AKP tipi üniversite ve akademik memurlar – Emre Tansu Keten

Öğrenciler tez şirketleri ve dolmalarla mezun olurken, hocalar da parayı bastırıp makale yayımlatabildikleri dergilerle, atıf çetesi şeklinde ünlenen, yine para karşılığı atıf aldıkları sistemle puan üstüne puan topluyor

Üniversiteler, son yıllarda hep bir memnuniyetsizlik kaynağı olarak öne çıkıyor. Erdoğan “dünyanın en büyük 500 üniversitesi arasında Türkiye’nin esamisi nasıl okunmuyor” diye soruyor örneğin. Taha Akyol, hayli dertli şekilde uluslararası yayın yapma endeksinde İran’ın bile Türkiye’yi geçtiğini yazıyor. İki haftada bir YÖK başkanını göreve çağırıyor, bu gidişin durdurulması gerektiğini söylüyor.

Aslında YÖK de boş durmuyor. Sürekli yeni kararnameler yayımlayarak, yardımcı doçentliğin kaldırılmasından, tez yazımına, hakemli dergilerin işleyişinden, doçentlik jürisine kadar birçok ayrıntıyı yeniden düzenliyor. Ancak bu adımlar da kaygıları tam olarak yatıştırmıyor olacak ki, Cumhurbaşkanı yurt dışındaki Türk bilim insanlarını, ısrarla, ülkeye davet ediyor.

İktidar, üniversiteleri kültürel iktidar sorununun bir parçası olarak görüp, bu konunun üzerine ciddiyetle eğildiğini iddia ederken, üniversiteler trajik olaylarla anılıyor. Eskişehir’de bir araştırma görevlisinin okulu basıp dört kişiyi öldürmesi ve Ankara’da araştırma görevlisi Ceren Damar’ın öğrencisi tarafından katledilmesi, üzerinde uzun uzun durulması ve akademiyi kendisi üzerine düşünmeye zorlaması gereken olaylarken, sanki bu olaylar hiç yaşanmamış gibi üniversiteler “çalışmaya” devam ediyor.

Üniversite, bunların yanında garip haberlerle gündeme geliyor. Para karşılığı tez yazmanın gayet profesyonel bir sektör haline geldiği ayan beyan ortada. Hatta tez yazma şirketleri, paranın bir kısmını aktardıkları hocaları tez jürilerine sokuyor, müşterinin sadece tezini yazmıyor, onu mezun ediyor.

Tez jürisi demişken, artık herkesin aklına jüriler, anne emeğiyle ya da catering şirketleri tarafından donatılmış ziyafet sofralarıyla birlikte geliyor. Danışman hocalar, sarmalarla, dolmalarla, hamur işleriyle donatılmış masaları, zaten olması gereken buymuşçasına sosyal medya hesaplarından paylaşıyor.

Manav reyonlu sülale üniversiteleri

Öğrenciler tez şirketleri ve dolmalarla mezun olurken, hocalar da parayı bastırıp makale yayımlatabildikleri dergilerle, atıf çetesi şeklinde ünlenen, yine para karşılığı atıf aldıkları sistemle puan üstüne puan topluyor. Bu puanlar hocalara sadece akademik yükselme olarak değil, her sene puana göre maaşa eklenen teşvik primi üzerinden nakit olarak da geri geliyor.

Bu sistem de o kadar ayyuka çıkıyor ki, YÖK buna karşı önlem almak zorunda kalıyor. Bir doçentin bu durum üzerine Facebook’taki akademik bir gruba yazdığı mesaj, sistemin ne kadar kanıksandığını gösteriyor: “Paralı dergilerde yayın yapacak değerli hocalarım lütfen dikkat! (burada çok korkmuş emojisi var – etk) Ne doçentlikte ne de kadro atamalarında bu yayınlarınız artık geçersiz!”

Paralı makale yayımlatmanın bu gibi kararlarla tamamen engellenemeyeceği de bir gerçek.

Dokuz Eylül Üniversitesi’ne açılan manav reyonu, sülalece çalışılan üniversiteler, hedef kişinin bir tek isminin yazılmadığı kadro ilanları, eksantrik ve cahillikle yüklü açıklamalarıyla ünlenen profesörler derken, Türkiye üniversitelerinin gariplikleri saymakla bitmiyor.

Uyanık Üniversite A.Ş.

Peki neden böyle? Evet, Türkiye’de akademi hiçbir zaman bir altın çağ yaşamadı, ancak niteliksizleşmenin böylesine ortalığa saçılmasının iki temel nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi, 12 Eylül ve YÖK ile başlayan ve AKP ile militan şekilde devam ettirilen, tabii ki dünyada da karşılığı olan neo-liberal yöneliş. Üniversitenin piyasalaşması, eğitimin özelleştirilmesi ve piyasa merkezli düşünen bir akademik zihniyetin egemen hale getirilmesi üniversitenin “Universitas”tan kopuşunun temelini oluşturuyor. Buradan itibaren Hasan Ünal Nalbantoğlu’na (Arayışlar: Bilim, Kültür Üniversite, İletişim Yayınları, 2009) başvurursak, yeni tip üniversite öğrencilerin müşterileşmesi; bilimlerin, birbirleriyle iletişimsizlik halinde olan, disiplinler halinde bölünmesi ve bunun sonucu olarak dar uzmanlaşmanın dayatılması anlamına geliyor. Burada temel soru, “üretilen bilgi kimin işine yaracak” oluyor.

Nalbantoğlu, “bilgiye kör malumat uzmanlarının imalatını sürekli sermayeye dönüştüren” yeni tip üniversiteye Uyanık Üniversite A.Ş., bu kör malumat uzmanlarına ise ‘Ersatz’ Yuppie Akademisyen tanımını uygun görüyor. Bu akademisyen türü, “sözcüğün en geniş anlamıyla tüccar kafalılık ve de onunla pek de çelişmeyen at gözlüklü bir uzmanlığın körlüğünde” konumlanma, proje peşinde koşma, publish or perish (yayın yap ya da toz ol) ilkesiyle yaşama, bir konu üzerinde zanaatkârca çalışmanın çok vakit alıyor olmasından dolayı hızlı üretmeyi tercih etme gibi nitelikleri taşıyor. Nalbantoğlu’nun pek önemsediği, bilimsel çalışmanın ve düşünmenin getirdiği melankoli ve yalnızlık, bu dönemin network fetişi altında kayboluyor; böyle bir ortamda, eleştiri, verimli bir entelektüel eylem yerine, ilişkilerde var olan bir bozulma olarak algılandığından pek sık ortaya çıkmıyor.

Şeytaniliğin yaratıcılığı

Nalbantoğlu’nun önemsediği ve Uyanık Üniversite çağında kaybolduğunu söylediği diğer bir kavramsa daemon. İnsanı aramaya, düşünmeye, çalışmaya ya da yazmaya teşvik eden yoldaş tin; kendisinin tanımıyla “bize kritik dönemeçlerde neyi yapıp neyi yapmayacağımızı fısıldayan, ama verdiğimiz kararlara karışmayan bir şey”. Daemon’un bizi götürdüğü yerde karşımıza çıkana ise Sokrates ve Wittgenstein hayret adını veriyor. Şerif Mardin şunları söylüyor bu kavram hakkında:

“Batı’da çok eski bir kavram var […]: daemon kavramı. Bu kavram bir taraftan ürkütücü; fakat diğer taraftan yaratıcı bir öge olarak düşünülmekte. Yani insanın, hem bir insanlığı aşan, taşkın bir şeyini ifade ediyor; ama o taşkınlığın beraberinde bir yaratıcılık getirdiğini anlatıyor. Türkiye’de, İslâm’da, Osmanlı’da ise şeytan vardır; fakat ‘şeytaniliğin yaratıcılığı’ diye bir şeyi düşünmek mümkün değildir. Bunu böyle düşünmek, bizim için günahtır. Batı’daki daemon kavramıyla bunun ötesinde bir şeyin şekillendiğini görüyoruz”.

Daemon’unu kaybeden bilim, kârlılık peşinde koşan bir üniversite ile işe yarar projelerin mimarı olma arzusundaki girişimci akademisyenden ibaret bir hâl alıyor. Kendi dar uzmanlık alanının dışına çıkmak, olumsuz anlamda, amatörlük; akademinin kamusal görevlerinden bahsetmek ise romantiklik ve maceracılık olarak kodlanıyor.

Tam da burada, “peki neden böyle?” sorusunun ikinci cevabına geçebiliriz, o da AKP’nin üniversitelere yönelik saldırısı. İktidara geldiği günden itibaren üniversitelerle özel bir şekilde ilgilenen, YÖK’ü vesayetçi ve yasakçı bir kurum olarak görüp ona savaş açan, sonrasında onu ele geçirip daha beter şekilde araçsallaştıran, akademiyi kazanılması gereken bir mevzi olarak gören AKP’nin, bu yolda Uyanık Üniversite A.Ş.’nin nimetlerinden de oldukça faydalandığını söylemeye gerek yok.

Memur akademisyenler devri

2012 yılında ODTÜ’ye karşı açılan savaşla başlayan, ardından Barış için Akademisyenler’in büyük bir kısmının ihraç edilmesiyle devam eden süreç, üniversitenin piyasalaşmasına, bilimsel faaliyetin ticarileşmesine direnen ciddi sayıda akademisyenin üniversite dışına çıkartılması ve öğrenci hareketinin güçsüzleşmesi gibi sonuçlar doğurdu. Bunun karşısında ise, iktidarın siyasi gündeminin peşinde “bilimsel” çalışmalarıyla koşan, bütün mesaisini idari olarak yükselmek için harcayan, üniversite içinde elde ettiği yetkiyi iktidara yaranmak ve muhalifleri sindirmek için kullanan ve kurumu İSKİ’den farksız bir şekilde yöneten memur akademisyenlerin devri başladı. AKP, üniversite alanında verdiği mücadeleyi, bu alanın içerisindeki kültürel ve sosyal sermayesiyle değil, siyasal alandan, tamamen devlet erkini kullanarak yürütmeyi seçtiği için, elinde kalan sadece tabelasında üniversite yazan devlet daireleri oldu.

Böyle bir ortamda, yazının girişinde aktardığımız absürtlüklerin yaşanmaması, serzenişlerin yükselmemesi gerçekten garip olurdu. Yarattıkları enkazdan bir mucize beklemeleri, sadece atadıkları bürokratları zan altında bırakmaya yarıyor. Ancak umut tamamen tükenmiş değil, KHK’lar ile sivil ölü haline getirilmeye çalışılan akademisyenler, makaleleriyle, kitaplarıyla, dersleriyle üretmeye devam ediyor. İhraç edilmelerse de, binbir türlü baskı ve soruşturma tehdidi altında işlerini sürdüren binlerce akademisyen cesur çalışmalar ortaya koyuyor. Daemon, şeytaniliğin yaratıcılığı, her şeye rağmen bir yerlerde nefes alıyor.

Kaynak: T24

İlginizi çekebilir