‘Aleviler hep kenarda, kenardakiler birbirine tutunmadıklarında düşer’

‘Aleviler her yerdeler ama hala yersizler. Leyleğin Geciken Adımı’ndaki o sahne gibi. İki ülkeyi, devleti, toplumu, coğrafyayı ayıran bir sınır çizgisi; bir ayağı havada bekliyor kahraman.’

Salman ile Aleviliği köy-kırsal-kent üçgeninden göçe, kendi içindeki çatışmalardan ötekileştirilmeye kadar birçok boyutuyla konuştuk. Alevi-Sünni ilişkilerinin eskiye oranla iyi olduğunu fakat alınacak daha çok yol olduğunu dile getiren Salman, Aleviliğin son yıllarda çoğulcu bir kimlik anlayışı benimsediği yönünde gözlemleri olduğunu da dile getiriyor.

– Hasret Gültekin’e ithaf ile başlamış kitabınız. Sivaslısınız. Madımak Katliamı yaşandığında 11 yaşındaydınız. 11 yaşında bir çocuğun gözlerinden nasıl görünüyordu? Nasıl yaşanmıştı bir Alevi evinde o gün?

Ev değil de aslında bir köy manzarası var zihnimde. Böyle silik, hayal meyal görüntüler, sesler, yüzler… 1988’de Sivas-Yıldızeli’nin Merkez Sarıkaya köyünden kalkıp Ankara’ya göç etmiş bir yoksul Alevi ailenin en küçük ferdiyim. Biraz o ilk göç yıllarının zorluğunu atlatmam, biraz köyde kalan babaannemle vakit geçirmem için her yaz başında okulların kapanmasını müteakip köye yollanırdım. O yıl bir vesileyle gidişim temmuza sarktı. Tam da “o güne”. Sabah erkenden ilçeye, oradan köy dolmuşuyla köye derken ulaşmamız öğleden sonrayı buldu. Köy meydanından baba evine kadar yürüdüğüm o kısacık yolu, bugün bir film sahnesi gibi gözümde duran karelerin sisini, dumanını unutmam: Köy, ilçeye 25, Sivas merkeze 76 km uzaklıkta. Ama sanki orada tütüyordu duman. Sanki köye cenaze gelecekmiş gibi gergin yüzler, merakla birbirlerine soranlar… İsimler hatırlıyorum: “Nesimi de varmış!” diyor biri, yüzünü burarak. “Akarsu da ölmüş…” diyor öteki. “Hasret de gitmiş…” dedi biri. Bir yakını, belki kardeşi, komşusu, en can arkadaşı “gitmiş” gibi… İşte o ifade, o ses, o keder hiç gitmedi gözümden, kulağımdan. O günden sonra Alevilerin yaşadığı hiçbir yerde, hiçbir şey aynı kalmadı. Her Alevi çocuğu öyle ya da böyle, toplumsal hafızaya işlenmiş o izden haberdardır.

– Alevi’yi Türkiye toplumunun diğer azınlık gruplarından ayıran bir olgu olduğunu düşünüyor musunuz? Nedir Ermeni’den, Kürt’ten, Rum’dan, Hristiyan’dan, Yahudi’den ayıran? 

Saydığınız bütün bu gruplar, benim nazarımda sayısal azlıkları dışında en az bir diğeri kadar asli unsurdur; ama devlet ve “makbul vatandaş” kabul edilen çoğunluk nezdinde öyle değiller tabi. Her birinin bir başka bağlamdan ötekilik yaftası var; kimi dilden, kimi dinden, kimi her ikisinden… Alevileri devlet ve hâkim çoğunluk nezdinde biraz daha hassas bir noktaya çeken şey, sanırım hâkim grupla arasındaki toplumsal sınırın muğlaklığı ve tarihsel hafızanın karşılıklı gerilimi. Aleviler bu coğrafyada yüzyıllarca bir var-yok topluluk olarak yaşamışlar. Aleviler hem var hem de yoklar. Soyutlanmış ya da gizlenmişler. Bugün Alevilerin yaşadığı sorunların hemen hepsinin altında görünür olmaları ya da ortaya çıkmaları yatıyor. Devlet de Sünni çoğunluk da -açıkçası Aleviler de- Alevileri nereye koyacağını bilemiyor. Her yerdeler; ama hala yersizler. Leyleğin Geciken Adımı’ndaki o sahne gibi. İki ülkeyi, devleti, toplumu, coğrafyayı ayıran bir sınır çizgisi; bir ayağı havada bekliyor kahraman. Ne tarafta şimdi?

Bu coğrafyada mezhepler üzerinden yükselecek bir gerilim başka hiçbir şeye benzemez, herkesi yakar diye düşünüyorum. Sanırım muktedirler de toplumlar da bunu tarihten gelen acı tecrübeyle gayet iyi biliyor.

ALEVİ MİTİNDE ZAMAN VE MEKAN MUĞLAKTIR

– Kitabınıza Alevi kimliğini çok yönlü bir araştırma ile yansıtmışsınız. Sizin yönteminiz ile devam edersek, kır-kent ayrımında Alevi kültürü nasıl tezahür ediyor? 

Yıldızeli kırsalından büyük kentlere ve diasporaya Alevilerin göç güzergâhını izlerken, kalıp ikilikler, ideal tipler ya da tipik kategoriler aramak yerine toplumsal mekân üzerinde zamanın ve topluluğun tanık olduğu dönüşümü görmeye çalıştım.

Birincisi, kente göç Alevilerin sosyo-ekonomik durumlarını, sınıfsal pozisyonlarını değiştirdi. Hemen hepsi geçimlik tarım işçisi-küçük köylü olan Aleviler, bugün kentlerde alt sınıf işçilikten orta sınıf beyaz yakalılara, az da olsa küçük burjuvaziden büyük sermayedara, çok katmanlı bir görünüm arz ediyorlar.

İkincisi, sosyo-mekânsal örüntüler tümüyle değişti. Kırsalda toplumsal mekânın sınırlarını belirleyen ocak ağı çözüldü. Her biri en yakınındaki toplulukça birer kadim inanç figürü, kültür taşıyıcısı, birer hafıza mekân olan ‘Ziyaretler’ toplumsal hafızadan silinmeye başladı.

Üçüncüsü, inancın tatbiki ve temsili üzerinden yeni bir tartışma zemini doğdu. Toplumsal yapının kilit taşları konumundaki temel yapı, kurum ve aktörler dönüştü. Ocaklardan derneklere, dedelerden aydınlara yeni güç zeminleri tartışılır oldu.

Dördüncüsü, toplumsal kurumlar ve cinsiyet rolleri dönüştü. Henüz toplumsal cinsiyet kimliklerinin bütünü masaya yatırılmamış olsa da en azından Alevilikte kadının yeri, “Alevilerde kadın erkek eşittir” klişesinden öte bir zeminde tartışılır oldu.

– Alevilikte mekân anlayışı ve mekânın diyalektiğinden söz ediyorsunuz? Hatta 3’e ayırıyorsunuz. Bu değişmez düzeni anlatır mısınız biraz?

Alevilikte mekân meselesine pek kafan yoran olmamış. Ayhan Yalçınkaya bu istisnalardan biri mesela. Oysa dünyada Lefebvre ve onu izleyenler, mekânı fiziksel, zihinsel ve toplumsal olmak üzere bir üçlü diyalektik olarak alırlar. Ben bu çerçeveyi Alevi mekânına uyarladım.

Alevi felsefesinde ve mitolojisinde mekân da zaman da doğrusal ve mutlak değildir. Kırklar Cemi anlatısından Selman-ı Farsî hikâyelerine, Ali menkıbelerinden yol ulularının kerametlerine, ulu ozanların şiirlerinden ‘Ziyaret’ mitlerine kadar bütün Alevi edebiyatı benim “lâmekân ili” diye andığım bir sarmal, katlanmış, mitik, düşsel, aşkın, var-yok mekâna karşılık gelir. Alevi gündelik ve toplumsal mekânı da bu felsefi derinliği somutlaştırır.

Bütün bunların üzerinde hayat bulduğu ocak ağı ise Alevi toplumsal mekânının var-yok haritasını temsil eder. Bu yüzden “değişmez” değil de gayet derinlikli, işlevsel ve diyalektik bir mekân kavrayışı görüyorum ben burada.

Bütün bunlar, bir başka açıdan, şimdilerde toplumsal-kültürel hafıza kuramlarının kullandığı onca kavrama da kapı açar.

ALEVİLER HEP ‘KENARDA’DIR VE KENARDAKİLER BİRBİRİNE TUTUNMADIKLARINDA DÜŞERLER

– Alevi ailelerdeki tarihsel aktarıma hep hayran kalmışımdır. Toplumsal birlikteliğin, sosyal hayattaki korumacılığın diğer azınlık gruplarından daha fazla olduğunu gözlemledim hep. Siz neye yoruyorsunuz bunu? 

Elise Massicard, 1980 sonrası Alevi “uyanışını”, bu yıllarda yükselen marjinalleştirmeye tepki olarak temellendiriyor. İdeolojik, siyasal ve ekonomik yönden marjinalleştirilen ya da sistemin dışına itilen Alevilerin kendi kimlikleri etrafında kenetlenmekten fazlaca bir seçenekleri olmadığını ima ederek. Bu aslında o yıllara özgü değil. Bugünkü iktidar döneminde çok daha yoğun hissedilmekle birlikte, Alevilerin hemen her devirde “kenarda” olduğunu ve kenardakilerin birbirine sıkı tutunmadıkça düşmeye hep en yakınlar olduğunu unutmayalım.

Bunu çok gündelik, çok doğrudan, çok basit dile tercüme etmeye çalışayım: Yirminci yüzyıla kadar devletin ya da iktidarın ağının uzağında, vergi-savaş-iskân-sürgün olmadıkça pek akla gelmemişler. Yani tarihi yoksul. Kente göçmüş, gene yoksul. Kentte tutunmaya çalışırken, üç dört büyük katliam girişimine maruz kalmış. Sermayesi yok, sermayedarı yok. Ekonomide gücü yok. Bürokraside yeri yok. Siyasette temsili yok. Toplumda huzuru yok. Yok da yok… Ne yapar bir Alevi? Ne yapar çocuğu tutunabilsin diyen bir Alevi aile? Bordieu’ye selâm edelim: Bir an önce kendi ekonomik, kültürel sermayesini yaratmak zorunda. Dayanışıyor. Aile içinde okuyup eğitim yoluyla “sınıf atlayabilecek” olan varsa, tüm aile onun için seferber oluyor. Aileler arasında ilişki ağı kuruluyor. İş bulmadan barınmaya, gecekondu kurmadan dertleşmeye… Dernekler uzun süre toplumsal bağı sıkı tutmanın tamponu oluyor. Nitekim bütün bir topluluk ancak böyle birbirine tutunarak ayakta kalıyor.

– Avrupa’ya göç etmiş Aleviler ile Türkiye’nin farklı kentlerine göç ettirilmiş Aleviler arasında, kültür, din, sosyal ritüelleri yaşayabilme özgürlüğü açısından ne tür farklar var?

Eğer buradaki özgürlüğü yasal zemin, kazanılmış haklar, tanınma vs. açısından okursak, Avrupa’nın pek çok ülkesinde Aleviler kendi yurtlarında elde edemedikleri haklara sahipler. Bu çalışmayı hazırlarken 6 ay süreyle Almanya’da bulundum, Fransa’da çalışma yürüttüm. Bugün Almanya’nın birçok eyaleti Alevilere Hak Eşitliği Anlaşması (Staatsvertragdeniyor) çerçevesinde bir inanç grubu olarak pek çok yurttaşlık hakkını tanımış durumda: Alevi çocukları okullarda kendi inancını öğrenebiliyor, hastane, hapishane gibi resmi kurumlarda inanç hizmeti alabiliyor, cemevleri ibadethane olarak tanınıyor, Alevilerce özel kabul edilen günler resmi olarak tanınıyor, resmi mezarlıklarda Alevi erkânına uygun cenaze töreni yapılabiliyor, kimi üniversitelerde Alevilik kürsüleri açıldı ya da buna cevaz veren haklar tanındı vs. Benzer haklar, başka ülkelerde de tanınmış durumda. Altı aydır doktora sonrası araştırmam vesilesiyle İngiltere’deyim; burada da Alevilik bir ders olarak Londra’da 20 okulda müfredata dâhil edilmiş durumda.

‘KESTİĞİ YENMEZ’, ‘ANA BACI BİLMEZ’ 

– Sizin birebir aktardığınız hikâyeler de var ama belki siz örnek vermek istersiniz. Sünni-Alevi karşılaşması nasıl oluyor? 

Örnek vereyim;

• Sivas merkezde “Alevi mahallesi” olarak bilinen bir mahallenin gene Alevi ekmek bayii anlatmıştı bana: “XXX Sitesi’nde bir doktor kadın var. Bir sabah geldi bana, ‘Ben her gün şu kadar ekmeğin parasını size vereceğim, yoksullara verirsiniz’ dedi. ‘Tamam’ dedim. ‘Yalnız bir şartım var, verdiğiniz kişiler Alevi olmasın’ dedi.” Bunu söyleyen, bir tıp hekimi. Merak ediyor insan, tedavi için gelenleri de tek tek seçiyor mu böyle?

• Köyün muhtarı anlatıyor: Kaymakamla toplantıdalar. Muhtar kalkıp saygıyla söz istemiş. ‘Bazı köylere ikinci, üçüncü kat asfalt götürülürken, neden bizim köylerin yolu çamur, bir kat asfalt bile gelmiyor’ diye serzenişte bulunmuş. Kaymakam azarlamış, “Mezhepçilik yapmayın burada!” diye. Asfalt ile mezhep arasında nasıl bir bağlantı kurduysa artık…

• Yaşlıca bir Alevi, yurdun çeşitli yerlerinde çalışmış. Çalıştığı yerlerin çoğunda da gerek “mum söndü”, gerek dinsizlik vs. üzerinden Alevilere çok atılıp tutulduğunu, bunların çoğuna karşılık verdiğini anlatmıştı. Ama kendi deyimiyle bir yerde “yutmuş”: “Suşehri’nde. Çok kötü attılar. Aleviliğe atıyorlar. Orada işittim ama yuttum. Bir şey konuşamadım. Konuşsam belki de bizim o gün son günümüz.”

• Sünni bir erkekle evli kadın, çocukları da var. Bir gün çocuk gelip diyor ki annesine, “Anne sırtını aç, bakacağım.” “Niye oğlum?” diye soruyor kadın. Çocuk, kimden ne duymuşsa artık, “Aç bakacağım”, diyor, “Sizin sırtınız sarıymış!” Kadın açıyor sırtını, “Ne sarısı oğlum, benim sizden farkım yok ki!”

• Almanya’da üniversitede görüştüğüm bir Alevi genç anlatmıştı: Bir Türkiyeli Sünni ile evli Somalili kadın arkadaşına Alevi olduğunu söyleyince, “Aa, Alevileri biliyorum, demiş, onlarda ensest normal değil mi? Toplanıyorlar, ışıkları kapatıyorlar…” Gerisi malum. Onlarca hikâye dinledim; sadece bunlardan bir kitap daha çıkar. Komşulukta, askerde, işyerinde, çarşıda, televizyonda… Alevi’nin hâkim Sünni önyargılarıyla karşılaşma hali daha çok bu: “Mum söndü” yapar, “ana-bacı bilmez”, “abdestsizdir”, “kestiği yenmez”, “sofrasına oturulmaz” İşin tuhafı, köy, kent, başka ülke pek fark etmiyor; Alevi gittiği her yerde bu dile maruz. Hatta ölünce bile! Eh sormazlar mı Veysel’in diliyle: “Sen altınsın ben tunç muyum/Sen gümüşsün ben sac mıyım!”

– Alevilere yönelik ön yargıyı destekleyen yegâne unsur Sünnilik midir? Örneğin, ateistlerin Alevilere bakışı ne denli rahatsız ediyor bir Aleviyi?

Biraz inancın-kültürün kendisinden, biraz tarihsel şartların zorlamasından, Alevilik, bir “inanç” olarak çok fazla göze batmaz, kendini dayatmaz. Tebliğci de değildir teşhirci de. Kendi halinde Alevi, giderse, bir köşeye çekilir cemini yapar. Sessiz sedasız yas orucunu tutar. Keserse senede kurbanını keser, duasını alır. Böyle olunca, diyelim Avrupa’da yahut büyük kentlerde bir başka inanç mensubunun, inançsızın, agnostiğin-ateistin Alevi’den rahatsız olmasını, Alevi’ye karşı ön yargı beslemesini gerektirecek bir durum da yoktur görüntüde. Avrupa’da yaşayan Aleviler, bu yüzden olsa gerek, başka dinlerden yahut dini inancı olmayan komşularıyla-arkadaşlarıyla gayet iyi anlaştıklarını anlattılar hep. Alevi’ye genelde olumlu, sıcak bakıldığını. Büyük kentlerde kendini inançsız yahut inançlı olmakla beraber aydın-demokrat-seküler vb. çerçevede tanımlayan birinin de Alevi’ye karşı bir önyargı büyüteceğini yahut mevcut önyargıyı sürdüreceğini düşünmüyorum. Varsa tanımamaktan, bilmemekten, az bilmekten kaynaklı eksiklikler vardır en fazla.

ALEVİ MUHAFAZAKARI TİPİ BELİRMEYE BAŞLADI

– Sizce Aleviler muhafazakâr mı yoksa seküler mi? 

Özcülük hatasına düşmemeye gayret ederek şöyle diyebilirim: Alevilik, içinde oluştuğu şartlar gereği daha dünyevi, çoğulcu ve değişime açık iken Aleviler arasında inancın ve kültürün bu yanına uygun yaşayanlar çoğunlukta olmakla beraber, özellikle son dönemde “muhafazakâr” Aleviler de türedi ya da kendini göstermeye başladı. Her şeyin modası var; bugün moda muhafazakârlık. Bundan Aleviler de payına düşeni alıyor ister istemez.

Alevilik, bir yanda Sünni imparatorluk, öte yanda Şii şahlık, beride Hristiyan dünya; dört yanı güçlü ortodoksilerle çevrili bir coğrafyada, bu Ortodoks yapıların tümünden bir ölçüde uzak kalarak var edilmiş, bu yüzyıla taşınmış bir inanç ve kültür.

Fakat son yıllarda, biraz da sosyal medya ve iletişim kanalları aracılığıyla daha rahat görüyorum ki Aleviler arasında da başta Aleviliğin tanımı üzerinden olmak üzere kendi gibi düşünmeyenleri, yaşamayanları çabucak ötekileştiren, horlayan bir Alevi muhafazakârı tipi belirmeye başladı.

– Bu durum Aleviler arasında da tartışılıyor mu?

Yakınlarda Yalçın Çakmak yazdı, bu yazışma ve tartışmalar bazı yerlerde öyle bir hal almış durumda ki şu yukarıda konuştuğumuz, Alevilere yönelmiş ayrımcı dili aratmayan sözleri bu grupların aralarındaki tartışmalarda görüyorsunuz. Diyelim Alevi kökenden gelmeyen bir “ateist” ile pek sorunu olmayacak Alevilerin, inançlı-inançsız olması bir tarafa, kendini gayet inançlı gören fakat Aleviliği farklı yorumlayanlara karşı dışlayıcı dili de ben bir tür muhafazakârlık olarak okuyorum.

Alevilik, yüzyıllarca tam da bunun tersi ile var olmuş bir inanç ve kültür. Bugün muhafazakâr ötekisinden ilhamla Aleviliği de Alevileri de bunca zaman uzak durduğu ne varsa onun içine sokmaya, öyle bir tek renge boyamaya çalışanları hayretle karşılıyorum.

ALEVİLERİN KİMLİK TANIMLARI FARKLILAŞTI VE ÇOĞULLAŞTI

– “Ateistim ama Aleviyim” diyen kültürel Aleviler de var öyle değil mi? 

Epey laf götürür bir soru daha. Son zamanlarda Alevilerin en ateşli tartışmalarından. Dış ateistler neyse de Alevilerin kendi “ateistleriyle” başı dertte şu ara. Aman şakası bile riskli; temkinli konuşalım.

Şundan yüz yıl önce bir Alevi ile karşılaşsanız ve ona neci olduğunu sorsanız, muhtemelen Alevi’yim, Kızılbaş’ım yahut Bektaşi’yim der, biraz daha deşseniz en fazla ocağını söylerdi. Cumhuriyet modernleşmesinden başlayarak, bilhassa da kentlere göçle beraber Alevilerin kimlik tanımları da farklılaştı, daha doğrusu çoğullaştı.

Kendi kimliklerini ifade ederken inançlı Alevi, solcu Alevi, inançsız-Alevi, Atatürkçü, solcu-aydın, çağdaş, muhalif, demokrat, sosyalist Alevi, devrimci, ateist Alevi gibi kavramlar kullanıldığına sıkça tanık oldum. Dikkat çekici olan şu: Bu bireyler kendilerine dışarıdan bir konum belirleyerek Alevi inancını ya da Aleviliği tanımlamıyorlar; bilakis, bu kavramların her birini Aleviliği tanımlayan bir kimlik ifadesi olarak benimsiyorlar. Hal böyle olunca, “Ateist Alevi’yim” gibi ilk bakışta çelişkili, kulağa pek makul gelmeyen tariflerle karşılaşmak, en azından beni şaşırtmıyor.

– Alevi vatandaşların Sünnilerle birlikte yaşama ihtimali hangi şartlarda daha mümkün olabilir sizce? İdeal olan nedir?

Cevabı zor bir soru daha. Dünya genelinde kimlikler üzerinden yarılmanın, ayrışmanın depreştiği; yüzyıllarca yan yana barış içinde yaşamış toplulukların dahi ayrılık türküleri söylediği bir zamanda, neredeyse bütün tarihi gerilimli iki toplum nasıl yakınlaşacak? Birlikte yaşıyorlar yaşamasına, belki geçmişe nazaran daha da olumlu tablo. Ama gene de alınacak çok uzun yol var gibi geliyor bana.

Mahzuni Şerif, Maraş katliamını anlattığı bir türkü yakmıştır, girişinde “Tüm bunlara rağmen küsmedim sana Ökkeş. Sen gene de vur bizi. Ama biz yine de severiz tüm insanı unutma” der.

İster inancın-kültürün gereği, ister azınlık olmanın sonucu olarak alınsın, Alevi dilinde bu çağrı sık sık yinelenir. Fakat “Çağrılmazsan varma gönül” diyen de gene Garip Veysel. “Müşteri olmazsa gelip geçene/Gel al deme ile aldıramazsın” diyen Derviş de Alevi.

Birlikte yaşamak, illa farklılıkları törpülemek anlamına gelmiyor. İlla birinin diğerinden korkması, ötekine dönüşmesi de gerekmiyor. Bu işin bir ideali yok ne yazık ki. Ama tarih denilen bir şey var ve ancak bir ders alındığında muteber. Tarih bize diyor ki bu coğrafyada etniğiyle, mezhebiyle, bütün başkalıkları bir zenginlik olarak görüp bir arada barış içinde yaşamaktan başka çıkar yol yok. Öteki türlüsünün meraklısı varsa, dönsün etrafa bir baksın. Yeterince kötü örnek gözümüzün önünde hâlâ.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir