“Akademik Erkeklik”

Akademinin fail yaratan mekanizmalarına karşı kolektif bir mücadele sürdürmedikçe, her türlü eşitsizliğe karşı hiyerarşilerden arınmış bir akademiyi amaç edinmedikçe, yeni eril tahakküm biçimleri üretmeye devam edecektir.

Mete Sefa Uysal

Son olarak Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan B. kendi hastanesinde nöbetçi veteriner hekime “cinsel saldırı”dan tutuklandı.

Dokuz Eylül Üniversitesi öğrencileri kendilerine yönelik “cinsel saldırıda bulunduğu” gerekçesiyle öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim K.’yi sosyal medyada proteto ettiler. Prof. Dr. İbrahim K. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Başkanı.

Üç ay önce de Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi klinik psikolog Yrd. Doç. Dr. Murat Paker, danışanına yönelik cinsel saldırı suçlamasıyla İstanbul 56. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 4 yıl 2 ay hapis cezasına mahkûm oldu.

Gerek kamuoyu gerekse akademi içerisinde üniversitelerde  tacizci ve şiddet faili hocanın bulunması şaşkınlık yaratırken, tartışmalar akademi gibi “steril” bir camiaya bu kişilerin  nasıl girebildiği üzerine yoğunlaştı.

Çok az kişi “akademi dışı dünyanın” öznesi olarak kabul edilip, sınırı aşarak akademiye giren ve tekrar “akademi dışı dünyaya” teslim edilmesi gereken bu kişilerin akademinin birer ürünü olabileceği üzerinde durdu.

Bu nadir eleştirel yorumlar bile, “eşitlikçi” akademide kurulan bazı ilişkilerin toplumsal cinsiyet kodlarından azade olmayabileceği, çünkü içine doğduğu toplumun değer ve normları ile sosyalize olan erkeklerin, akademiye geldikten sonra da toplum ile ilişkilenmelerini değiştirmedikleri ve bu yanlarını akademiye taşıdıkları yönündeydi.

Akademideki artan cinsel şiddet olayları ile ilgili akademi içinden gelen en sert ve özeleştiri sahibi yorumlarda bile “steril akademi” ile “kirli akademi dışı dünya” ayrımının sürdüğünü ve yaşananların bu iki bölge arasındaki sınır aşımlarından kaynakladığı üzerine yorumları görmek mümkün.

Ancak Acker’in (1990) “toplumsal cinsiyetlendirilmiş kurum” tezinden hareketle söz konusu faillerin cinsiyetlenmiş ve hegemonik akademinin öz çocukları olabileceği yönündeki rahatsız edici ihtimali konuşmanın zamanının geldiğini düşünüyorum.

Geçtiğimiz aylarda Murat Paker davası sürecinde yaşananların bir sonucu olarak başlattığımız “Başka bir akademi mümkün” kampanyası akademideki “münferit” olaylarla sınırlı tutulamayacak bir geçmişe ve geleneğe sahip olan cinsiyetçi, hiyerarşik ve seçkinci sessizlik duvarına karşı bir ses verme, tacizci ve ayrımcı hocaları yıllarca koruyan eril tahakküm ile örülmüş kozaları ifşa etme ihtiyacı olarak ortaya çıktı.

O günlerde Murat Paker’e yönelik koruma ve sessizlikte gördüğümüz “bizim mahallenin çocuğu yapmaz” zihniyetini, sonrasında pek çok olayda çıkan seslerin farklılaşmasında da okuduk. İlkelere dayanmayan, mağdurun ve failin kimliğine, unvanına, politik duruşunu, “akademik cemaatine” göre yükselen veya azalan sesler, akademinin taciz ve şiddete karşı geliştirdiği refleksin riyakarlığını gösterir niteliktedir.

Burada akademinin kendine atfettiği seçkin ve korunaklı konumun nasıl eril tahakkümü yeniden ürettiği ve meşrulaştırdığı üzerinde özellikle durmak gerekir.

Bu anlamda Armato’nun (2013) öne sürdüğü “entelektüel cinsiyetçilik (elightened sexism)” kavramı, yüzeyde toplumsal cinsiyet perspektifi varmış gibi görünen erkeklerin (ve kadınların), erkeğin imtiyazlarını ve kadınlara yönelik baskıları destekleyip sürdüren tutum ve davranışları olarak tanımlanabilir.

Entelektüel cinsiyetçiliği yansıtan düşünce ve eylemler, erkekliğin bireysel bir kimlik üzerinden değil; akademik kurumların sıradan ve içkin dinamikleri yoluyla üretilen kolektif projelerinin yayılması üzerinden tanımlanabilecek bir formu olan “akademik erkeklik” ile yakından ilişkilidir.

Akademideki cinsiyetçilik ve eril tahakküm ile oldukça yakından ilişkili iki kavram olan entelektüel cinsiyetçiliğin de akademik erkekliğin de merkezinde akademideki erkeklerin “iyi adamlar” olarak kurulması yatmaktadır.

Çoğunlukla “iyi” ile “kötü” ve paralelindeki “akademi içi” ile “akademi dışı” arasındaki sınır “saygın” erkek akademisyenler tarafından keyfi olarak kendi tacizlerini, şiddetlerini ve cinsiyetçi edimlerini meşrulaştırmak amacıyla çizilir.

Zaten hâlihazırda erkeğin doğal otorite olarak görüldüğü bir toplumda erkek akademisyenler bunu hiç özel çaba bile harcamadan kolaylıkla yaparlar.

Ve bu kendilerine atadıkları sahte ayrıcalıklı hali, belki daha az doğrudan olan veya daha az gözle görülür olan cinsiyetçi pratikleri tekrar tekrar üretirken bir yandan da suçsuz ve saygın kalmak için kullanırlar.

Buradaki saygınlık, imtiyaz ve seçkincilik vurgusu akademideki eril tahakkümün nasıl bir erkeklik ile ilişkilenerek üretildiğini göstermektedir.

Hegemonik erkeklik, akademik erkekliği de kapsayan şemsiye bir kavram olarak ele alınabilir. Hegemonya ve erkeklik kavramının birlikte kullanımı, cinsiyet sistemi içindeki tekil yaşantıları ve topyekûn cinsiyet sistemini meşrulaştırmaya yarayan ideolojik bir yapıyı ve cinsiyetlendirmiş kurumları yaratan Cornell’in cinsiyet rejimi dediği şeyin yapıtaşını işaret etme amacı taşır.

Özetle hegemonik erkeklik seçkin bir grup erkeğin imtiyazı için ideolojik bir gerekçe olarak hizmet eder. İmtiyaz, güçlü olanın güçlü konumundan kaynaklanan ve güçsüz olanın tahakkümü üzerinden beslenen, doğal gibi görünüp normalleştirilen ama aslında eşitsizliği üreten unsurlardır.

“Başka bir akademi mümkün” çağrısı tam da bu cinsiyetlendirilmiş ve eşitsiz akademiyi, faillerin ve parçası oldukları cemaatlerin suç ortaklıklarını, mağdurların çaresizliklerini ve sessizliklerini yaratan imtiyazları kabul etmeme ve onlara dur demenin gerekliliğiyle ortaya çıkmıştı.

Bizler akademinin kişiye ayrıcalık değil, sorumluluk yüklediğine inanıyoruz. Bu anlamda da ancak bu cinsiyetçi kültüre ve sessizliğe karşı birlikte ses çıkararak, faillerin unvanları, saygınlıkları, politik duruşları sebebiyle korunmadığı, ne olursa olsun mağdurların yanında olunan ve cinsel şiddetin önüne geçilebilen bir akademinin inşa edilebileceğine inanıyoruz.

Sonuç olarak, akademide son günlerde yaşananlar birkaç “sapığın” sebep olduğu münferit olaylar olmadığı gibi yalnızca Türkiye’ye has kültürel değişkenler ve son yıllarda yaşanan dönüşüm ile açıklanabilecek yerel bir süreç de değildir.

Cinsiyetlendirilmiş hegemonik kurumlar olarak üniversite ve akademinin kendi ürettiği örüntüler, kültürel ve politik süreçlerle çeşitlenirken bir yandan da ulusötesi küresel erkeklik kalıplarını beslemektedir.

Haliyle amaç üniversiteyi “birkaç sapıktan” temizlemek değil, üniversiteleri dönüştürmek, hegemonik ataerkil ilişkilerden arınmış başka bir akademiyi mümkün kılmak olmalıdır.

Tacizcilerin, şiddet faillerinin hak ettikleri cezaları bulması başka bir akademiyi mümkün kılacak süreçlerin olmazsa olmaz bir basamağı olmakla birlikte işin yalnızca bir kısmıdır.

Akademinin fail yaratan mekanizmalarına karşı kolektif bir mücadele sürdürmedikçe, her türlü eşitsizliğe karşı hiyerarşilerden arınmış bir akademiyi amaç edinmedikçe, akademi kendisine yeni tacizciler bulmaya ve yükselttiğimiz çığlıktan kaçabilecek yeni eril tahakküm biçimleri üretmeye devam edecektir. (MSU/EMK)

Kaynak: Bianet-Mete Sefa Uysal

Sosyal Psikolog. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Doktora eğitimine devam ediyor. Kitle hareketleri, kolektif eylemler, sosyal kimlikler, ayrımcılık, erkeklik, cinsiyetçilik ve kadına yönelik şiddet konularında çalışıyor.

İlginizi çekebilir