Altı yıl sonra: Bu suça ortak olmadık; olmayacağız! – Zafer Yörük

Aradan geçen altı yıl içinde barış akademisyenleri, yaşadıkları bütün zorluklara rağmen barış taleplerinden geri adım atmadılar…

“Adaletsizliği önlemeye gücümüzün yetmediği zamanlar olabilir, ama adaletsizliğe itiraz etmekten aciz olduğumuz bir zaman asla olmamalıdır.”(ElieWiesel)

6 Eylül 1960 tarihi itibarıyla Fransa’nın Cezayir’deki savaşı altı yıldır sürmekteydi. Fransız devletine göre Cezayir, Fransa’nın entegral bir parçasıydı, bu nedenle de Cezayir’deki durum bir ‘iç asayiş’ sorunu olarak tanımlanıyordu. 1956’dan itibaren Fransa’da Sosyalist Parti iktidardaydı ve savaşı fiilen yönetiyordu. Komünist Partisi’nin (PCF) aktif desteğiyle parlamentodan geçirilen bir “özel yetki yasası” ile ‘isyancıları’ tutuklama ve sorgulama yetkisi elde eden Fransız ordusunun özellikle OAS namlı özel harp birimi, işkence ve kitle katliamı vakalarıyla ünlenmişti.

121 sanatçı, yazar ve aydının imzasını taşıyan “Cezayir Savaşı’nda İtaatsizlik Hakkı üzerine Deklarasyon,” işte bu koşullar altında ortaya çıktı. Deklarasyon, Fransız ordusunu işkenceyi kurumsallaştırmakla suçluyor, Cezayir halkının davasını “bütün özgür insanlığın davası” ilan ediyor, Cezayir halkına karşı silah kullanmayı reddeden Fransız gençliğini savunuyordu. Cezayir’in haklı davasına Fransız halkı adına destek ve yardım sundukları için “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılanıp hapsedilen yurttaşlar, “devlet otoritesine utanç içinde boyun eğmek yerine gerçeğe cesaretle saygı gösterdikleri için” takdir ediliyorlardı. Metni imzalamak isteyenlerin sayısı 121’den fazla olsa da, yayıncılar “kulağa hoş geldiğini” düşünerek, imzaları bu sayıda bırakmaya karar vermişti.

5 Eylül günü bildirgenin yayınlanacağı dergilerden biri basılarak nüshalarına el konmuş, diğeri, Jean Paul Sartre’ın Les Temps Modernes’i ise, hükümetin sansürlemesi sonucu, metnin olacağı yerde iki boş sayfayla çıkmıştı. Bu nedenle Deklarasyon, bir gün gecikmeyle ve ‘korsan’ olarak kamuoyuna ulaşabildi. İmzacılar ve destekçileri, deklarasyonun basılı metnini Paris caddelerinde dağıtmaya çalıştılar. Ama çoğu tutuklanarak bildirilere el kondu. Hükümet sansürü devam etti. Deklarasyon’a destek vererek toplumu itaatsizliğe davet edenler için ağır cezalar yürürlüğe kondu: insanlar işlerini kaybetti, kariyerleri durduruldu.

11 Ocak 2016’da 1128 Türkiyeli akademisyenin imzasıyla yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirgesinin içeriği “Deklarasyon”a kıyasla oldukça ılımlıydı. Akademisyenler, Kürt illerinde tırmanan şiddetin, operasyonların ve sokağa çıkma yasaklarının sona ermesi, barış sürecinin yeniden başlatılması çağrısında bulunuyorlardı.

Ama bu çağrıya verilen karşılık, hiç de ılımlı olmadı. Bazı imzacıların üniversitedeki ofisleri ve konutları basıldı; bir kısmı gözaltına alındı; bazıları aylarca hapsedildi. Bir ‘hayırsever işadamı’, “kanlarıyla duş alacağım” diyerek açıkça ölüm tehdidi savurdu. Kışkırtmalar ve tehditler, bazı imzacıları yalnızca işlerini değil yaşadıkları kenti de terk etmek zorunda bıraktı. İmzacıların tamamı hakkında “terörle mücadele yasası” kapsamında ceza davası açıldı. Birçoğu Kanun Hükmünde Kararname ile ya da sözleşmeleri iptal edilerek işlerini kaybetti. Bazıları ülkeyi terk etmek zorunda kaldı, bazılarının pasaportlarına el kondu. Bu akademisyen kıyımına paralel olarak üniversiteler de bilimsel ve idari özerkliklerini iyice yitirerek siyasal iktidarın doğrudan kontrolü altına sokuldu. Son bir yıl içinde Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanmakta olanların kapısı, imzacı bilim insanlarına yönelen devlet terörü ile çoktan aralanmıştı.

Aradan geçen altı yıl içinde barış akademisyenleri, yaşadıkları bütün zorluklara rağmen barış taleplerinden geri adım atmadılar. Kamuoyunun dikkatini kendi davaları yerine, baskı ve zulüm altındaki bir halkın trajedisine çekme çabası içinde oldular. Birlik ve dayanışma içinde uzun bir hukuk mücadelesi yürüttüler. Sonunda terörizme yardım ve yataklık iddiasıyla açılmış olan ceza davasından beraat ettiler. İşlerini ve haklarını geri istedikleri hukuk davalarını ise henüz kazanabilmiş değiller. Mücadele sürüyor.

Cezayir Kurtuluş Savaşı’na açık destek çağrısı yapan 121 Fransız aydını hakkındaki davalar da kısa sürede düşmüştü. Üstelik Deklarasyon’un yayınlanmasından itibaren iki yıl içinde Fransız ordusu çekilecek ve Cezayir bağımsızlığını ilan edecekti. Toplam sekiz yıl süren ve 200 bin insanın canına mal olan Cezayir Savaşı’ndan geriye, içerdiği büyük şiddet ve katliam vakalarının karanlık tortusu kadar o 121 imzalı bildirgenin aydınlığı ve onuru da kaldı.

Barış bildirgesinin üzerinden geçen altı yıl boyunca Kürt illerinde durum daha da kötüledi. Yakılıp yıkılan kentler, kayyum atanan yerel yönetimler, tutuklanan siyasetçiler ve adeta sürekli sıkıyönetim rejimi altında yaşamaya zorlanan bir halk. Bu karşılaştırma üzerinden hemen akıllara gelecek soruya cevaben; şimdiki zamandan ileriye, bu şiddet ve katliam tortusunun yanı başında onurlu bir aydınlık taşıma umudundan söz edilebilir. Bu yanıtın tatminkâr bulunmaması halinde, şair Özdemir Asaf imdada yetişecektir: “Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an… Bozmadım.”

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir