Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kaldırılması ne anlama gelir?

Doç.Dr. Fatma KARAKAŞ DOĞAN* Aile ve Sosyal Politikaları’nın kaldırılmasının ne anlama geldiğini Artı Gerçek için yazdı.

2018 yılına gelindiğinde, hükümetin kadınlara açıkladığı seçim vaadi, kadınların sorunlarını çözmek üzere kendisinin kurduğu bakanlığı kaldırmak oldu.

Türkiye’nin gündemi seçime odaklanmış durumda ve aslında partiler ve seçimler üstü nitelikteki pek çok konuya da, seçime dair konuşmalarda yer verilmektedir. Örneğin, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kaldırılacağı, Cumhurbaşkanı tarafından ifade edildi. Parlamenter sistem tarih sahnesinden, “tek adam” lehine çekilmektedir. Bu gelişmenin etkisi ile söz konusu bakanlık, birinci tekil şahıs icraatı olarak kaldırılmak üzeredir.

Türkiye’de kadınlara karşı ayrımcılığın ortadan kaldırılması konusunda en etkin yasal düzenlemeler 2000’li yıllarda yapıldı ve devamında, ayrımcılık yasağının uygulamada görünür kılınmasını sağlamak üzere toplumsal farkındalık projeleri yürütüldü. Ayrımcılıkla mücadelede devlet kurum ve olanaklarının kullanılmasına olanak sağlayan gelişme, 2004 yılında Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün, ardından Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın ve 2011 yılında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulması ile devam etmiştir. Kadının bireysel insan haklarını değil, aile ve toplumdaki rolünü korumaya ve sürdürmeye çalışmakla eleştirdiğimiz Bakanlığın görevleri arasında, kadına karşı ayrımcılığı önlemek, kadının insan haklarını korumak ve geliştirmek üzere politikalar üretmek ve stratejiler geliştirmek yer almıştır.

Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların ayrımcılığa maruz kalması öncelikle devletlerin sorunudur ve Türkiye hükümetlerinin gösterdiği çaba da uluslararası yükümlülüklerinin gereğidir. AİHM tarafından, kadına yönelik şiddeti teşvik etmekten mahkûm edilen ilk devlet Türkiye’dir. Bu karara konu ihlal o kadar ağırdır ki, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin, kısa adı ile İstanbul Sözleşmesinin doğmasına yol açmıştır. Türkiye, Avrupa Konseyi nezdinde durumu kurtarmak için, Sözleşmeyi 8 Mart 2011 yılı Dünya Kadınlar Günü’nde ve üstelik ilk imzacı ülke olarak imzalamıştır. Şimdilerde tanıklık ettiğimiz pervasızlıkla karşılaştırınca, o zaman gösterilen mahcubiyetin değerini daha iyi anlıyoruz.

Türkiye’de derinleşen demokrasi ve insan hakları sorunları ile birlikte, kadına karşı ayrımcılıkla mücadele hükümetin ve devletin öncelikleri arasından çıkmıştır. Kaldı ki artık devlet yoktur, partinin devleti vardır, dolayısıyla siyaset ve partiler üstü bir mesele olan kadına karşı ayrımcılıkla mücadele de, bir devlet meselesi olmaktan çıkmıştır. Devlet partisine yakın, koyu renk pantolon-ceket ve açık renk gömlek giyip mikronu ağzına yakın bir mesafede tutmanın konuşmak için yeterli olduğunu sanan erkekler, kadın haklarını çiğneyip durmaktadır. Üstelik iki lafı bir araya getiremeyen ve kadın hakları mücadelesinden haberdar dahi olmayan bu erkekler, kişisel görüşlerini, bir devlet politikasıymış gibi topluma hitaben ve önemli birşey söyler edasında söylüyor. Türkiye’de bu dönem yasal bir değişiklik yapılmadı, yani ayrımcılık hala kanunda suç ve Türkiye hala anılan sözleşmelere taraftır. Buna rağmen gün geçmiyor ki kadınlar ve kız çocukları hedef alınmasın ve “iyi kız çocuğu” ve “iyi kadın” modelleri gözümüzün içine sokulmasın.

2018 yılına gelindiğinde, hükümetin kadınlara açıkladığı seçim vaadi, kadınların sorunlarını çözmek üzere kendisinin kurduğu bakanlığı kaldırmak oldu. Anayasa gereği Meclis’in yaptığı kanuna dayanılarak kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kaldıracağı açıklandı. Zaten 24 Haziran seçimleri ile birlikte yürürlüğe girecek olan yeni Anayasa hükümleri gereği, tek adam, tek başına bunu yapabiliyor. Kadınlar lehine politikalar üretmek için kurulan bu bakanlığın, itaatkâr bacılara teslim edildiği ve işe yaramaz hale getirildiği bir gerçektir. Her şeye rağmen bir fonksiyon icrası için kurulmuş bu bakanlığı güçlendirip, amacına uygun hale getirmek varken, tek taraflı irade beyanı ile ortadan kaldırmak, kadınlara karşı saygısızlık ve sözleşmelere taraf olmuş devlet ciddiyetinden uzaklaşmadır. Daha da trajik olanı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının kuruluş amacı dahi bilinmiyor olmalı ki, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birleştirileceği söyleniyor. Oysa bu iki bakanlığın tek ortak noktası, adlarında geçen “sosyal” sözcüğüdür ancak her iki bakanlığın çalışma alanları bakımından, sözcük farklı anlamlar taşır.

Son olarak, taraf olunan sözleşmeler gereği kurulan bakanlığın kaldırılmasına hangi nedenlerle karar verildiğinin, sözleşmelerin icra komitelerine açıklanması gerekecek. Kadınlara karşı ayrımcılığın sona erdirildiği ya da artık memlekette kadın kalmadığı söylenemeyeceğine göre, gerçek fikrinizi söylemek zorunda kalacaksınız; “kadınlar yaradılışları gereği ayrımcılığa maruz kalmaya devam edecekler, biz bunu sorun olarak görmüyoruz ve işsiz kalan bakanlığı da kaldırıyoruz”, diyeceksiniz. Hatırlatmak isterim ki, birinci tekil şahıslı cümleler, Avrupa Konseyi ve BM nezdinde kabul görmeyecektir, çünkü orada görünce alkışlayan ve yeniden çağrılmayı beklemek üzere, arkasını dönüp giden bir topluluk yok.


* Ceza Hukuku Doçenti / Bremen Üniversitesi Hukuk Fakültesi
[email protected]

İlginizi çekebilir