Antigone olmak – Xane Anuş

Gülten Akın’ın “Çağın en karmaşık yerinde durduk / Biri bizi yazsın / Kendimiz değilse kim yazacak…” dizeleri bir buyruk gibi değil mi?

Acının göğüs kafesini yırttığı zamanlar bu zamanlar olsa gerek. Açlık, ölüm, yaşam, umut, umutsuzluk… Sanki Tanrı, insana dair tüm karanlık ve aydınlık yönleri denemek için bir zaman dilimine sıkıştırmış ve bizi de o zamana hapsetmiş gibi gelmiyor mu size de?

Bu kuyunun içine ne zaman atıldık, hatırlayanımız var mı? Bize sorsanız hep oradaydık, hep sıkışık o zamanda direniyorduk. Ama bir sırası vardı sanki bir zamanlar ya da bu kadar naklen sınanmamıştık ve günlerin birbirinin tekrarına dönüştüğü bir girdabın içine düşmemiştik.

Her zaman kendi bilinmezini ve bilinenini bir sonrasına bırakır o yüzden, tekilden çoğula çok da umutsuz, melankolik bir unutuş olmasın diye.

Zoraki karalamalar dökülüyor kalemden çoğu zaman. Ama insan illa ki yazmak istiyor. Gülten Akın’ın “Çağın en karmaşık yerinde durduk / Biri bizi yazsın / Kendimiz değilse kim yazacak…” dizeleri bir buyruk gibi değil mi?

Açlığa yatmış “Siz ölmeyin” diye dirhem dirhem eriyen bir kadın. Başında kızı, annesinin eriyişini izliyor. Sonra başka anneler geliyor, evlat yitirmiş, evlatlarının ardından ağlamamış, “başka çocuklar ölmesin” diye direnmiş kadınlar, ta Arjantin’den ya da yanı başında Amed’den. Sonra bir anne giriyor içeriye; başları dik, konuşmadan anlaşıyorlar. Zafer işareti, gözlerde yaş hüznü, ama zafer işareti yapan parmaklar inancı anlatıyor. Evlat yitirmişler, daha yeni, iki gün önce hem de. Gömme hakkı bile elinden alınmış bir anne…

‘Tecridi protesto etmek’ için tutulduğu cezaevinde yaşamına son veren Zülküf Gezen’in ailesinin Leyla Güven’i ziyaretinden / Fotoğraf: MA

Sonra başka bir yerden görünmeyen duvarlar arkasından sesler geliyor. Ses değil aslında, sessizliğe bedenleri ile isyan edenlerin cenazeleri çıkıyor, içeriden. Yaşamaya ve yaşama tutunmaya izin vermeyenlere inat ölümle bedenleriyle bir şeyler anlatıyor bize dört duvar arasına sıkıştırılmış olanlar.

Duyabiliyor muyuz?

Ve bir döngü; Zülküf, Ayten, Zehra, Medya… Bir haber geliyor, ismi ve soluk bir fotoğraf karesi ile. Sonra “#…….ölümsüzdür” diyen paylaşımlar, sosyal medyanın o klavye üzeri ‘devrimci’ razılığında…

Doğum tarihleri ne kadar tanıdık değil mi? Fırtına ortasında doğmuş ve fırtına olmuş çocuklar, hepsi 1990’dan sonra dünyaya gelmiş, hikayeleri, ‘kaderleri’ benzer.

Direnen bir coğrafyanın onurlu çocukları, ölümsüz olmak istiyorlar, yaşama ölümle tutunmak istiyorlar.

Görebiliyor muyuz?

Sonra birileri çıkıyor “Bu çocuklar yaşamalı” minvalinde ölülere öğüt veriyor, örümcek tutmuş beyinlerden, sürüngenleşme sürecini tamamlamak ve ‘siyasal karşıtlık’ yapmak için bu çocukların ölü bedenini kullanıyorlar.

En muhalifinden en dostuna ya da en düşmanına bu coğrafyada Kürtler ölüleriyle sınanıyor nicedir.

Bin yıl öncesinden kalan bir mitolojik hikayedir Sophokles’in en büyük trajedilerinden biri; Antigone. “İnsanlık tarihi boyunca en temel haktır gömme ve yas tutma hakkı” diye geçer ‘insan hakları’nı anlatan tüm yazılı ve yazısız kurallarda. Peki, bugün Antigone’nin gömme hakkı için yaptığı direnişin mit olduğunu ve tarihte kaldığını kim iddia edebilir?

Cenazesi 7 gün sokakta kalan Taybet İnan’dan Sur’da cenazeleri ailelerine 2 metre mesafede günlerce bekletilen gençlere, Şırnak’ta kar altında günlerce bir camın aralığında izlediğimiz iki bedenin çürüyüşüne, Yüksekova’da sokakta kedilerin parçaladığı cansız bedenlere, cenazesi gömüldüğü mezardan çıkartılan Hatun Tuğluk’a, Bitlis’te bir dağ başında gömme hakkını yıllar sonra elde etmiş gerilla cenazelerinin kemiklerinin yerinde çıkarılıp hala ailelerine verilmeyişine…

Yüz yıllık bir gasptır ‘gömme hakkı’. Dünden bugüne hep ölülerimizle sınandık. Anlatının uzun hali başka bir yazının konusu olsun.

Gün aşırı haberlerde yine sınanıyoruz ölümle ve ölülerimizle. Dört duvar arasında, insanlığın oluşturduğu değerleri ayakaltı eden sistemin “tecrit” ısrarına karşı bedenlerini ortaya koyan çocukların cenazeleri kaçırılıyor gece yarıları, ailelerden izinsin, bir mezarlık, karanlık zifiri, bir annenin son kez görme hakkı bile elinden alınıyor ve öylece korsanca gömülüyor.

Devlet denen zorun ve yokluğun egemen olduğu, elinde tutanın ahlakına göre şekillenen -ki çoğu zaman ahlakını yitirmiş iktidarların oyuncağı olan- devlet eliyle ölülerimiz üzerinden sınanıyoruz.

Ölüme karşı bedenlerini açlığa yatırmış anneler, ölülerini ‘son kez görme hakkı’ elinden alınmış anneler… Sınanıyor vicdanımız, içine hapsolduğumuz zaman döngüsü içinde.

Ve bir şey anlatıyor bize eriyen ve canından geçen bedenler, tüm önyargı ve son yargılarımızdan arınıp, anlayabiliyor muyuz?


UTANÇ

düş bıraktı koynuma rüzgar

küçük bir kız çocuğunun nefesinde

dağların doruklarından

uçsuz bir denizin daglasına değin el verdi

yetişemedim…

 

bir kız çocuğu nefesi dünyaya ağır gelen

vazgeçti ölmekten, ölümsüz olmak istedi

 

suretler zamana asılı

adınız ne kadar çok

lanet hafızanın unutuş günlerinde

temize çekilmiş yaşamlar

bedeli fazlasıyla ödenmiş yarınlar

hayata tutunan ölüler

gülümseyen gözler

cenneti müjdeliyor bir yanım

bir yanım cehennem yangınlarında

bu çağda size kalan ölmek

bize kalan ölümlü olmakmış

 

insan denen varlık

kaostan kalma ucube

heybesinde hep bir şeyler biriktirir

kimileri hayal

kimileri para

kimileri anı

bize kalansa utanç biriktirmekmiş


İlginizi çekebilir