Aslı Vatansever: “Öğrenci, Gelir Getiren Bir Velinimet; Hoca, İşe Alınmış Bir Gider Kalemi”

“Ne Ders Olsa Veririz – Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü” kitabının yazarlarından Doç. Dr. Aslı Vatansever, Ceren Damar cinayeti bağlamında yüksek öğrenim sistemini değerlendirdi.

“Geçmişte güya siyasi motivasyonlarla işlenen akademisyen suikastlerinin artık yerini adi suç kapsamında cinayetlere bıraktı.”

Doç. Dr. Aslı Vatansever, Çankaya Üniversitesi akademisyenlerinden Ceren Damar’ın öğrencisi tarafından öldürülmesini yorumlamaya bu ifadeyle başlıyor.

Ceren Damar’ın öldürülmesinin ardından üniversitelerdeki öğrenci – öğretmen ilişkisi ve özellikle vakıf üniversitelerinin akademisyenlere yaklaşımını gündeme getirdi.

Doç. Dr. Aslı Vatansever, Meral Gezici Yalçın ile birlikte  ”Ne Ders Olsa Veririz – Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü” kitabının yazarı. 

Vatansever ve Gezici Yalçın 2015’te yayınlanan bu çalışmalarında 11 farklı vakıf üniversitesinden 28 akademisyenle görüşmüştü. AKP iktidarıyla birlikte sayıları hızla artan vakıf üniversitelerindeki çalışma koşulları, eğitim kalitesi ve vasıfsızlaşmayı ele almışlardı.

Vatansever, ihraç edildiği Doğuş Üniversitesi’nde kendi deneyimleri hem de kitap için yaptığı çalışmadan yola çıkarak öğrencinin akademisyene bakış açısını şöyle özetliyor:

“Öğrenci, kapitalizmin ve piyasaların işleyişiyle ilgili hiçbir şey bilmese de sezgisel olarak okuldaki dengelerden ve yönetimin tavrından kendisinin gelir getiren bir velinimet, hocanın ise sırf mecbur olunduğu için işe alınmış bir gider kalemi olduğunu elbette hissediyor.”

Son olarak Ceren Damar’ın öğrencisi tarafından öldürülmesinde, son yıllarda akademisyenlere ve üniversitelere yönelik söylemler ne kadar etkili sizce?

Türkiye’de akademisyenlerin ya da genel olarak entelektüellerin öldürülmesi ilk defa yaşanan bir durum değil. Ancak daha önce – örneğin 80 darbesi öncesinde Cavit Orhan Tütengil vb örneklerde gördüğümüz üzere – daha ziyade güya siyasi motivasyonlarla işlenen suikastler söz konusuyken, bugün artık düpedüz adi suç kapsamında cinayetlerle karşı karşıyayız.

Bunu, Türkiye toplumundaki kökleşmiş anti-entelektüalizmin artık kendisine siyasi bahaneler dahi bulmaya gerek duymayacak derecede alenileşmesi ve en kaba biçimiyle ortaya dökülmesi şeklinde yorumlamak mümkün. Bunda hiç kuşku yok ki akademisyenlere uluorta tehditler ve hakaretler savuran siyasi iktidarın, ‘kanımızda duş almak’ istediğini kamuoyuna duyuran kişilerin siyasi iktidar tarafından korunmasının ve akademik kadrosuna hitaben “size okul çok, bana hoca çok” şeklinde konuşabilen üniversite yönetimlerinin büyük etkisi var.

“Fikir işçisi düşmanlığı”

Ancak öte yandan, burada bir yumurta-tavuk durumu da söz konusu: Bu söylemler mi Türkiye toplumunun okur-yazar kesime olan yaklaşımını negatif etkiliyor, yoksa zaten varolan tarihsel husumet bu söylemlerde sadece açığa mı çıkıyor?

Kısacası Türkiye toplumundaki fikir ve fikir işçisi düşmanlığının çok daha gerilere dayanan, çözümü de daha epey bir süre ve çaba gerektiren bir sorun olduğu kanaatindeyim.

Ancak Ceren olayında yaşanan şey fikir veya entelektüelite düşmanlığı dahi değil. Bu son olayda gördüğümüz şey, Türkiye toplumunda her daim tipik bir davranış biçimi olarak sorumluluklarını yerine getirmeme, hatası yüzüne vurulup bunun yaptırımlarıyla karşılaşınca da saldırganlaşma ve çirkefleşme eğilimi.

Kendi ahlaksız davranışını örtbas etmek için Ceren’i öldüren öğrencinin davranışı, trafikte hatalı sollayan birine “kardeşim ne yapıyorsun?” dediğinizde galiz küfürler ederek arabadan inip sizi levyeyle dövmesi ile aynı çizgide bir ahlaki şiraze kaymasının eseri.

Fakat maalesef ki Türkiye’de hakim davranış biçimi her daim budur. Türkiye toplumunun ahlaki değerlerden yoksun bir toplum olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda soruda bahsettiğiniz söylemler ile her gün muhtelif mecralarda örneklerini gördüğümüz gayri-hukuki eylemler aynı ahlaki norm yoksunluğunun farklı veçhelerinden ibarettir.

“Tanıtım minibüslerindeki seyyar satıcı gibi”

Danışmanlık, okulun tanıtım günlerine katılma zorunluluğu, zorunlu mesai gibi yükler de yükleniyor artık akademisyenlere. Akademisyenlerin artık sadece ‘akademisyen’ olarak görünmemesine neden oluyor bu biraz da. Siz bu durumun nedenleri ve sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum mesleği itibarsızlaştırıyor mu sizce?

Akademisyenlik özellikle son on yıllarda dünyanın her yerinde görev alanı epey muğlak bir meslek haline geldi. İdari angaryalarla ders verme ve araştırma faaliyetleri sıklıkla birbirine giriyor.

Akademisyenliğin biraz da doğasına içkin olan bu “her işe koşma” ve “kendini sömürme” eğilimi özellikle kâr amaçlı işletmelerde elbette sonuna kadar istismar ediliyor. Özellikle araştırma görevlileri, yardımcı doçentler, proje asistanları gibi henüz kariyerinin başında bulunan akademik kadro, hem pozisyonunun güvencesizliği yüzünden sürekli işini kaybetme korkusu yaşadığı hem de kendisinden sürekli ne kadar çalışkan ve istekli olduğunu kanıtlaması beklendigi için tanıtım minibüslerinde seyyar satıcı gibi dolaşmak veya getir-götür işlerine koşmak gibi her türlü saçmalığa boyun eğmek durumunda kalıyor.

“Arz – talep dengesizliği var”

Bu durumun nedenleri arasında, öncelikle akademik istihdam piyasalarındaki arz-talep dengesizliği var: Her sene katlanarak piyasaya arz edilen doktora mezunu vasıflı işgücünü absorbe edebilecek kadar talep yok, dolayısıyla devasa bir akademik yedek işgücü ordusu ortaya çıkıyor.

Bu durum akademisyeni rahatlıkla ikame edilebilir bir işçi haline getirerek konumunu zayıflatırken, zaten akademik emeği bir maliyet unsuru olarak gören ve onun “fiyatını” düşürmeye çalışan üniversite yönetimlerinin elini de epey rahatlatıyor.

Sonuç, vasıflı zihinsel emeğin hem piyasa değerinin, hem de toplumsal prestijinin giderek düşmesi oluyor. Öğrenci, kapitalizmin ve piyasaların işleyişiyle ilgili hiçbir şey bilmese de sezgisel olarak okuldaki dengelerden ve yönetimin tavrından kendisinin gelir getiren bir velinimet, hocanın ise sırf mecbur olunduğu için işe alınmış bir gider kalemi olduğunu elbette hissediyor.

Herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olduğunda okul yönetiminin “gelir kaynağı”nın – yani öğrencinin – tarafını tutacağını da gayet iyi biliyor. O yüzden hoca kendisini pışpışlamayı reddettigi vakit “maaşını benim ödediğim adam bana tatava yapıyor” tavrına girebiliyor.

Vakıf üniversitelerinde öğrenciye “müşteri” olarak yaklaşma durumu ne kadar yaygın ve bunun sebepleri nelerdir?

Vakıf üniversiteleri dediğiniz kurumlar, özel işletmelerdir. Herhangi bir başka sektördeki özel işletmelerde kendilerinden bir mal veya hizmet alan kişilere “müşteri” olarak yaklaşma durumu ne kadar yaygınsa, vakıf üniversitelerinde de o kadar yaygındır.

Bunun sebebi son derece basit: Kapitalizm sermaye birikimini maksimize etme prensibi üzerine kurulu bir sistemdir ve bu sistemde her türlü girişim bu hedefe yönelir. Sermaye birikimi hedefine yönelmeyen herhangi bir girişim, piyasada varlığını sürdüremez. Vakıf üniversiteleri dediğimiz yapılar da diğer tüm özel işletmeler gibi bu prensibe tabidirler.

“Sözde üniversite ortamı”

Akademide yaşanan bu anti entelektüel yaklaşımların günümüzün siyasi ortamıyla da bağlantılı olduğu söyleniyor. Bu, anti entelektüel yaklaşımın üniversiteye yansıması nasıl oldu?

Bu anti-entelektüel yaklaşımın üniversiteye etkileri esasen 90 küsur senedir ortada. 1933 yılında Darülfunun’un, sırf kadrosu Cumhuriyet’in kuruluşundaki ırkçı tezleri reddettiği için topyekun kapatılıp ertesi gün İstanbul Üniversitesi adıyla yeniden açılmasından başlayarak, her darbe sonrası sol eğilimli hoca ve öğrencilerin üniversitelerden “temizlenmesi”, anlı-şanlı hukuk profesörlerinin tıpış tıpış darbe anayasaları hazırlamaları ve benzeri olaylar hep bu sorunlu ilişkinin ve fikir düşmanlığının yansımaları zaten.

Bugün de bunun mantıksal sonucunu yaşıyoruz: Barış istedikleri için meslekten men edilen ve terör propagandası suçuyla yargılanan yüzlerce akademisyen, yaptığı işin ne piyasada ne toplumun gözünde hiçbir değeri olmadığını bilerek devam eden ve sessizleştikçe kendisini çaresizliğe iten bir yedek işgücü topluluğu, giderek çoraklaşan ve çöplük haline gelen bir sözde üniversite ortamı ve yaptığı ahlaksızlığın sonucuna katlanmak yerine yakalanmış olmasının hıncını almayı daha mantıklı bulan “hukuk” öğrencileri. Durum budur.

Vakıf üniversitelerinde eğitim alan gençler, bağımsız ve kendi kararlarını alan bireylerden çok, hâlâ birer velisi olan “öğrenci” olarak gösteriliyor. Sizce bu durum yaşananlarda ne kadar etkilidir?

Kesinlikle büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu durum vakıf üniversiteleriyle sınırlı bir şey değil. Konuyla ilgilenen herkese Ceren’in katledilmesinin ardından internetteki haber portallarında dönen tartışmaları ve öğrenci yorumlarını okumalarını tavsiye ederim:

“Ama hocalar da bize üstten bakıyor”, “Ceren Hoca da öğrenciye sorsaymış evladım neden kopya çektin diye, adı üstünde ‘eğitimci'” vb yorumlara bakınca, bu ülkedeki esas sorunun devlet-vatandaş ilişkisindeki vâsilik müessesesinden başlayarak insanların yetişkin olamaması ve davranışlarının sorumluluğunu taşımayı sistematik olarak reddetmesi olduğunu görürsünüz.

“Boykot reddedildi”

Öneri olarak neler söylemek istersiniz?

Şu an artık Türkiye’de olmadığım, olamadığım için oradaki arkadaşlara buradan ahkam keser gibi tavsiyede bulunmak istemem. Ancak daha oradayken ve işten atılmamışken de hep söylediğim şey, bütün bu rezaletler ve emek kıyımı yaşanırken hala her şey normalmiş gibi derslere, sınavlara girmeyi reddetmemiz gerektiğiydi. Ortada zaten yalandan işliyormuş gibi görünen bir yüksek öğrenim sistemi var.

Pek çok meslektaşım öğrenciye karşı sorumluluklarını bahane ederek bu rezillikleri boykot etmeyi reddetti bugüne kadar. Bence öğrenciye verilebilecek en kıymetli ders, bu gittikçe derinleşen pisliğe katkıda bulunmayı reddetmek ve onu gerçekten işlemez hale getirmek olacaktır.

Doç. Dr. Aslı Vatansever hakkında

“Bu suça ortak olmayacağız” bildirisi imzacısı olduğu gerekçesiyle 2010 yılında çalışmaya başladığı Doğuş Üniversitesi’ndeki görevinden, Mayıs 2016’da 686 sayılı KHK ile ihraç edildi.

2010 yılında Hamburg Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde doktorasını tamamladı. Doktora tez konusu Osmanlı’da İslâmcılığın kökenleri üzerine.

1980’de İstanbul’da doğdu. 1999’da İstanbul Alman Lisesi’ni, 2003’de Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi.

 

Kaynak: Bianet-Ayşegül Özbek

İlginizi çekebilir