Arzunun dip tarihi: Eski toplumlarda cinsellik – Doç. Dr. Çiler Çilingiroğlu

Eski Mezopotamya’da ekonominin kalbi olan tapınaklar, fahişeliğin icrasında karşımıza çıkan mekanlar arasındadır. Bugünkü değer ve normlarımıza ne ters, öyle değil mi?

“Aşk, sende olmayan bir şeyi onu talep etmeyen birine vermektir” demiş Lacan, eksikliğini bitimsizce yamamaya çalışan insanın derin boşluğuna atfen. Freud için ise aşk, Eros’la simgeleştirilen temel bir dürtüdür. Aşk dürtüsü; yapıcı, ilgi duyan, arzulayan, eyleyen, dünyaya açılan istencimizdir. Arzu nesnesini buldu mu kelimenin tam anlamıyla kendinden geçendir. Aşk, hepimize başka bir şeyler çağrıştırır ama çoğu zaman şuna eminizdir: Aşk, insana dair coşkulu bir varoluş şeklidir; aynı zamanda ebedi ve ezelidir. Aşk, neredeyse tarihin üstünde, zamansız bir olgudur. İstisnasız herkes Eros’un sihirli oklarına maruz kalmış, kalıyor ve kalacaktır. Aşkın hazzını, erotizmini, yani bugün bizim ifade ettiğimiz haliyle cinselliği deneyimlemek biyolojimizin ve kültürümüzün olmazsa olmaz zeminidir. Yaşam dediğimiz şey bir gezegen olsaydı, aşk ve cinsellik onun sönmemiş çekirdeği olurdu; her fırsatta yüzeye çıkmak için müthiş bir enerjiyle çabalayan.

Peki, aşk denince gözünüzde ilk ne canlanıyor?

Tahmin etmeye çalışabilir miyim? Bir kadın ve bir erkek. Birbirlerine sonsuza kadar bağlı, sadakat içinde, şefkatle birbirinin üzerine titreyen, şehvetle sevişen ve aşklarını korumak için her türlü fedakârlığı göze alan bir çift. Aşkları o kadar büyük ki yaşamlarını birleştiriyor bu kişiler. Evleniyorlar. Aşklarının meyvesi çocuklar oluyor sonra. Mutlu son.

Aşk deyince gözümüzün önüne bu ve buna benzeri şeyler gelmesi çok normal. Normal çünkü bize öğretilen aşk, aşağı yukarı böyle bir şey. Çünkü aşk, cinsellik, seks, evlilik gibi olguların hiçbiri tarih veya kültürler üstü değil.

CİNSELLİK VE MÜLKİYET İLİŞKİSİ NE ZAMAN BAŞLADI?

Romantik aşk, mesela, modern zamanın bir öğretisi. Çekirdek aile, kentsoylu kitlelere dayalı kapitalist düzenin yerleşmesiyle ortaya çıkan bir yaşam şekli. Cinselliğin bir kadın ve bir erkek arasında yaşanmasının ‘normal’ olarak onaylanması ve kutsanması Orta Çağ Avrupa’sının mal ve mülkiyeti kontrol almaya çalışan feodal sisteminin bir ürünü. Esasen bugün bizim aşk ve cinselliğe dair içselleştirdiğimiz ve sorgulamayı bile aklımızın ucundan geçirmediğimiz birçok nosyon, Orta Çağ ve sonrası Batı kültürünün ideolojik, kültürel ve ekonomik gelişimiyle, yani feodal dünya tasavvurundan kapitalizme geçişle ilişkili.

SÜMER’DEN AŞK ŞİİRLERİ

Elbette, bunlar şu anlama gelmiyor: Orta Çağ öncesinde aşk diye bir şey yoktu… Aşk, karşı konulmaz bir arzu nesnesi olduğu zamandan beri vardı. Sözgelimi, M.Ö. 4000’lerden itibaren cinsel temalı tasvirlere rastladığımız Mezopotamya’ya göz atalım. Günümüzde Irak’ın güneyinde kalan Sümer bölgesinde M.Ö. 2100’lerden itibaren aşk şiirlerinin izini sürebiliyoruz. Cinsel birleşmeyle ilgili tabuların olmadığı Sümer toplumunda, cinsellik temaları taşıyan silindir mühürler ve tabletler günümüze kadar ulaşmış. Çoğu dini ritüellere, krala ve kutsal evliliklere gönderme yapan bu şiirler içinde yoğun cinsel arzulara ve apaçık seks fantezilerine ilişkin dizelere rastlıyoruz. Öyle ki romantik ilişkiyi ve evliliği kutsamaya yatkın günümüz muhafazakâr toplumları bu şiirleri feci müstehcen bulabilir. Mesela bir yerde kral Šusin cariyesine şöyle sesleniyor:

“Benim….içki verenim, onun birası çok tatlı,

Aynı birası gibi vajinası da tatlı, birası tatlı,

Tıpkı ağzı gibi, vajinası da tatlı, onun birası tatlı,

Onun küçük birası, onun birası tatlı.”

 

Günümüzden yaklaşık 4000-3000 yıl önceye aiteski Mezopotamya’dan pişmiş toprak plaka üzerinde cinsel birleşme sahnesi.
Eski Mezopotamya sanatında cinsel birleşme sırasında kadının kamışla bir çömlekten bira içmesi veya partnerlerden birinin müzik
aleti çalması sık rastlanan betimlemeler arasında. Kadınlar genelde davul çalarken, erkekler lavta çalar.
Müzik aletlerinin şekilleri ise cinsel organlara açık göndermeler içermekte.

Daha bitmedi. Sümer’de aşk ve cinsellik, sadece evli kadın ve erkek arasında gerçekleşen bir şey değildi. Tasvirlerde hem vajinal hem de anal birleşmeye rastlanır. Dahası, iki kadın veya iki erkek arasında geçen cinsel birleşmeler de Eski Mezopotamya sanatının ve edebiyatının konusu olmuştur. Yani eşcinsel birliktelikler, tıpkı antik Yunan ve Roma’da olduğu gibi, eski Yakın Doğu’da da tabu ve yasak değildi. Ayrıca fahişelerle yapılan seks de pişmiş toprak kabartma plakalarda veya silindir mühürlerde karşımıza çıkar ki bunların bir kısmında tapınak imgesi de kendine yer bulur. Yani eski Mezopotamya’da ekonominin kalbi olan tapınaklar fahişeliğin icrasında karşımıza çıkan mekanlar arasındadır. Bugünkü değer ve normlarımıza ne ters, öyle değil mi?

TARİH ÖNCESİNDE CİNSEL İLİŞKİ TASVİRİ NEDEN YOK?

Daha erken toplumlarda aşk ve cinselliğe ilişkin bilgilerimiz ise bir hayli kısıtlı. Her ne kadar tarih öncesi dönemlerde gerek kadın gerekse erkek cinsel organları çok kereler karşımıza çıksa da bunların içerdiği sembolik anlam ve toplumsal işlev biz arkeologlar için hâlâ tartışmalı.

Ur’da (Irak) bulunmuş Er Hanedanlar
Dönemi’ne (MÖ 2700’ler) ait silindir
mühür üzerindeki cinsel birleşme sahnesi.
Bu tasvirdeki kadın ‘kezertum’ olarak bilinir.
Özel bir saç modeliyle betimlenen ‘kezertum’
kadınları; fahişe, müzisyen ve eğlendirici
görevlere sahip, olasılıkla tapınağa
ekonomik girdi sağlayan kişiler olarak tanımlanır.

Doğrudan cinsel birleşmeyi gösteren betimler Anadolu ve Ege’de tarih öncesinde yok hükmünde. Cinsel organın temsili ise çok yaygın. Neolitik dönemin başlarından itibaren kadın ve erkek cinsel organının temsiline rastlıyoruz. Penisin, fallik, yani ereksiyon halindeki görünümleri eril varlığa atfedilen güç, kudret, erk ve bereket gibi anlamlar kazanmış olabilir. Sadece insan bedeninde değil, hayvan tasvirlerinde de sertleşmiş şekilde gösterilen penis imgesi, Neolitik dönemde çok yaygındır. Günümüzden yaklaşık 11 bin yıl önce inşa edilen Göbekli Tepe’nin dikilitaşlı yapıları bu tasvirlerin sayıca en çok bulunduğu yerlerden biridir mesela.

Benzer şekilde göğüslerini elleriyle tutan kadın imgesi ve üçgen şeklinde sembolleştirilmiş olan vulva da dişil varlığa atfedilen üretkenlik, anaçlık, güç, bereket ve doğurganlık gibi kavramlara işaret edebilir. Başta Çatalhöyük ve Hacılar olmak üzere, Anadolu’daki hemen her Neolitik dönem kazısında bu türden heykelcikler ve tasvirler keşfedilmiştir. Ancak yine de temkinli olmak gerek. Bu tasvirlerin aşkı simgelediğini söylemek oldukça zor. Sanki cinsel organların sanatsal temsilleri, üretim ve yeniden üretimin toplumsal normlar çerçevesinde organize edildiği daha geniş bir kavramlar dizisi içinde kendine yer bulmaktadır.

TABU MUYDU?

Aşk ve cinselliğin tasvir edilmemesi belki prehistorik toplumlarda bu konunun mahremiyet alanında, tabu olarak kalması gerektiğini gösterir. Belki aşkın ve cinsel birleşmenin alenen gösterilmesinin kötü şans getirdiğine inanılıyordu. Onun yerine bizim bugün anlamını çözemediğimiz sembollerle ifade ediliyordu. Sanırım bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Belki de tıpkı aşkın olduğu gibi, bu bilginin de gizemini sürdürmesinde hiçbir sorun yoktur. Hatta adı konmamış, bilgi alanımıza girmemiş olması daha iyi.Erich Fromm’un şiirinden esinlenerek söylersek, “aşk, neyse odur”. Tarih öncesinin mahremiyetini korumuş, gizemli Anadolulu âşıklarının önünde saygıyla eğilsek yeter bence.

Ur’da bulunmuş Er Hanedanlar Dönemi’ne (MÖ 2700)
ait silindir mühür üzerinde cinsel birleşme
sahnesinin tapınak binasının üzerinde
resmedildiğini görürüz. Arkeologlara göre,
Eski Mezopotamya’da fahişelik
ve müzisyenlik görevlerine sahip
kadınlarla tapınak ekonomisinin işleyişi
arasında güçlü bağlar vardır.

*Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi Anabilim Dalı.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir