Hepsi bir yana hangi mecburiyet, yok edilmiş bir insan için adalet arayanların uğradığı eziyeti yıllar boyu gerçeği yutarak seyretmek zorunda bırakır?

Cumartesi Anneleri’nin adalet arayışı bir kez daha polis şiddeti ile durdurulmaya çalışıldı.

700. haftada, 23 yıl önce ‘faili meçhul’ edilen Hasan Ocak’ın 83 yaşındaki annesi Emine Ocak kollarından sürüklenerek, kardeşi Maside Ocak ile 47 kişi darp edilerek gözaltına alındı.

Polislerin bir milletvekilinin, Garo Paylan’ın boğazına sarıldığına tanık olduk.

Hele bu anları belgeleyen gazetecilerden Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Vedat Arık’ın tarihe geçirdiği bir kare vardı ki… İnanılmaz sarsıcıydı.

Babasının katillerinin cezalandırılması için 11 yıldır mücadele eden Arat Dink ile el ele tutuşmuş Garo Paylan ve onlara sımsıkı sarılmış bir grup adalet savaşçısının polise karşı kenetlenişi…

O tek kare tam da Yetvart Danzikyan’ın dediği gibi her şeyi anlatmaya yetiyordu, “yakın tarihi de uzak tarihi de”!

Kayıp yakınlarının sadece oturarak, sessizce adaleti çağırmalarına bile tahammül edilemeyen başka dönemler de olmuştu.

‘28 Şubat’ sonrasında olduğu gibi örneğin.

Ne zaman demokrasi askıya alınıp, askeri ya da sivil yeni bir vesayet dönemi başlasa, ilk hedef Kürt halkı, sol ve demokrat çevreler ile kayıp yakınları oldu.

Kendilerini tüm zamanların ‘en mağdur’u ilan eden siyasal İslamcıların iktidarı ele geçirince zulmedenlerin arasına katılması yalnızca ‘güç sarhoşluğu’ olamaz.

16 yıllık iktidarlarında, sahip oldukları ideolojinin her suçu ve günahı aklayacak sonsuz bir esnekliğe sahip olduğunu gördük çünkü.

Bir mezar taşıyla teselli olmaya razı anneleri, kardeşleri, eşleri, çocukları başka türlü hangi vicdan “terör”le ilişkilendirebilir?

Yargılanmadan infaz edilmiş, cenazesi yok edilmiş yüzlerce insanı hangi tür bir devlet “terörist” ilan edebilir?

Hangi tür bir devlet “terörist”e yargısız infazı meşru görebilir, gösterebilir?

Hangi değerler silselesine sahip biri, birkaç yıl önce “mağdur”lar olarak makamında ağırlarken, bugün “terörist” ilan edebilir?

Hepsi bir yana hangi mecburiyet, yok edilmiş bir insan için adalet arayanların uğradığı eziyeti yıllar boyu gerçeği yutarak seyretmek zorunda bırakır?

Susmak suça ortak olmaktır.

Ve siz de bu suça ortak oluyorsunuz Sayın Algan Hacaloğlu.

Eminim o görüntüleri siz de izlediniz.

Eminim üzüldünüz.

Size haksızlık etmek istemem.

Bakanlığınız döneminde Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç cinayetlerini açığa çıkarmak için uğraştığınızı, kabine arkadaşınız İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’den de dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’dan da yanıt alamadığınızı biliyorum elbet.

Faili meçhuller ve insan hakları ihlallerinin üstüne gittiğiniz için maruz kaldığınız tehlikeleri de.

Evinize bombalı paket gönderildiğini ilk kez bana açıklamıştınız.

Biliyorum, yalnız siz değil aileniz de risk altındaydı.

Hasan Ocak cinayeti üzerine devlet adına özür dileyen ilk bakan da sizdiniz, “susma hakkımı kullanıyorum” demek zorunda kalan da.

Ama “devletin bekası” için işbirliği yapan ‘aslan sosyal demokrat’lara ne kadar borçluysak bu rejimi ve süregelen bir zulmü, sustukları için siz ve sizin gibi ‘istisna’lara da borçluyuz ne yazık ki.

Hani Anadolu 7. Sulh Ceza Hakimliği geçen yıl, “zamanaşımı” gerekçesiyle kapatılan Hasan Ocak dosyasının yeniden açılmasına ve soruşturmanın genişletilerek sürdürülmesine karar vermişti ya, geçen bir yılda o dosyanın kapağı bile açılmadı.

Çünkü verilen bilgilere göre o dosyanın kapağının altında ünlü isimler var.

Örneğin Mehmet Ağar var.

Aydınlık gazetesinin iddiasına göre fahri içişleri bakanı ya da onların ifadesiyle “Süleyman Soylu’nun önünde düğme iliklediği büyük abi”.

Örneğin Sedat Selim Ay var.

Gözaltında tecavüz ve işkence iddialarıyla gündeme gelen, işkence suçundan ceza almış, Türkiye’nin AİHM’de iki kez mahkum olmasına neden olmuş emniyet müdürü.

JİTEM’in kurucusu ünlü Veli Küçük var.

Ve 90’lı yılların terörle mücadele şubesi şeflerinden Bayram Kartal var. Cemil Kırbayır, Maksut Tepeli, Süleyman Cihan gibi başka faili meçhul dosyalarında da adı geçen polis.

Hangi yargıç, hangi savcı bu isimleri, bırakın zanlı olarak çağırmayı tanık olarak bile ifadeye çağırma cesaretini gösterebilir?

Sayın Algan Hacaloğlu, siz/sizler konuşma cesareti gösteremediğiniz için korku bütün toplumu esir aldı.

Adalete, hukuka hâlâ inanan yargıçlara yol açmak için konuşmalısınız.

Bunca sene milletin vekili olmuş bir siyasetçi olarak bunu topluma, özellikle de her baskı döneminde hedef olmuş demokrat kamuoyuna borçlusunuz.

Yılların deneyimi ve birikimi ile “susma konuş” hareketi başlatabilirsiniz.

Neden olmasın?

Vicdanıyla cesareti arasına sıkışmış bütün sivil veya üniformalı bürokrat ve siyasetçileri harekete katabilirsiniz.

7/24 hayal tacirliğiyle paralize edilen bu toplumun en önemli ihtiyacı gerçekler ve halkla birlikte yürüyecek siyasi örgütlenmeler.

Üstünüzde bu kadar borç varken emekli olup kenara çekilme hakkınız yok Sayın Hacaloğlu.

“Susma hakkı”nızı kullandınız.

Lütfen artık konuşun!

Kaynak: Artı Gerçek

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…