sınırlandırılmış bir inşa ürünüyüz hepimiz. Beden de bir inşa. Dille cinsiyetlendirilmiş, adlandırılmış, yasaklarla, normlarla sınırlandırılmış bir kurgu.

Dilin bize kurduğu tuzakları birer birer sökmek dünya ile ilişkimizin değişmesiyle mümkün. Bütün kavram ve sözcükleri imgesel değerleriyle yeniden düşünmek ve aşındırmak, ancak böyle olabilir. Dil bir soyutluğun alanı olduğu kadar duyumların da taşınma alanı. Bizi en soyuta götürebileceği gibi başka bir somutluğu yakalamamızın da olanağı. Özellikle üç kitapta da dilin dolaylı ya da doğrudan meselem olması dünyayı ve kendimi bu bakışla yeniden tanıma arzumla ilgili. Kemik İnadı’nda kemik belleğin, hatırlamanın, öteki ile aramdaki hatıranın, Büyük Öteki’nin küçük öteki ile, çatışan hafızaların birbiriyle karşılaşma mekanıydı. Topraktan taşan, fışkıran köklerin yüzeydeki haritasını okuma merakı ve meramıyla dünyaya bakmaktı Kİ. Plasenta ise adının imlediği gibi içeriye ve derine yeri genişleterek bir yolculuk. İnsan ikili karşıtlıklar üzerinde, kategorilerle, sınıflandırmalar, bölmeler ve bölümlemeler, ayırma ve dışarda tutmalardan azade geçişler, geçirgenlikler ile kendine, dünyaya, yola bakmaya başlayınca evet bedenin düşünen bir şey olduğunu da fark ediyor.

Bir anlamıyla uygar bedene unutturulanı hatırlıyor. Bu hatırlayışa varlık oluş sürecinin, hayatı evetlemenin başlangıcından bakmak istedim sanırım. Bedenlenmenin mekânı plasenta. “düşünen pıhtı”nın devam etmek ve vazgeçmek eşiğindeki ara yeri. Kaçınılmaz olarak anne ve ondan kopuş üzerinden düşünülecek bir mekânı anneyle birlikte, dile düşmeden, dünya zamanının öznesi olmadan, dilin dışında, sesle ve alacakaranlıkta düşünmek. Ses nasıl dizgeden, dilbilgisinden, kuraldan koparak yeryüzünü dolaşma isteğini duyurmak istediyse beden de dilin, rasyonelliğin araçsallığından kopmaya çalıştı.

Ağız, bir yanıyla yaşama açılan, bir yanıyla da içeri çeken bir karadelik benim için. Doğum, bir avazda ve bir ağızdan kopuş. Düştüğün, koptuğun yerden başlayan tarihin. Sesle başladığın yola dille devam ediş. Toplumsalın, başkalarının cehennemi ateşiyle yeryüzünden uzaklaşma ve yabancılık. Kısaca böyle, uzuncası için teoriler, kavramlar filozoflar yanı başımızda.

Küçük harfli dize yapınızda sık denenmiş “büyük harf” çıkışları anlam çeşitliliğinden çok bir dil yetmiyor, ama çığlık! eylemini mi temsil ediyor? Bunun yanında neredeyse biricikliğini koruyan başka bir biçim sapması olarak şu bölüm örnek verilebilir:

 kopmuşbedenparçalıbedebparamparçabedenprotezbedensüzgeçbeden-şizofrenbedenyaşayanbedenuygarbedenörtünmüşbedengörenbeden-kurgubedentasarlananbedengörünmezbedendenden.

Füsunkâr şiirinizin bir dizesi ise şöyle: Ses göğe yükselsin anlam insin en dibe. Öncelikle anlam ve biçim ile ilgili bakışınızı değerlendirir misiniz? Bu yapıta aynı zamanda şiir-içi poetika diyebilir miyiz? Örneğin “ses” şiirinizdeki şu bölüm:

AKIŞI HEPİNİZ YANLIŞ ANLADINIZ 
ÇAĞ MİTİ, ANTİ – OİDİPUS 
ŞİZOİD KEKEME
VE DİLDİR VE YASADIR VE YİNE VE YİNE

Öyleyse şiir yoluyla aktardığınız düşünceler aynı yapıtta kendinin uygulama alanını sınırlamıyor mu?

Asuman Susam, syf. 84, Everest Yayınları, 2018.

Bu kez son sorduğunuz yerden başlayalım. Hem evet hem hayır buna yanıtım. Edebi türler içinde en çok şiire dair bir paradoks bu hem onu bilme biçimimiz hem onun varlık oluşu açısından. Dil, hiç şüphesiz bizden öncekilerin işaret ettiği gibi bir cehennem. Hem aşkınlık hem içkinlik yeri. Hem verili olanın içinde bizi tutan hem ondan kaçmamıza, taşmamıza olanak veren. Bu sınırlılık bir ‘yerim dar’ durumu yaratmıyor. Tersine bir olanak olarak da size sonsuz bir açıklıktan bakıyor, yer açıyor. Yeni bir dilbilgisine kışkırtıyor. Verili olana hapsedilmişliğin çaresizliği, kıstırılmışlık hissi yaratıcılığı yeniden dürtüyor.

Kemik İnadından sonra Plasenta’nın bana seslerle gelmesi bütünüyle bedenimle, dünyanın bana nasıl çarptığıyla ilgiliydi. Art arda patlayan bombalar, beden bütünlüğünü koruyamamış insanlar, derin dondurucuda defnedilmeyi bekleyen bebek, günlerce sokak ortasında gömülmeyi bekleyen beden, bir mezar dağa dönüşen maden, sindirilen, dövülen, öldürülen kadınlar, ruhlarından bedenlerine kapanmaz yaralarla sahipsiz bırakılan çocuklar, mülteci kayıplarıyla anlamı değişen serin mavi, yanan ormanlar, işkenceye uğrayan hayvanlar… Hepimize çarptı bunlar. Bunları dilin ağırbaşlı sözcüklerinin aklı selimiyle söyleyemez kimse. Ağızdan sözcük çıkmazken bedenin nasıl acıyla kıvrılıp uluduğunu, inlediğini, katılıp kaldığını yaşadık. Evet, bunu bu dil söyleyemez. Ama yine dil söyler, başka bir dil başka bir biçimde. Plasenta biçim arayışlarıyla da o başka sesin başka söylenme hallerini aradığım, denediğim bir yer oldu.

Plasenta’ya şiir-içi poetika diyebilir miyiz? Bunu ben söyleyemem. Kişinin kendi şiirine bir yer göstermesi, değer biçmesi ya da tanı koyması bana doğru gelen bir şey değil. Bunu- böyle bir şey varsa- okur olarak sizin saptamaya dönüştürmeniz doğru olan. Ama şunu söyleyebilirim yazdıklarımda poetik olana dair meselem ile dünyaya dair fikrim ve inancıma ait duyuşum, deneyimlerim, arayışlarım ayrı değil. Zaten şiir bir arama, dünyayla karşılaşma yolu.

Anlam ve biçim meselesine gelince. “ve”li kategorileştirmeler içinden ve ayrı ayrı ele alınmayacak şeyler benim için. Ben’in, şiirdeki personanın nasıl bir kendilik serüveni varsa yapılma sürecinde böyle bir kendilik serüveni şiirin de var. Evet, yazmak “kurtuluşsuz bir dünyada” kaybettiğimiz anlamı aramak için belki. Ama tumturaklı, mutlak anlamlar bulmak ve yüzeye çıkarmak için değil bu yolda oluş. Anlamı aşındırmak, anlamdan kaçmak, ters yüz etmek, hegemonik, tahakkümkâr tüm yargı ve kalıpları kırmak… bütün şiir olabilmiş metinlerin bunu yapmaya çalıştığına inanıyorum. Bozuk sentaks, aritmi, atonalite gibi gibi türlü sapma ve istikrarsızlaştırmalar anlama bir şey yapar. Anlamdan kastımız dilin bizi verili olanla, önceden belirlenmiş referanslarla çevrelediği yerden söz almaksa bunun şiire karşılık gelmediği çok açık. Ancak bu bozma ve bozguna uğratmanın yolu hiçbir zaman ve dönemde tek olmamıştır. Bunu akılda tutmak lazım. Dünyanın teni’ne dokunmak için değişimi ve geçip gitmekte olanı doğru kavramak gerek. Bir çürümenin içindeyiz. Sonun başlangıcı belki. Ve biz bu çürümenin, bu bozunmanın özne ve nesneleriyiz. Bize de oluyor olmakta olan. Bu olmuyormuş gibi sürdürülen romantize edilmiş yazma arzusunun ve anlam kurmanın uzağındayım.

‘BENİM KENDİMLE VE DÜNYA İLE İLGİLİ MESELEM YUTULAN SESLERİ DUYURMAK’

Yapıtınızda “ses” sözcüğüne çok yer vermişsiniz. Bölüm başlıkları peş peşe: ses, zor, çağıran, plasenta, dolanık. Şiirlerdeki bazı bölümler üzerinden kavramı –tüketmeksizin- dizelerle örneklersek: ses göğe yükselsin anlam insin en dibe, sen bil de söyleme sır seste / direnmeyi görünür kılabilir / dil yetmiyor, ama çığlık!, bir ke-ke-me ruh / çekilmiş inine inmeler içinde / bana bir cadı çığlığı gerek / ciğer delen ulumalar, tek duralım çok ses olalım diyen arzu / organizebirsuçşebekesibirserikatilsin, kimin ağırlığı kimin hafifliğine d o l a n ı k / durmadan erkek sesin mirasın senin, cesetler için, tanrı sesi ara dım…

Ayrıca Anne Carson’ın Sesin Cinsiyeti yapıtıyla Jeanette Winterson’un Bedende Yazılı romanının, “Hücreleri, Dokuları, Sistemleri ve Boşlukları” bölümü esin alanınız olarak okuyucuya açılmış. Bu eserlerin şiirinizdeki “anlam”a ve “ses”e etkisini, sesin niteliği ve kullanımını, yani laboratuvar çalışmasını sormak isterim. Şiirinizin imajinatif alanı, kamera arkası hakkında ne söylemek istersiniz? Diğer yandan ses, ses türü (tanrı sesi, kadın sesi, erkek sesi), sessizlik, boşluk, çok ses olma, şizoid kekeme ve kök gibi şiirinize doğrudan girmiş sözcük ve kavramların cinsiyet üzerindeki düşüncelerinizle birlikte şiirinizdeki etkisinden, anlam ve ses oluşturma tavrınızdan bahseder misiniz?

İnsanlık tarihinin kültürel mirasının dille taşındığı aşikar. Bu dil kimin, sorusu hepimizi meşgul etmeli değil mi? Bizi içine alan, biçimleyen, ben’e yön veren, ben’i inşa eden, ben’in karşındaki sen’i, ötekini icat eden hep bu dil. Kuralları olan, kurallar koyan, normu, içeride olanı da dışarı atılacağı da belirleyen, hegemonyayı da rızayı da oluşturan, yeniden üreten, söylemin içine bizi hapseden. Bu şeffaf hapishaneden bizi kurtaracak kaçış çizgileri, sapmalar, çemberi kırmalar lazım. Bunu mesela sokak yapar. Yanı sıra sanat. Şiir bunu sesten yana bir kuvvetle dili ters yüz ederek yapar. Babanın yasasını normdan, baştan, dilden çıkarak yapmak biraz da şiir. Bunun olanaklarını düşünerek dili yeniden kurmak.

Dilin tanımları dışında doğanın seslerini dinlemeye koyulunca, duyular alanına ait deneyimleriniz, hisleriniz de değişiyor. Kendilik algınız da öyle. Toplumsalın belki de biz hiç farkında olmadan bizi içine alan ve hapseden ritüelleri, akışları, gündeliğe ait ritmik tekrarları, tüm bunlar da değişiyor. Bunların içinden çıkmak istiyor insan. Ve toplumsala uymayan, bize vaaz edileni duymayan başka sesler ve ritimlerle tanışıyor. Sevgili ve çok değerli çevirmen Saliha Paker şiirlerim üzerine konuşurken demişti, dile çok öfkelisin, kızgınsın. Dille aramda tüm kavramsal çağrışımları bağlamında bir didişmeyi uzundur sürdürdüğüm bir gerçek. Şiirimin varsa bir haritası oradaki trajik gerilimin izleri hep dilden. Ona karşı ve onunla oluşun bilinçdışı yansımaları ne, bunu ben söyleyemem ama.

Benim kendimle ve dünya ile ilgili meselem fallusun tekçi, buyurgan, hegemonik ve dikey ilişkilenme biçimleriyle, hiyerarşiyle kurulan diline karşı tüm öteki sesleri, boğulan, duyulmayan, engellenen, yutulan sesleri duymaya çalışmak. Bunun için kendini dünyaya açmak ve terbiye etmek. Bunun için ilk adım kendi sesini bulmak, tanımak, kendi sesimizin üzerini örten yalancı perdelerden kurtulmak. Bu içinde olduğunla başlıyor, bedenden. Anne Carson Sesin Cinsiyeti’nde bunu düşüncenin alanından söylerken Winterson sözünü ettiğiniz metniyle ötekiyle en yakın ilişki biçimimiz olan aşkla, aşkın içinden ve aşık bir özne olarak bedeni yazarak bunu göstermeye çalışmış. Bana yakın gelen, o zaman zarfında düşünce dünyamı kurcalayan bu duyuş ve fikirlerle örülü bir metni dolanık şiiriyle oluşturmak istedim. Elbette bir yeniden yazım cüreti değildi bu, o nedenle onların ilhamıyla notunu kitaba düşmeyi uygun gördüm.

Orhan Kahyaoğlu’nun Modern Türkçe Şiir Antolojisi’nde sizin için yaptığı bir tespit: “Hiçbir özel eğilime denk gelmeyen ama bu eğilimlerin çoğundan esin alarak özgün bir “ben”e ulaşan bir şiiri olduğunu öncelikle vurgulamak gerek. … Gize doğru yol alsa da, tam bir mistik şiir değildir yazdığı. Doğanın, bozkırın yarattığı dinginlik ve huzur özlemiyle sarmalanan ilginç bir şiir takipçisidir Susam.” Kahyaoğlu’nun bu tespitleri İhtimal Ki Aşk ve Susunca Sen isimli yapıtlarınıza dayanıyor. Bugün için “Şiir düzeni bozmak, rahatsızlık, huzursuzluk vermek için var. O nedenle de sözün karşısında ulumadır bir anlamda şiir. Sınır aşımı ve aşırılık. Karın ağrısı ve sökme ve bozma” görüşünü savunduğunuz “Mükemmel Yabancılaşma Versus Şiir” başlıklı yazınız bağlamında dinginlik mi huzur mu vardı, hiç oldu mu diye soruyor insan. Özlemekse ayrı. Kemik İnadı ve Plasenta arasında sözcük seçimlerinde bile (“kök” gibi muhafaza edilen şair sözcükleri dışarıda bırakılırsa) belirgin farklılıkların bulunduğunu düşünüyorum, siz ne dersiniz? Khora şiiri kişisel bir değişimin de anlatısı olarak okunabilir mi? 

Örnek olarak şiirinizdeki şu bölüm: “Başladığım noktaya geldim / döne döne yer açtım kendime / yokluğumu kimse hissetmesin / kalabalıklaştım, eksiğime çalıştım / çok uğraştım aşınmış sözcüklerin lekesini silmeye / sur dışıydım, hendektim / çevrelendim / yerle gök arasında sıkışan nefestir cesetleriyle”; Bir Unutuş Olsun’dan Plasenta’ya varan 23 ya da ilk şiirinizin yayınlanması esas alınırsa 29 yılı aşkın şiir serüveniniz hakkında ne söylemek istersiniz? Sizin kendinizde tespit edebildiğiniz belirgin yön sapmaları veya kırılma noktası dediğiniz bir aşama var mı?

Dediğiniz gibi özlemek başka. Hep huzuru, dinginliği, dünyanın ilk sabahının sessizliğini -ona ulaşamayacağını bilerek- arayarak, bulmayı umarak karanlığından, huzursuzluğundan, yok’undan, fazlalığından ya da eksiğinden yekinerek şiire uzanıyor insan. Madem Orhan Kahyaoğlu ile başladınız söze ben de ona, ilk şiirlerimden bu güne gösterdiği özenli dikkati, eleştirileriyle katkıları için çok teşekkür edeyim. Gıyabında çok söylediğimdir bu teşekkür, burada da yazılı bir beyan olarak durması bana iyi gelecek.

Değişmeye, gelişmeye ve harekete açık olan insanda değişmeyen bir öz olduğuna inanıyorum. Yolculuğun neresine gelmişsem köklendiğim yerdeki özsuyu taşıyor hâlâ damarlarım. Mutlaka değiştim. Rakamlarla yolculuk özetleri bende küçük çaplı dehşet uyandırıyor, bunu söylemek isterim. Kendim için başka bir şey de demek istemem. Yazdıklarıyla diyememişse diyeceklerini, onu başka türlü neyle söylese insan boş. Bir de kendini konuşmak, kendinden konuşmak, bu hoşlanmadığım, alışık olmadığım bir şey.

Şiir yapılan, kurulan bir şey. O nedenle hiçbir şiirin doğrudan kişisel tarih anlatısı olarak görülmesi doğru olmaz sanırım. Beni anlatmadım doğrudan bu şiirde ama BEN’İ anlatmaya çalıştım.

‘PLASENTA ADI GİBİ BİR YALINLIK İÇERİYOR’

Asuman Susam / Fotoğraf: Ayşegül Kaycı

Şiirinizde çoğunlukla meçhule varan iki tekil adılın önemli bir yeri olduğunu düşündüm: “ben” ve “sen”. Bu kişisel bir hikâye gibi; dünyaya, onun felsefe geçmişine, onun insanına, onun bitkisine, onun düşünürüne, sizin okuyucuya da işaret ettiğiniz Nietzsche’nin Şenbilim’ine ve Sokrat’ın yaşamına son veren zehre bir kez de kendi için uğrayan bir sıçrama söz konusu. Yapıtınızda “dolanık” şiirinin bir bölümünde şu dizeler geçiyor: Anlattıydı biri bana / Freud’tan Lacan’a sıçramalarla / bir yaydı yaşama ve ölüm içgüdüsü.

Bu konu hakkında siz ne söylemek istersiniz? Son olarak bu soruyu yukarıdaki dizelerden esinle şöyle sormak isterim; şiirinizle gerili yayda özellikle “ben” ve “sen” sıçramalarını (şiirinizin devinimindeki özne geçişlerini) “ben” ve “sen”de toplama tutumunuz var mı? Varsa bu tutumunuzu nasıl değerlendirirsiniz?

Değerli saptamalarınız için teşekkür ederim. Bu sıçramaların benden başka bir ben’e dokunması, bu yazmak için devam gücü bulmak. Böyle bir şeyi tutum olarak adlandırmak çok iddialı olur. Kemik İnadı benden önce sen diyebilmek üzerine kurulmuştu ve orada toplumsala gidiş tekilliklerin içinden filizlenmekteydi. En azından çabası buydu. Plasenta adı gibi bir yalınlık, yalnızlık, tekillik içeriyor. Türlü kuramlar, kavramlarla otopsisini yaptığımız bir şey gibi hissediyorum beni. Olmadı yık baştan bir inşa. İdeolojilerin manipülasyonlarıyla yoğrulan… Bu çağda hepimiz biliyoruz ki mutlak ve değişmez, sabit bir ben’den söz edemeyiz. Oluşta, akışta, karşılaşmalarda ben, her zaman bir özne konumunda da değil.

Muhatabıyla karşılaşmaların, çarpışmaların neticesinde öznelik-nesnelik ilişkileri sürekli yer değiştire değiştire kendini kuruyor. İster toplumsaldan ister tekil ilişkiler içinden yürüsün, bu iletişim ağının yatay seyrinde geçişler, geçirgenlikler, ihlaller, kaçış çizgileri var. Onun için soruyor şiir “emin miyiz BENden”. Ben’in karşısındaki SEN de değişen bir şey. İster makro ister mikro ilişkiler düzleminde olsun sen’in gözüyle şekillenen ben bir atık, fazlalık, ötekilik haline, sen dilin egemenliği, yasanın gücüyle ceberuta dönüşebiliyor. Ben’den sen’e geçişlerle Plasenta’da bakmaya çalıştığım hiyerarşik, dikey ilişkilenme biçimlerini bazen aşındırarak, bazen ondan kaçarak zaman zaman da onla çarpışarak akan, geçirdiğimiz zamanda ve burada, yeyüzünde, dünya üzerinde kendimize, kendiliğimize, ben ve sen ilişkimize ne olduğu, ne yaptığımız. Doğrudan kişisel bir şeyden söz edebilirim burada yatay ve dikey tüm ilişkilerden aldığım yara sen’dendir ve sen’indir. Ve hiçbir ben karşısındaki sen sabit değildir. Şiir bu anlamda Plasenta da sürecime ilişkin daha dar anlamıyla varlığımı yeryüzünde oluş hissine dair bilinç ve duyum açıklığı ile de yoklamaya çalıştığım, sürekli bir olmaklığı ses ve mekândan çıkarak ister istemez zamanın akışında duymaya çabaladığım bir yer. Mekân değil, YER.

İzninizle söyleşiyi Plasenta’nın içine alınan tablo üzerine yazılı Osmanlıca harflerin ifadesiyle; yani “melek çoğalması” şiirinize epigraf yapılmış şu bölümle bitirmek isterim;

“İki genci mesut eden nedir sordum semavattan
Meleklerden cevap aldım dediler ki muhabbettir”

Dostlukla kalın.

Kitaptaki söz konusu görsel ve alıntıladığınız beyit anneannemin çeyizinden el emeği göz nuruyla yaptığı bir ipişi. Kadın sanatı. O, hayattan çekilene dek başucundaydı bu tablo. Üçüncü kuşak bir kadın olarak o beyitlerde imlenen aşkı anakronik olarak yeniden yorumlamak istedim ve “melek çoğalması” oldu bu.

Sorulardaki derinlikli bakış için ben teşekkür ederim.

Kaynak: Gazete Duvar    (Gökhan Bakar)

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…