Adorno, Beatles ve “Kültürel Marksizm” Fesadı – Uraz Aydın

Sarı bir denizaltıyla güneşe yolculuk ederken kendilerini bir yeşillik denizinde bulan Paul, John, George ve Ringo ile Negatif Diyalektik’in yazarı Prof. Theodor Wiesengrund’un yolları kesişmiş olabilir mi?

Kesişmekten de öte, Adorno’nun bizzat Beatles şarkılarının sözlerini yazdığına dair bir anlatı dolaşıyor web’in patikalarında…

J.R.R. Tolkien, iyice tadını çıkarabilmemiz için periler diyarına girerken inanmama duygumuzu askıya almamızı öneriyordu. Böylesi bir karşılaşma hakikaten de tılsımlı diyarlara has bir olağanüstülük barındıracağından, kendimizi bu hayale salıvermenin sakıncası olmayabilirdi. Ne var ki söz konusu iddia masal yahut bir kurgu içeriği değil, kapsamlı bir konspirasyon teorisinin parçası.

Minima Moralia’dan Beatnik’lere

Eski bir İngiliz istihbaratçısı olduğu söylenen John Coleman bu iddiayı 1992 yılında yayınlanan 300’ler Komitesi kitabında ortaya atıyor.[1] Ona göre Beatles’ın ortaya çıkışı eski toplumsal ve kültürel düzene meydan okuyan bir gençliğin kendiliğinden gelişen tepkisinin ifadesi değil, dünyayı –gizli gizli– yöneten büyük kuruluşların başında gelen Britanya merkezli Tavistock Enstitüsü’nde, Freud’un ruhbilim çalışmalarına dayanarak Amerikan geleneksel kültürünü yozlaştırma amacıyla dikkatlice tezgâhlanmış bir fesattır. Tavistock bu komployu oluşturmak için Theodor W. Adorno’ya başvurur – İngiliz kraliçesinin bir dostu olarak sunulur kendisi. Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, nam-ı diğer Frankfurt Okulu’nun mühim düşünürü Adorno’yu hatırlayalım: Müzik anlayışına dair belki de en popülerleşmiş bilgi, özgürlüğün ancak yanılsamasını yaratan endüstriyel bir standardizasyon ürünü olarak değerlendirdiği caza olan tepkisidir. Bu eleştirel değerlendirmesi sadece müzik için geçerli değil elbette. Frankfurt Okulu’nun diğer başat ismi Max Horkheimer (bir “Sade hayranı”) ile birlikte kaleme aldığı Aydınlanmanın Diyalektiği’nde kültürün ve sanatın sanayileşmesinin, yani tüketime dönük kitle kültürünün yabancılaştırıcı ve aldatmacı etkilerini teşhir eder. Müzikal alanda ise 1920’lerde Arnold Schönberg’in geliştirmiş olduğu ve tonal armoni anlayışına meydan okuyan 12 ton sisteminin, yani bir oktav içindeki 12 yarım perdenin farklı sıralarla olmak üzere birer kez çalındıktan sonra ancak tekrar edilebileceği eşitlikçi ve avangard bir klasik müzik anlayışının savunucusu ve teorisyenidir Adorno.[2] Bu noktada böylesi bir kompleks müzik felsefesinin savunucusunun Obladi Oblada’yı hangi motivasyonla yazabildiğini sormak meşru olsa da, Coleman bu 12 ton –veya “atonal müzik”– sisteminin esasen Diyonisos tapıncına dayandığını ifade ederek, Beatles’ın önayak olduğu hazcı kültür ile yüksek sanat meftunu profesörün aynı sapkın mitsel (dinsel?) kökenlere dayandığını ima eder. Bir başka yerde rock’ı Adorno’nun “satanik müziğinin kısaltması” olarak nitelendirir. Sonuçta Adorno’nun hem sözlerini yazdığı hem de müziğini bestelediği bu Beatles şarkıları (hepsi!), yine Tavistock tarafından devreye sokulan yeni bir dil ile (“teenager”, “cool”, “flower children”) gençlik tarafından kitlesel olarak benimsenerek ABD’nin ahlaki değerlerinde bir yozlaşmaya sebep olur.[3]

Esasen kitlesel bir psikolojik koşullandırma deneyinden müteşekkil olan bu komplo, eski kültürel-sembolik düzeni yıkarak New Age’i getirmeyi amaçlayan daha geniş çaplı “Aquarius Komplosu”nun bir parçasıdır.[4] Bununla birlikte Beatles’ın ötesinde, Minima Moralia’nın yazarının söz ve beste yardımlarından istifade eden başka İngiliz gruplar da olur, 60’larda adeta bir “Britanya istilası” yaşanır. Ayrıca Grateful Dead ve Rolling Stones da Tavistock’un ürünüdür.[5] Geçerken belirtelim, Coleman, ancak daha klasik ve geleneksel müzik türlerine layık bulduğu “music” ve lyrics” sözcüklerini “Beatlemania” çerçevesinde kullanmakta zorluk çektiğini ifade eder; bu “tıpkı ‘sevgili’ kelimesinin iki eşcinsel arasındaki kirli ilişkiyi tarif etmek için kullanılması” gibi gelir ona. Nihayetinde tüm bu beatnik akımıyla birlikte kirli pantolonları, yağlı uzun saçları ve İsviçre’de SANDOZ’da üretilen ve ABD’ye Aldous Huxley tarafından sokulan LSD’si ile yepyeni bir kültür, uluslararası karanlık güçlerin eliyle ABD’nin geleneksel değerlerini çökertmiştir.

İnanmama duygumuzu kenara bıraksak bile gelip kendisini dayatacağı bu grotesk iddia, ne var ki boşluktan doğmuyor. Konspirasyonist zihniyet dahi bir çeşit bağlam ve nedensellik ilişkileri içinde işliyor.

Siyasal Doğruculuk ve Eleştirel Teori

Brezilya’da birkaç ay önce iktidara gelen aşırı sağcı Jair Bolsonaro’nun Dışişleri Bakanı Ernesto Araújo’nun, iklim değişikliğinin Kültürel Marksistlerin bir komplosu olduğunu ilan edişi sol kesimlerde kahkaha ve alayla karşılandıysa da, ABD ve Avrupa aşırı sağının söylem repertuvarına aşina olanlar için bu argüman, tıpkı “Beatnik kültürünün üreticisi Adorno” gibi bireysel bir cehalet göstergesi veya safsata teşkil etmeyip, neredeyse otuz yıllık bir reaksiyoner ideolojik çerçeveye oturuyor.

Üzerinden zaman geçmiş olsa da Kültürel Marksizm kavramının, söz konusu radikal sağcı bağlamda gündeme gelişi Anders Breivik’in manifestosu vesilesiyle olmuştu. Hatırlayalım, Breivik Temmuz 2011’de Oslo’da sosyal demokrat gençlik okuluna bir silahlı saldırı düzenlemiş, Avrupa’nın İslamileşmesini sürdürecek “geleceğin elitleri”ne dönüşecekleri gerekçesiyle 60’ın üzerinde genci öldürmüştü. Bu gösterişli katliam sebebiyle dikkatler, Breivik’e ve birkaç ay öncesinde sosyal medyada paylaşılmış olan 1500 sayfalık “2083: Bir Avrupa Bağımsızlık Beyanatı” manifestosuna yoğunlaştı. Manifestonun “Giriş” bölümünden itibaren Breivik her şeyin “siyasal doğruculuk” ideolojisiyle, yani Kültürel Marksizmle başladığını anlatıyor. Metinde Kültürel Marksizmin çokkültürcülükle de eşanlamlı olarak kullanıldığını görebiliyoruz. Ancak soyut bir kavram olmanın ötesinde tarihsel kökleri itibariyle Frankfurt Okulu ile olan rabıtası da kuruluyor ve bu çevrede kümelenmiş çeşitli araştırmacıların çalışmalarından şematik ve saptırılmış biçimde örnekler sıralanıyor.[6] Breivik’in İslami iltica yanlısı Avrupa Birliği’ne ve onu yöneten seçkinlerin “Araplaşmış Avrupa (Eurabia)” projesine karşı yürütülmesi gereken “önleyici savaş” çağrısında bulunduğu bu geniş manifestonun kilit terimi olan Kültürel Marksizm anlayışının kökenlerini, Nazi döneminin Kulturbolschewismus’una, yani Alman kültürünün dejenerasyonuna yönelik Bolşevik değerlerin sanat ve müzik aracılığıyla yayılmaya çalışıldığına ilişkin teoriye kadar götürmek mümkünse de, burada ancak uzak bir ata söz konusudur. Daha yakın bir tarihsel bağlam için gözümüzü 1990’lı yıllara ve ABD’ye çevirmemiz gerekiyor.[7]

SSCB’nin yıkılışının ve “komünizm tehdidi”nin ortadan kalkmasının ardından Amerikan muhafazakâr çevreleri dikkatlerini “kızılların” Amerika’ya neler yapabileceğinden, o güne dek neler yapmış olduğuna çevirir. Bilindiği kadarıyla ilk açılışı Michael Minnicino, 1992’de “Yeni Karanlık Çağ: Frankfurt Okulu ve ‘Siyasal Doğruculuk’” makalesiyle yapar.[8] Kavram giderek yaygınlık kazanır, kimileri üstünkörü kaleme alınmış kimileri daha kapsamlı bir dizi metin yayınlanır. Homofob ve mülteci düşmanı siyasetçi Patrick Buchanan’ın The Death of West (2001)[9] kitabıyla popülerleşen bu tema, en “derinlikli” analizini, bu konudaki temel referans kaynak halini alacak olan ve muhafazakâr think tank Free Congress Foundation’dan William S. Lind’in derlediği “Political Correctness:” A Short History of an Ideology’da bulur (2004).[10]

Bu çalışmalara göre Kültürel Marksizm, 1917 Rus ihtilalinin Avrupa’ya yayılamayıp başarısızlığa uğramasının ardından Antonio Gramsci ve Georg Lukacs’ın öncülüğünde Marksizmin ekonomik alandan kültürel alana kaydırılmasıyla şekillenir. Bilhassa Lukacs, Macar devrimi sırasında kültürden sorumlu halk komiserliği yaptığı dönemde özgür cinselliği eğitim müfredatına geçirdikten sonra Komünist Enternasyonal’in emriyle –ileride Frankfurt Okulu adıyla anılacak olan– Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’nün kuruluşuna ön ayak olur. Theodor W. Adorno, Walter Benjamin, Max Horkheimer, Hannah Arendt (!), Erich Fromm, Siegfried Kracauer, Wilhelm Reich ve Herbert Marcuse’nin çalışmaları ve bunların pratiğe dökülmesi “Batılı Yahudi-Hıristiyan Medeniyetini” zayıflatmayı hedefler. Böylece otoriter kişilik, müzik felsefesi, teknoloji, anti-semitizm, totalitarizm, haz ilkesi konusundaki çalışmalarıyla Eleştirel Teori, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren Amerikan hükümeti tarafından resmî olarak kabul edilerek hem savaşta hem sonrasında düşmanın kim olacağını belirleyecek güce kavuşur. Komintern’den sonra Rockfeller ve çeşitli istihbarat birimlerinin hamiliğinde geliştirilen bu “canavarane kuram”, kültür endüstrisinin işbirliğiyle kadınları, siyahları, eşcinselleri ve tüm etnik ve cinsel azınlıkları öne çıkarmış; “anaerkil bir Amerika” yaratmış; cinsel özgürlüğü, boşanmayı ve kürtajı meşrulaştırmış; LSD kullanımının önünü açmış; hatta klasik sanatın yerini alan yeni kültürel formlarla uyuşturucuya benzer etkiler yaratır hale gelmiş. Böylece Marx’ın ve Freud’un yan yana getirilmesi operasyonunun sonucu olarak hoşgörü ve çokkültürlülük putlaştırılırken, toplumdaki ve ailedeki doğal hiyerarşik ilişkiler altüst olmuş, Batı medeniyetinin ahlakı, kültürü ve değerleri çökertilmiş ve siyasal doğruculuk adına heteroseksüel beyaz Hıristiyan erkeğin ifade özgürlüğü engellenmiştir. Artık Batı medeniyeti yalnızca bir “yeraltı direniş hareketi” durumundadır ve medeniyeti kurtarmak için yeni bir Rönesans’a ihtiyaç vardır.

Zaman içinde Frankfurt Okulu’nun ve Kültürel Marksizmin bir fesat odağı olarak okunuşu sağcı muhafazakâr kesimlerde ve giderek ırkçı akımlarda yaygınlık kazanır ve Atlantik’i geçerek her türden aşırı sağcı-faşizan çevrenin tahayyülünde, günün ve mekânın koşullarına uyarlanarak Yahudiler, Bilderberg, Rothschild, 300’ler komitesi, Tavistock Enstitüsü gibi başka konspirasyon merkezleriyle bağlantılı kılınır. Öte yandan, Frankfurt Okulu hakkındaki ilk ve temel kaynaklardan birinin[11] yazarı olan ve farkında olmadan siyasal doğruculuk konusundaki başlıca sağcı belgeselde yer alarak bu zihniyetin meşrulaşmasına katkıda bulunmuş olan Martin Jay’in vurguladığı gibi, bu kavrayış Fidel Castro gibi sol figürleri de etkisi altına alabilmektedir.[12]

Şunu da vurgulamak gerekir ki “Kültürel Marksizm” kavramı Marksizm içinde yer yer kullanılmış olmakla birlikte ayrı bir “ekol” oluşturmaz. Yoksa pek de kültürel Marksist sayılamayacak olan Kızıl Ordu’nun komutanı Lev Troçki’nin kültür, sanat ve gündelik hayat konusunda dünya kadar yazısı mevcut. Ama Perry Anderson’ın “Batı Marksizmi” metninde açıkladığı gibi 1917 ile başlayan devrimci sürecin akamete uğraması sonucu teori ile pratik arasında bir kopuş yaşanıyor.[13] Ve hakikaten faşizmin de etkisiyle ideolojiye ve kültüre dönük çalışmalara bir yöneliş söz konusu oluyor. Adorno’da ise bu bilhassa savaşın öncesinde iltica ettiği Amerika’nın kitle kültürüyle tanışmasıyla birlikte pekişiyor. Ama tabii ki Frankfurt Okulu’nca gerçekleştirilen kapitalizmin kültürel alandaki işleyişinin ve kitleleri düzene uyumlu kılmanın ideolojik süreçlerinin analizi, basbayağı bir eleştirel konumdan yapılırken, ele aldığımız muhafazakâr yorumda bu sanki bir çeşit uygulama kılavuzuna çevrilmiş gibi. Martin Jay’in de belirttiği gibi “Frankurt Okulu’nun bizzat kendi hedefine dönüştüğünü gözlemlemek acı bir ironi teşkil ediyor (…) Öte yandan bunun olumlu bir sonucu varsa o da radikal sağın bizzat kendi zavallı ideolojisinin işleyişini ve kendi siyasal ve psikolojik patolojilerinin kökenini açığa çıkarmış olduğu için Okul’un keskin analizine gösterdiği sapkın saygı duruşudur.”[14]

Hâkim İdeolojide Konspirasyonist Moment

Şüphesiz, absürtlükte sınır tanımayan bu iç içe geçen konspirasyonlar ağını ciddiye almak bir hata olarak görülebilir. Ancak şunu idrak etmek gerekir ki komplo teoriciliği, konspirasyonist bakış yani tarihteki her önemli veya önemsiz gelişmenin şu ya da bu gizli irade tarafından tezgâhlandığı anlayışı, bugün hâkim algılayış biçiminin, sözde-eleştirelliğin temel bir bilişsel unsuru haline gelmiştir. Bu türden içeriklerin internette ve özellikle video biçiminde yayılmasının etkisi yadsınamaz. “Komploculuk demokratikleşti,” diyor sosyolog Philippe Corcuff; artık herkesin karanlık ağlar arasındaki ilişkileri saptayarak “büyük oyunu” gören ayrıcalıklı kişi olma imkânı var.[15] Bununla birlikte konspirasyonizmin bir çeşit “egemen ideoloji” haline gelişinin maddi sebepleri de var elbette: siyasal-sınıfsal referansların yitimi, siyasetin küresel düzeyde teknokratikleşmesiyle kavranılmaz hale gelişi, Marksizm başta olmak üzere tarihsel-yapısal analiz çerçevelerinin gerileyişi… Öte yandan, müdahale edilemeyen kaotik bir dünya üzerinde perde arkasındaki yüce güçlerin hâkimiyetini saptamanın hem karmaşayı anlamlandırarak kaygıyı yatıştırıcı bir tesiri, hem de döngüsel biçimde bir beyhudelik hissini tetikleyerek daha da pasifleştirici bir etkisi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Konspirasyonizmin içerdiği tehlikelere dikkat çekmek elbette ki tarihte komploların, suikastların, kumpasların, tezgâhların yer aldığını inkâr etmek anlamına gelmez. Yaşadığımız topraklarda 6-7 Eylül’den Susurluk’a –ve daha sonrasına– hayli aşinayız bunlara. Ama ta 1966’da tarihçi Richard Hofstadter’ın belirttiği gibi “tarihte komploları tespit etmek ile, tarihi yalnızca bir komplo olarak değerlendirmek arasında büyük bir fark var”.[16] Çünkü ikincisi karanlık odakların iradesine mutlak güç atfederken, insanın ve kitlelerin etkinliğine, iradesine, yaratıcı potansiyeline hiçbir yer bırakmıyor. Üstelik mesele yalnızca Adorno ve Beatles değil, her çağa göre içinde bulunulan toplumsal ve kültürel tahakküm cenderesini sarsmaya ve aşmaya dönük her atılımın bir tezgâh olarak stigmatize edildiği bu anlayıştan, ne modernist estetik ne Black Panthers, ne Kafka ne kürtaj hakkı, ne Marquis de Sade ne 68 barikatları, ne psikanaliz ne de iklim adaleti sağ çıkabiliyor. Tüm bir özgürleşimci-dayanışmacı siyasal-kültürel evren, dünyanın egemenlerince halklara karşı titizlikle planlanmış bir bozguncu operasyonlar silsilesine indirgenerek, anti-semitizmden, mizojiniden ve mülteci düşmanlığından azade olmayan çarpıtılmış bir “sistem-karşıtlığı” anlayışı adına değersizleştirilip düşmanlaştırılıyor. Modern kara vebanın, kahverengi dalganın dünya çapında güç kazandığı, bir dizi ülkede iktidara geldiği bir çağda, 1933’ün autodafe’lerini, o ünlü kitap yakma törenlerini ve 1937’nin tüm bir avangard geleneğin “teşhir” edildiği Dejenere Sanat sergisini akıldan çıkarmamakta fayda var.

[1] John Coleman, Conspirators’ Hierarchy: The Story of The Committee of 300 https://www.cia.gov

[2] Schönberg’in başka bir kaynakta Britanya istihbarat üyesi olduğu iddia edilir.

[3] John Coleman, The Tavistock Institute of Human Relations: Shaping the Moral, Spiritual, Cultural, and Politicalhttps://famguardian.org

[4] L. Wolf, “The Tavistock roots of the Aquarian Conspiracy” http://stsroundtable.com

[5] “The Manufactured Invention of the Beatles, Stones, Grateful Dead and the Birth of Rock n’ Roll by the Tavistock Institute; A Jesuit Corporation.” https://archive.is

[7] Jérôme Jamin, « Anders Breivik et le « marxisme culturel » : Etats-Unis/Europe », Amnis, 12 | 2013, URL :http://journals.openedition.org/amnis/2004; DOI : 10.4000/amnis.2004

[8] Michael Minnicino, “The Frankfurt School and ‘Political Correctness’ ” https://archive.schillerinstitute.com

[9] Patrick Buchanan, The Death of Westhttp://www.thechristianidentityforum.net

[10] William S. Lind (der.) “Political Correctness:” A Short History of an Ideology https://www.nationalists.org. Ayrıca Bkz. Gerald L. Atkinson,  What is The Frankfurt School?”https://eagleforumofcalifornia.org/pages/What_is_the_Frankfurt_School_-_Dr._Gerald_Atkinson_-_1999.pdf

[11] Martin Jay, Diyalektik İmgelem, çev. Ünsal Oskay, Ankara, 1989.

[12] Martin Jay, “Dialectic of Counter-Enlightenment: The Frankfurt School as Scapegoat of the Lunatic Fringe”,http://canisa.org

[13] Perry Anderson, Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler, çev. Bülent Aksoy, Birikim yayınları, İstanbul, 2004.

[14] Martin Jay, a.g.e.

[15] Phillipe Corcuff, “Le complot” ou les mésaventures tragi-comiques de “la critique”, https://blogs.mediapart.fr

[16] Richard Hofstadter, The Paranoid Style in American Politics (London, Cape, 1966)’dan aktaran Jérôme Jamin, a.g.e.

Kaynak: e-skop

 

İlginizi çekebilir