Aşktan ve Devrimden Konuşuyorsanız – Haluk Kalafat

Ezcümle bu ülkede “aşktan ve devrimden” konuşuyorsanız; “aşkı ve devrimi” seviyorsanız ödemeye hazır olduğunuz bedeller vardır. Aşkın ve devrimin çocukları bu topraklarda yüzyıllardır bunu bilerek doğar, büyür ve göçer.

Şu cümleyle başlayan bir söyleşiyi okumaz mısınız?

“Oya Baydar’la bu kitaba başladığımızda, sene 2016, aylardan Kasımdı, ilk buluşmamızın bir hafta kadar öncesinde evleri basılmış, eşi Aydın Engin, Cumhuriyet davasından dolayı gözaltına alınmıştı.”

Ebru Çapa, Oya Baydar ile gerçekleştirdiği nehir söyleşinin “Önsözü”ne bu cümle ile başlamış. Ne vaatkar bir cümle değil mi?

Gerçi kitaba seçtiği başlık da bir o kadar vaatkar: “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk.” Öyleyse nehir söyleşi için son sözü yazımın hemen başına bırakayım: “Okuyun efendim, pişman olmayacaksınız”.

Ebru Çapa uzun bir söyleşiyi, uzun ve mücadelelerle dopdolu bir hayatı 245 sayfada döküvermiş önümüze. Hani derler ya bir hayatı nakış gibi işlemiş birbirine bağlamış. Örneğin önsözü şöyle güzel bir yere bağlıyor: 2016’daki ev baskınında mutat olduğu üzere arama yapıyor polis. Aydın Engin’in yanı sıra iki kitabı da götürüyorlar. Sakıncalı kitabı öğrenmek istiyor, Oya Baydar’ın verdiği kitap isimlerine şaşırıyor çünkü herhangi bir kitapçıya girip alabileceğiniz kitaplar.

Ebru Çapa bu noktada nasıl bir söyleşi okuyacağımızın ipucunu ve kitaba neden bu başlığı seçtiğinin ipucunu veriyor.

“Nasıl yani, niye ki” diye ünlüyor Ebru Çapa, muhtemelen çoğumuzun evinde olabilecek kitapların mevcutlu olarak karakola götürülmesine şaşırıyor.

Oya Baydar’ın yanıtı şöyle: “Aman canım, her zaman ki halleri işte; bildiğimiz şeyler…”

Oya Baydar’ın mücadelelerle geçen ömrü için bildik, sıradan, artık şaşırılmayacak şeyler o kadar çok birikmiş ki; nasıl olup da şaşırmadığınıza şaşarak okuyacaksınız kitabı muhtemelen. Ebru Çapa da Kitabın Önsözü’nde leziz bir girişle bu söyleşiye hazırlıyor sizi.

Çoğu kitabın bir kreşendo noktası vardır benim için. Bazen bir yumruk gelir oturuverir boğazıma.

“Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk”ta işkence bölümünde yutkunamadım.

12 Mart 1971. Tarihe 12 Mart Muhtırası olarak geçen askeri darbe günleri. Sol, sosyalist muhalefetin mutat olduğu üzere iktidarın saldırısı altında olduğu günler. Birçok sosyalist için işkence günleri.

Oya Baydar söyleşinin ilerleyişinden anlaşıldığı üzere sükûnetle anlatıyor işkencehaneyle sonlanacak eve baskın, gözaltı ve Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu yolculuğunu. Bu bölümün başlığı zaten vuruyor sizi “Ne Garip! İşkenceci Değil İşkence Gören Utanır”.

Ebru Çapa o an işkenceyi merak ediyor, araya giriyor şöyle soruyor:

“Şimdi çikolata yerken biraz tuhaf olacak ama işkencede neler yaptıklarım sorsam?

Oya Baydar’ın sükûneti baki: “Çikolata iyi gelir, bir parça daha al… Bildiğin işkence hikayesi işte.”

İşkenceyi kitaplardan, anılardan okuyan; başkasının başına gelen nahoş bir deneyim olarak dinleyenler için farklı bir anlatım Oya Baydar’ınki. Mücadele içinden gelen ve üstelik edebi ifade gücü yüksek, üstüne bir de akademisyen ve gazeteci kimliğini koyun.

“Bir ara, niye sorgulandığımı sordum ve ilk tokadı yedim, sendeledim. Üniformalı subay; ‘Biz de seni bir şey sanmıştık, Karamürsel sepeti gibi karıymışsın,’ dedi bana. Bunların zihinlerinde bir komünist kadın imajı var, ben o imaja uymuyorum.

“Karanlık suratlı, zebellah gibi bir şey bekliyor muhtemelen.

“Herhalde… Ben, üzerimde paçaları tiftilmiş eski bir pantolonla ufak tefek bir şeyim. Ama adamın o sözleri beni öyle bir biledi ki anlatamam. O andan sonra ağzımı kilitledim, diklendim (…)

“Şimdi tatlı tatlı anlatıyorsunuz ama bayıltıncaya kadar dövdüler yani?

“Şimdi ne desem yalan. Çünkü böyle saniye saniye hatırlamıyorum. Kopukluklar var zihnimde. Bu da insan hafızasının korunma mekanizmasıdır belki; hatırlamak istemediğini hatırlamıyorsun. Belki sıcağı sıcağına anlatsaydım, hatırlayabilirdim. Anlatılmaz zaten, nedense utanıyor insan. İşkence yapan değil işkence gören utanır, kolay kolay anlatamaz. Çünkü işkencenin asıl amacı insanın onurunu kırmak, kimliğini, kişiliğini aşağılamak, böylece hiçleştirip yok etmektir. O duruma düşmüş olmayı kolay kolay kabullenemezsiniz.”

Ezcümle bu ülkede “aşktan ve devrimden” konuşuyorsanız; “aşkı ve devrimi” seviyorsanız ödemeye hazır olduğunuz bedeller vardır. Aşkın ve devrimin çocukları bu topraklarda yüzyıllardır bunu bilerek doğar, büyür ve göçer.

Son sözü söyleşiyi yapan Ebru Çapa’ya bırakalım. Şöyle bitiriyor Önsözü Ebru Çapa:

“Daha küçücük bir çocukken belletilmiş o ‘Her şeyden sorumluyum,’ duygusunu. Sisifos’un devasa taşı gibi sırtında taşıyor.

“Ömrü bol olsun.”

* Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk, Oya Baydar ile Nehir Söyleşi, Ebru Çapa, Ağaçkakan Yayınları, Haziran 2018.

 

Ebru Çapa kimdir?

Gazeteci, yazar. İzmir’de doğdu. İzmir Amerikan Lisesi’nin ardından Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’ne girdi. 1993 yılında, henüz üniversite öğrencisiyken 1 Numara Yayıncılık dergi grubunda çalışmaya başladı. Farklı dönemlerde, Esquire, Aktüel, Cosmopolitan, Harper’s Bazaar, Vogue, GQ dergilerinde, Sabah, Yeni Yüzyıl, Hürriyet gazetelerinde, NTYMSNBC gibi haber portallarında, muhabir, editör, yazı işleri müdürü, genel yayın yönetmeni, köşe yazarı olarak farklı görevlerde bulundu. Hâlen mevcut memleket şartlarında mesleğini icra etmeye çalışıyor.

Oya Baydar kimdir?

Akademisyen, sosyolog, köşe yazarı. Romanları ve öyküleriyle Sait Faik Hikâye Armağanı (1991), Yunus Nadi Roman Ödülü (1992), Orhan Kemal Roman Armağanı (2000) ve Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü (2004) gibi önemli edebiyat ödüllerini almış bir yazar. Köşe yazılarını halen T24 haber sitesinde sürdürüyor.

Kaynak: bianet.org

İlginizi çekebilir