Adnan Oktar/Nereden Nereye? – Sadık Güleç

Adnan Oktar/Nereden Nereye? – 1… ‘Sadece vücut’ çizen resim öğrencisi ‘mehdi’ oluyor

‘Adnan Hocacılar’ olarak tanınan gruba ilişkin yeni yargılama süreci başlıyor. Peki yıllardır Türkiye’nin gündeminden düşmeyen, akıl almaz iddialarla anılmalarına rağmen faaliyetlerine devam eden ve her defasında daha da şatafatlı hallerde geri dönen bu grup nereden nereye geldi?

Adnan Oktar, 1980’lerin ortalarında ‘siyasal İslamcı’ olarak başladığı ve zaman zaman cezaevlerinde devam uzun yolculuğunu, bugün ‘zorla grup seks’, ‘çocuklara cinsel taciz’ gibi iddiaların da aralarında yer aldığı çeşitli suçlamalarla ve yine mahkeme karşısında sürdürüyor…

Peki kimdir, “Yahudilerin bütün kötülüklerin kaynağı olduğunu” savunup hahamlarla ortak dini tören yapan, masonlara karşı çıkıp 33. dereceden mason olan, “örtünmeyen kadınların cehennemde yanacağını” söyleyip kendi televizyonundaki programında yarı çıplak kadınlarla erotik danslar yapan Adnan Oktar ya da nâmı diğer “Adnan Hoca”…

Adnan Oktar grubu nasıl, daha çok Batı ülkelerinde, özellikle de ABD’de görülen ve kendini ‘peygamber’ ya da ‘mehdi’ ilan etmiş bir liderin etrafında toplanan müritlerden oluşan tarikatların Türkiye’deki, hatta İslam ülkelerindeki ilk örneklerinden biri oldu?

Buyrun, bakalım…

1980’li yılların başında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bir sınıfında öğrenciler çıplak model karşısında çizimler yapıyordu… Ancak içlerinden biri farklı ‘tarzıyla’ dikkat çekiyordu. Bu öğrenci, çıplak kadın modelin vücudunun bütün ayrıntılarını son derece başarılı bir şekilde tuvale aktarıyor ancak yüzünü kesinlikle çizmiyordu. Adnan Oktar adlı öğrenci “İslam’da suretin resmedilmesinin günah olduğunu” söylüyordu.

MİMAR SİNAN ÜNİVERSİTESİ’NDE İSLAMCI BİR RESSAM

Daha sonra ‘Adnan Hocacılar’ olarak adlandırılacak bir grubun lideri de olan bu öğrenci ilk taraftarlarını da yine Mimar Sinan’da bulacaktı. Grup, İstanbul Fındıklı’daki okulun hemen yakınındaki Nusretiye Camisi’nde toplanmaya başlamıştı. İmam şimdiye kadar hemen hiç camide görmediği komşu okul öğrencilerini bu kadar kalabalık bir şekilde karşısında bulunca, namaz sonrasında da camide kalmaya devam etmelerine çok ses çıkarmadı.

Adnan Oktar ve Ahu Tuğba

Grubun ortaya çıkışı 12 Eylül sonrası diğer üniversitelerde oluşmaya başlayan İslamcı gençlik grupları ile paralellik gösteriyordu. Bu dönemde ‘Oktarcılar’ın tartıştığı konular ve okudukları kaynaklar diğer İslamcı gençlik gruplarından çok da farklı değildi.

‘KURAN’I TEMEL ALIYORUZ’ DEDİLER

Dönemin genel özelliği Nurculuk, Nakşibendilik ya da Kadirilik gibi tarikatların o güne kadar izlediği ‘geleneksel’ İslami çizgiden ayrı olarak Adnan Oktar gibi ‘yeni’ isimlerin, “Kuran’ı temel aldıklarını ve yeniden yorumladıklarını” söylemeleriydi. “Kuran’ı temel alan” söylem, aynı zamanda onlara bu geleneksel yapıların dışında bir “arayış” içinde olma ‘fırsatı’ da veriyordu.

Bugün Adnan Hocacıların garipsediğimiz bir çok ‘uygulamayı’ taraftarlarına kabul ettirmelerini sağlayan etkinliklerinin temelleri işte bu “Kuran’ı yeniden yorumlama” döneminde atıldı.

Fakat yine İslamcı cephenin geleneksel, anti-komünist, Yahudi ve mason karşıtı çizgisini bu grup da aynen devralmıştı. Adnan Oktar’ın ilk kitabı 1986 yılında yayınlanan “Yahudilik ve Masonluk” oldu. Bu bütün kötülükleri Yahudilere ve masonlara bağlayan klasik İslamcı bir yayındı. Ancak daha o yıllarda aslında bu kitabı da onun yazmadığı iddia edilmişti.

PARANOİD ŞİZOFREN TEŞHİSİ KONDU

Adnan Oktar bu yıllarda ilk defa polis tarafından gözaltına alınmış ve ‘ümmetçilik yapmak suretiyle milli duyguları zayıflatmak’ suçundan tutuklanmıştı. Ancak dönemin diğer İslamcı örgütlenmelerinden ‘farklı’ görüşleri savcıların dikkatini çekti. Bu nedenle bu tür davalarda sık görülmeyen bir uygulama ile ‘akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespiti için’ Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmesine karar verildi. Dokuz ay burada kalan Adnan Oktar’a doktorlar tarafından “paranoyak şizofren” teşhisi konuldu. Aynı teşhis daha sonra GATA Askeri Tıp Akademisi’nde de konulacak ve Oktar’a ‘askerliğe elverişli değildir’ raporu verilecekti. Onu muayene eden doktorlardan psikiyatri uzmanı Prof. Sefa Saygılı daha sonra, ‘Oktay’ olan ismini ‘Oktar’ olarak değiştiren Oktar Babuna’nın o dönem hastanede staj yapan tıp öğrencilerinden birisi olduğunu anlatacaktı: “Tıp öğrencileri staj için hastaneye gelir, Adnan Oktar da onlarla çok ilgilenirdi. Bir numaralı adamı Oktar Babuna’yı da staja geldiği zaman kendisine bağladı. Daha sonra Babuna’nın bütün malvarlığını elde etti.”

‘İKİ VAKİT NAMAZ’ İSTEDİ, MEHDİLİĞİ ÖN PLANA ÇIKARDI

“Kuran’ın yeniden yorumlanması” meselesini Adnan Oktar daha 1980’lerin sonunda o kadar garip bir hale getirmişti ki gruptaki ilk büyük çatlak bu nedenle yaşandı. İslam inancındaki ‘mehdilik’ meselesini öyle ön plana çıkartmaya başladı ki etrafında toplanan gençlerin bazıları Oktar’ın meramını anladı ve karşı çıktı.

O yıllarda Kuran’ı temel alan görüşleri ile çok etkili olan İslamcı yazar Edip Yüksel, Adnan Oktar’ın kendisinden etkilendiğini kabul ediyordu. Yüksel, Oktar’ın dini duyguları kullanarak kendini mehdilik mertebesine çıkarttığını düşündüğü için onunla olan bir telefon görüşmesini kaydederek yayınlamıştı. O görüşmede Yüksel, Oktar’a “Sen mehdi olmadığını söylüyorsun ama yaptığın bütün tariflerde kendini gösteriyorsun” diyordu.

GRUPTAN AYRILANLARIN GİZLİ GÖRÜNTÜLERİ ÇEKİLDİ

Adnan Oktar’ın mehdilik iddiası ve namaz sayısını ikiye düşürerek İslam’ın temel kurallarını değiştirmesi üzerine etrafında toplanan gençlerden Serhan Çevik ve sonradan yine Kuran konusundaki görüşleri ile tanınacak olan Caner Taslaman başta olmak üzere gençlerin büyük çoğunluğu 1990 yılında ondan ayrıldı. Bu ayrılık sonrasında o güne kadar görülmemiş bir kara propaganda mekanizması da Türkiye’nin gündemine girdi.

Ayrılanlara karşı uygulanan şantaj yöntemleri nedeniyle bütün Türkiye bu küçük grup içindeki tartışmalardan haberdar olmuştu: Gazetecilere, yayıncılara, avukatlara ve politikacılara sarı büyük zarflar içinde “Kızıl İmam Serhan Çevik” başlığı ile ayrılanları kötüleyen dosyalar gelmeye başlamıştı.

Üstelik ayrılanların özel hayatlarından gizli kamera ile çekilmiş görüntüler de bu dokümanlarda yer alıyordu. Daha sonra Adnan Hoca’nın ‘Serkan Ciminli’ adlı bir müridini kendisinden ayrılan bu grubun içine yerleştirdiği ortaya çıkacaktı. Polis, kendisine de gönderilen bu dokümanlardan hareketle ayrılanlara yönelik bir operasyon düzenledi. Sonuçta Adnan Oktar’ın ihbar, taciz ve manipülasyon bombardımanı ile polis baskınları bu grubu dağıttı.

Aralık 1986 tarihli Milliyet gazetesinde, “Adnan Hoca’nın şık müridleri” haberi… Atatürk’e hakaret suçlamasıyla yargılanan öğrenciler arasında Serhan Çevik de var…

Kendilerine karşı çıkanlara yönelik uygulanan yöntemler Adnan Hocacıların ‘alameti farikası’ haline gelecekti. Şikâyette bulunan mürit aileleri, olumsuz yazı yazan gazeteciler, eleştiren müritler her zaman akla hayale gelmez şikayetlerin, yayınların hedefi oldu. Bazı gazetecileri eşcinsel ilişki içinde gösteren fotomontajlar on binlerce kişiye gönderildi.

İlk saldırının hedeflerinden olan ve Adnan Oktar’ın “Kızıl İmam” lakabını taktığı Serhan Çevik’in ismi ise yıllar sonra “Merkez Bankası başkanı adayları” arasında geçecekti…

Adnan Oktar/Nereden Nereye? – 2… Seks iddialarından siyasete: Adnan Hocacılar

Adnan Oktar, ‘Müslüman kadının en büyük takva sahibi kişiyle evlenmesi gerektiği’ni neden öne sürdü? Grup içi cinsel taciz ve saldırı iddialarının kaynağı ne? Adnan Hocacılar siyaset sahnesinde nasıl ortaya çıktı?

GRUP İÇİ CİNSEL İLİŞKİNİN YOLU NASIL AÇILDI?

‘En büyük takva sahibi kişi’ ise elbette Oktar’ın kendisi olacaktı! Fakat bu durum, grup içinde başlangıçta büyük huzursuzluk ve ayrılıklar yarattı. Bunun üzerine yaptığı ‘gruplama’ işlemi ile hem müritler arasında iletişimi sınırladı hem de daha sonra “turnike” olarak adlandırılacak grup içi ilişkilerin yolunu açtı.

Oktar’ın ilk hapisliği…

Devletin doksanlı yılların başından itibaren siyasal İslamcı gruplara yönelik operasyonlar düzenlenmesi Adnan Oktar’ın çizgisini de etkiledi. Başta Mustafa Kemal Atatürk’e ağır eleştirilerde bulunan ve “deccal” yani şeytan olarak nitelendiren Adnan Oktar, kurduğu Bilim Araştırma Vakfı’nı kullanarak tamamen “Atatürk’ü savunan” görüşler ileri sürmeye başladı. Vakıf, Mustafa Kemal’in dine bakışının İslamcı grupların ileri sürdüğü gibi olmadığını söyleyerek ‘Atatürk ve Din’, ‘Bilim ve Atatürk’ konulu konferanslar düzenlemeye başladı.

‘MEHDİ’ ZATEN ‘MEHDİYİM’ DEMEYECEĞİ İÇİN…

Adnan Oktar ve müritlerini yıllardan beri izleyen bir gazeteci olarak bugün başlayan davanın üç bin sayfalık iddianamesini okurken yanıtını anlamaya ya da öğrenmeye çalıştığımız soru bu kadar uçta ‘dönüşümler’ yaşayan Oktar’ın takipçilerinin, bütün bu çizgi değişikliklerini nasıl kabul ettikleriydi. Bu, dışarıdan bakan biri için yanıtı zor bir soru. Ancak tamamen kapalı devre yaşayan bu topluluk için Adnan Oktar bir ‘mehdi’ olarak kabul edilmişti. Kendisi bunu asla açıkça söylemedi. Ancak zaten geleneksel İslam inancına göre de mehdi kendisinin mehdi olduğunu hiçbir zaman söylemeyecekti. Onun bir kere mehdi olduğuna inanılınca yaptığı her şeyin arkasında ‘şimdilik anlaşılmasa’ da derin bir ‘mâna’ olduğuna inanıldı. Buna “Ledün İlmi” deniliyordu.

 

Adnan Oktar’ın, “Erkek Kardeşler” grubunda yer alan Ali Suat Kütahnecioğlu’nun yakalandığı evde kırmızı kadife bir kutu içinde bulunan özenle yazılmış bir yazıda söyle deniyordu; “Hepimiz için anlamlı bir tarih vardır. Her hareketi olay olan ve büyük bir yankı uyandıran aslanlar aslanı Adnan hocamızın İstanbul’a gelişi oldukça etkileyiciydi. Yeri göğü inleteceğinin, İstanbul başka olmak üzere tüm Dünya’ya ışık saçacağının adeta bir habercisi gibiydi İndependenta kazası.”

O dönem Boğaz’da yaşanan bir tanker kazası sanki ‘ilahi bir güç’ tarafından Adnan Hoca için gerçekleştirilmiş gibi anlatılıyordu.

KARINCALARA SÖYLE GİTSİNLER!

Yine savcılık iddianamesinde aktarılan birden fazla müridinin önünde farklı zamanlarda gerçekleşen bir olay, ona inananların ruh hali ve Oktar’ın yöntemleri konusunda fikir veriyor. Eski müritlerinden Ayda Pars ifadesinde şunları aktarıyor, “Dragos’a (Grup üyeleri Üsküdar’da bulunan Adnan Oktar’ın kaldığı villaya “Dragos” diyordu) gittiğimiz ender günlerden birinde yine Adnan Oktar’ın etrafında 10-15 kişi oturmuş onu dinliyorduk. Yukardan Didem Ürer geldi. Adnan Oktar’ın kulağına eğilerek, bizim duyabileceğimiz şekilde ‘yine gelmiş karıncalar hocam’ dedi. Adnan Oktar da kendinden emin, böbürlenen bir sesle ‘Git onlara, hocam gitmenizi emrediyor de!’ dedi. Didem de tekrar yukarı gitti, verilen emri iletmeye. Bir süre sonra gidip gitmediklerine bakmaya gitti ve gitmiş olduklarını bize söyledi… Daha sonraları bu senaryonun birkaç kere daha aynı şekilde diğer kız gruplarına da oynandığını duydum.”

Oktar hakkındaki iki doktor raporunu duyuran Haziran 1986 tarihli Milliyet gazetesi…

HÜSNÜ CEMAL… İLMİ KEMAL… MALİ ENVAL…

Doksanlardan iki binlerin başına kadar geçen bu süreçte katı bir hiyerarşik yapıya bürünen cemaat içinde önce evlilikler ardından cinsel ilişki sıkı bir biçimde denetlenirken dışarıdan bakanlar için kabul edilmesi zor kurallar konmaya başlandı. Bunlar arasında normal cinsel ilişkinin yasaklanması ancak oral ve anal seksin yasak olmadığının savunulması da vardır.

Aslında doksanlardan sonra grubun geçirdiği değişim, daha çok ABD’de bir lider etrafında toplanan cinselliğin ön planda olduğu ‘New Age’ dinler denilen topluluklara benziyordu. Özellikle Scientology tarikatı ile büyük paralellikler taşıyordu. Lisede ve üniversite birinci sınıfta okurken gruba katılan genç kadınlar ise yakışıklı ve zengin erkekler olarak gösterilen müritler vasıtası ile gruba getiriliyorlardı. Adnan Oktar gruba katılmasını istediği kişilerin özelliklerini ise şu sözlerle ifade ediyordu:

1- Hüsnü Cemal, yani güzel veya yakışıklı olması,
2- İlmi Kemal, yani eğitimli ve kültürlü olması,
3- Mali Enval, yani zengin, maddi durumunun iyi olması.

Grup artık neredeyse tek tip bir görüntü vermeye başlar. Evler “kitsh” denilecek kadar yaldızlı abartılı mobilyalar ile döşenmiştir. Belki ancak erotik filmlerde görülebilecek kadar abartılı seksi kıyafetler ve ağır makyajlar yapmış, saçlarını sarıya boyatmış kadınlar, takım elbiseli ve lüks arabalarla dolaşan genç erkekler…

AYRILAN MÜRİTLERİN İDDİALARI

Gerek daha önce yargıya ve basına yansıyan gerekse 2018 yılında yapılan son Adnan Hocacılar operasyonları sırasında elde edilen ifadeler ve ayrılanların anlatımları, bir başka tür dünyayı da açıklamaktadır. Adnan Oktar tarafından aşağılanan, cinsel tacize uğrayan, grubun erkekleri ile anal ilişki kurmaya zorlanan, şantaj yapılan, aileleri tehdit edilen erkek ve kadın müritlerin iddiaları aslında hiç bitmemiştir. Bazıları on sekiz yaşından küçük olan bu gençlerin iddiaları grubun iç işleyişi konusunda şüphe duyulmayacak kadar açık ifadeler ile doludur.

Üstelik bazen grup halinde yapılan cinsel istismar çoğu zaman kayıt altına da alınır. Ve daha sonra bu kişilerin gruptan ayrılmaları halinde anlatacaklarının önüne geçmek için bir şantaj aracı olarak kullanılır. Bunun yanında gözden düşen erkek ve kadın müritler Adnan Oktar tarafından kişilikleri yok edilircesine grup üyeleri önünde aşağılanır. Şikayetçi anlatımlarında özellikle kadın müritlere karşı yapılan bu eylemlerde “enaniyetin yok edilmesi” kavramının kullanıldığı aktarılıyor.

ADNAN HOCACILAR SİYASETTE

Ancak Adnan Oktar grubunu sadece daha çok ilgi çeken bu eylemlerle anmak son derece yanlış olur. Aktif üye sayısı hiçbir zaman birkaç yüz kişiyi geçmeyen gruptaki bu gençler aslında zamanlarının büyük bir kısmını siyaseten de son derece ‘yoğun’ geçiriyorlardı.

Adnan Oktar doksanlı yılların ortalarına doğru kendisini takip eden eğitimli, birkaç dil bilen sosyal ilişkileri ait oldukları sınıflar dolayısıyla gelişkin bu gençleri politikaya yönlendirdi. Bu konuda sayılarının ötesinde bir etkinliğe sahip olduklarını da kabul etmek gerekiyor.

Üstelik bu gençler örneğin o yıllarda sadece Refah Partisi’ne değil Tansu Çiller’in Doğru Yol Partisi’ne, Mesut Yılmaz’ın Anavatan Partisi’ne, hatta Deniz Baykal’ın CHP’sine yönlendirilmişti.

OKTAR, MEHMET AĞAR VE CELAL ADAN’A KARŞI

Mesut Yılmaz Anavatan Partisi’nde bu girişime çok izin vermedi. Ama başka partilerde etkili olabildiler. Örneğin grubu yakından tanıyan gazeteciler Refah Partisi’nin İstanbul Belediye Başkan Adayı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın seçimleri kazandıktan sonra yaptığı konuşma sırasında hemen arkasında ona yakın duran iki gencin Adnan Oktar’ın müritleri olduğunu gördüklerinde şaşırmışlardı. Doksanlı yılların ortalarında etkin oldukları parti ise Tansu Çiller’in DYP’siydi. İlk büyük çatışma da bu partide yaşandı. Bu dönemde partinin İstanbul Gençlik Kolları tamamen Adnan Hocacılar’ın eline geçmişti. 2018 yılında yapılan operasyondan sonra bu konuda ifade veren örgütün o yıllardan beri üyesi olan Altuğ Revnak Eti, ifadesinde şunları söylüyordu, “Siyasi partilere girildiği dönemlerde örgütten Namık Zeybek’in damadı Ersin Alacadağ ve Ersel Alacadağ bu CV ile siyasete girip DYP’nin İstanbul Gençlik Kolları’nın başına kadar yükseldi. Ersin ve Ersel ile beraber üye olmadıkları halde Fırat Develioğlu ve Bahadır Güven de partide tanınır hale gelmişlerdi ve Çiller’le bile görüşüyorlardı. Partinin ileri gelenlerinden Celal Adan ise, ‘Adnancılar partiyi ele geçirecekler, bunları uzaklaştırmak lazım’ gibi şeyler söyleyerek Adnan Oktar aleyhinde konuşmalar yapıyordu.”

1999’daki operasyon basında ‘Nihayet’ denilerek duyurulmuştu.

O yıllarda Adnan Oktar taraftarları Celal Adan ve dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar aleyhinde yoğun bir propaganda yapmaya başladılar. Bir anda gazetecilere, yayın organlarına partinin bu iki ağır topu hakkında kara propaganda içeren fakslar gelmeye başladı. O yıllarda siyasette çok etkili olan bu iki kişiye karşı çıkmanın ciddi bir güç gerektirdiğini kabul etmek gerekiyor.

Grubun bir başka faaliyet alanı ise özellikle iki binli yıllardan sonra ağırlık kazanmaya başlayacaktı. Ancak ilk işaret yine 90’larda verildi: 1999 yılında gruba bir polis operasyonu yapıldı. İddialar bugünküler ile benzerlik taşıyordu. Üstelik bu kez Adnan Oktar’ın kanında kokain kullandığına ilişkin deliller bulunmuştu. Yine mağdur aileler, cinsel tacize uğrayan genç kadınlar, tehditler, şantajlar uzayıp gidiyordu…

Fakat on aylık bir tutukluluğun ardından grup tekrar serbest bırakılacaktı…

Adnan Oktar/Nereden Nereye? – 3… Baş düşman: Darwinizm ve Evrim Teorisi

Dünyanın dört bir yanında bedava dağıtılan evrim karşıtı Harun Yahya kitapları… Milli Eğitim destekli evrim karşıtı sergiler… En ünlü mürit Oktar Babuna… Adnan Oktar’ın hikayesinde son perdeye gelindi mi?

 

Adnan Oktar geçmişteki operasyonlardan siyasiler, yargı ve medya ile kurduğu ilişkiler, yıldırma amaçlı iftira atmadaki becerisinin sınırının olmaması gibi nedenlerle kurtulmayı başardı. Ancak artık grubuna eskisi kadar mürit akışı yok…

Özellikle çok pahalı baskıları yapılan ‘Yaratılış Atlası’nda çeşitli fosillerin fotoğrafları yer alıyor, Kuran ayetleri ile desteklenen, her türlü bitki ve canlının bugünkü halleri ile yaratıldığı, bulunan fosillerin sadece ‘nesli tükenmiş canlılara ait olduğu’ tezi ileri sürülüyordu.

En ünlü müridi: Oktar Babuna
Adnan Oktar ve müritleri denilince ilk akla gelen Babuna ailesidir. Babuna ailesinin üç kuşağı Adnan Oktar’ın yanında bulundu. Bugün de bu üç kuşaktan altı kişi tutuklu olarak cezaevinde. Oktar Babuna doksanlı yılların başında Adnan Oktar’a katıldı. Fakat aileden Adnan Oktar’a ilk katılan kişi o değildi. Ünlü bir doktor olan Cevat Babuna’nın beş çocuğu içinden ilk önce Tuğba Babuna, Oktar’ın yanında yer aldı. Daha sonra Babuna ailesinin beş çocuğu da katıldı. Anneleri Semin Babuna, 2006’da Hürriyet’te Ayşe Arman’a verdiği röportajda, “Adnan Oktar bana beş çocuk iki torun borçlu” diyordu. Kamuoyu bir beyin cerrahı olan Oktar Babuna’nın adını 1999’da yapılan bir kan bağışı kampanyası ile duydu. Lösemi hastası olduğu ortaya çıkan Babuna’ya uygun kemik iliği bulmak için büyük bir kan verme kampanyası başlatılmıştı. O dönem ulusal televizyon kanallarında hemen her akşam bu konuda bir haber yapılıyor, kan vermek için toplanan insanlar ile sanat ve iş dünyasının ünlü isimleri kampanyaya destek açıklamaları yapıyordu. Yaklaşık yüz altmış bin kişiden kan toplanmış, bu örnekler Avrupa ve ABD’deki laboratuvarlara Oktar Babuna’ya uygun olup olmadığının tespiti için gönderilmişti. O günlerde koalisyon hükümetinin MHP’li Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un, “Türkiye’nin gen haritasının yabancı ülkelerin eline geçtiği” şeklindeki itirazı çok da dikkate alınmamıştı. Ancak bu konudaki kuşkular yıllar sonra doğrulanır hale geldi. Yeni Yüzyıl Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ersi Abacı Kafoğlu geçtiğimiz yıl yapılan Adnan Oktar operasyonundan sonra kendisine bu konuyu soran Habertürk gazetesinden Nalan Koçak’a şunları söylüyordu, “Babuna için toplanan kanlar… Şimdi dünya kadar insandan ilik özellikleri elde edildiği takdirde bu veriler saklanır ve sonra ne olur? İliğe ihtiyacı olan insanlar başvururlar ve para karşılığı ilik satın alırlar. Bu şekilde kullanılmışsa gerçekten bunu organize eden kişiler büyük paralar kazanmış olabilir.”
Son operasyonda Babuna ailesinden Tuğba Babuna, Oktar Babuna, Ceyda Ertüzün, Hüma Babuna ve Eda Babuna gözaltına alındı. Baba Cevat Babuna ve anne Semin Babuna dört kızlarının ve bir oğullarının Adnan Oktar’ın yanında yer almasından sonra ona karşı çeşitli davalar açtılar. Fakat çocuklarından hiç ummadıkları tepkiler aldılar. Benzer tepkilerle çocuklarının zorla Oktar’ın yanında tutulduğuna ilişkin dava açan başka aileler de karşılaştı. İçlerinden bazıları babalarını kendilerini taciz etmekle dahi suçladı. Oktar Babuna da, babası Cevat Babuna’yı ‘yasadışı organ ticareti yapmak’la suçlarken annesi için televizyon kameraları önünde şunları söylemişti, “Geceleri gizli gizli Tevrat okuyor. Annemin gayri ahlaki ilişkileri var. Benim tedavim sırasında maddi desteklerini kestiler. Bizim bu insanlardan en ufak bir mağduriyetimiz yok. Annem, bahçemizde çalışan bahçıvanın geri zekalı oğluna cinsel tacizde bulundu.”

SİYASAL İSLAMCI MAHALLEYE GERİ DÖNÜŞ

Üstelik evrimi anlatan internet sitelerinin yayınlarını takip ettirerek çok iyi bildiği bir başka şeyi daha yapıyordu Adnan Oktar: Türkiye mahkemelerinde dava açarak en azından bu sitelerin izlenmesini yasaklatıyordu! Ayrıca Akit, Milli Gazete gibi İslamcı yayın organlarında “bir düşünce adamı” olarak yeniden yer bulmaya başlamıştı. Her iki gazetede de köşe yazarı olarak yazılar yazdı. İslamcı camia Oktar’ı kendilerinin el atmadığı ‘karşı mahallede’ faaliyet gösteren bir ‘tefekkür adamı’ olarak görmeye başlamıştı. Elbette bu köşe yazarlığının yanı sıra yazdığı kitaplar da tam sayfa ilanlarla ve büyük paralar karşılığında bu gazetelerde tanıtıldı.

MİLLİ EĞİTİM KAPILARINI ADNAN HOCACILARA AÇTI

AK Parti iktidarının başlaması ile birlikte özellikle 2008 yılından sonra Adnan Oktar’ın müritleri kendilerini devlet liselerinde ve üniversitelerde göstermeye başladı. Evrim karşıtı ‘fosil sergileri’ Milli Eğitim’in izin vermesi nedeniyle serbestçe okul okul dolaşmaya başladı.

Bu dönemde yine farklı ülkelerden çeşitli gruplarla bağlantıya geçildi. Ama en şaşırtıcı olanı Mason ve Yahudi karşıtlığı ile bilinen Adnan Oktar’ın İsrail’i övmeye başlayıp Mason locasına üye olmasıydı.

Altuğ Revnak Eti’nin ifadesinde geçen şu bölüm örgütün kurduğu ilişkilerin boyutlarını gösteriyor, “İlerleyen zamanda Kabalacılar bizi ABD’ye davet ettiler. Bu görüşmeden bir yıl sonra 2013 yılı yaz aylarında ABD’de Los Angeles’te Kabalanın dünya toplantısına katıldık… Bir çok Hollywood yıldızı ile bu toplantıda tanışma imkanı bulduk. Orada Demi Moore, Ashton Kutcher, Al Pacino gibi bir çok aktör ve film yapımcısı ile tanıştık.”

İSRAİL’DE POLİTİKACILAR VE HAHAMLAR İLE İLİŞKİ

Türkiye-İsrail ilişkilerinin kötüleştiği bir dönemde Adnan Oktar’a yakın Oktar Babuna İsrail Parlamentosu’nda Netanyahu’yla bile görüşme imkanı buldu.

Adnan Oktar grubu Fethullah Gülen örgütünden çok daha önce karşıtlarını dinleme ve onlara karşı kara propaganda yapma gibi faaliyetler yürütmüştü. Savcılık iddianamesine de yansıyan ifadelere göre ‘FETÖ’ ile kurduğu ilişkilerin özellikle 1999 operasyonu sonrasında açılan davalardan kurtulmalarında belirleyici olduğu da düşünülüyor. Zira Adnan Hocacıların bu operasyonun Ergenekon örgütü tarafından kendilerine karşı yapıldığını ileri sürerek davayı açan savcı Zekeriya Öz’le uzun bir görüşme gerçekleştirdiği de biliniyor.

FETHULLAH GÜLEN’İ ‘YARDIMCISI’ YAPTI

Daima politik anlamda güçlü olanların yanında durmaya özen gösteren Adnan Oktar, Fethullah Gülen’e karşı da olumlu bir dil kullanmıştı. Hatta ona “Mehdi yardımcısı” ünvanını uygun bulmuştu. A9 televizyonunda ünlü ‘kedicikler’ karşısında yaptığı bir konuşmada şunları söylüyordu, “ Fethullah Hoca, mehdi aşığıdır. Ahir zamanda İslam’a hizmet edecek mühim şahıslardan birisidir. İlla söyleyeyim mi, Kahtani olabilir Fethullah Hoca, hadislerde belirtilen Kahtani olabilir. Bir şey bilmesem söylemem, Mehdi’nin yardımcısıdır.”

Adnan Hoca 1980’lerin başında başladığı yolculuğunu şimdilik yine bir polis operasyonu ve yargı süreci ile sonlandırmış görünüyor. Benzer operasyonları daha önce de yaşamıştı. Bugünkü tek fark, mağdur olduklarını, çocuklarının mallarına el konulduğunu söyleyen ailelerin, cinsel tacize uğradıklarını iddia eden, bazıları on sekiz yaşın altında kız çocuklarının, kandırıldıklarını söyleyen insanların sayısının artmış olması. Geçmişteki operasyonlardan siyasiler, yargı ve medya ile kurduğu ilişkiler, yıldırma amaçlı iftira atmadaki becerisinin sınırının olmaması gibi nedenlerle kurtulmayı başardı. Ancak artık grubuna eskisi kadar mürit akışının olmadığını biliyoruz.

Kimbilir belki gerçekten bu defa, siyasal İslamın 80’lerde başlayan yükselişinin en uç ve en garip akımının son perdesini izliyor olabiliriz.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir