Adalet Beklentisi-8: ‘O sesi tanıyabilir miyim diye hep tetikte oldum’

1992’de, iş çıkışı gözaltına alınan, TEM’e götürüldükten sonra 10 gün boyunca işkence gören Nazlı Top, bugünle yakın geçmişi şu sözlerle karşılaştırıyor: “Biz kamuoyu oluşturamıyorduk. Muhalif olan hep terörist oluyor ya… Dolayısıyla insanları harekete geçiremiyorduk ama aylar önce bir arkadaşım aradı Türkiye’den. Dedi ki, “Bir yakınım için cezaevi ziyaretine gittim, çıplak aramaya maruz kaldım. Yeterince anlayamamışım, kendime yapılmış gibi hissedememişim. Senden çok özür diliyorum.”

Adalet Beklentisi-8: ‘O sesi tanıyabilir miyim diye hep tetikte oldum’
Fotoğraf: Emre Orman / csgorselarsiv.org

“Yüzleşemedim. Kim bilir benden sonra kaç kişiye işkence ettiler, tecavüz ettiler? Devam ettiler yani… Çocuklarının yüzlerine rahat baktılar. Aileleriyle rahat yaşadılar. Bilmiyorum, öyle tahmin ediyorum. Kim bilir belki de bazı yerlerde saygı görüyorlardır şimdi. Her insanın kaldırabileceği bir şey değil ama şimdi baktığımda bu ifşa dalgasına, çıplak aramaya maruz kalan kadınların konuşmasına… Yaşadıklarımızın bir birikimi, bir sonucu olduğunu düşünüyorum. O süreçte herkes göze alıp açıklayamıyordu. Sosyal medya diye bir şey yoktu ama şimdi öyle değil. Olumsuz yanları olmakla birlikte her şeye rağmen olumlu olduğunu düşünüyorum. 1997 yılında, işkenceci polis Selim Ay ve ekibinin kendisine tecavüz ettiğini AİHM’de (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kanıtlayan Asiye Zeybek’in duruşmasında polisler şöyle demişti. ‘Biz zevk için tecavüz etmedik. Devlet bizden istediği için tecavüz ettik.’ Yani devletin kullandığı bir işkence metoduydu bu, bir anlamda itiraftı. Onlara ceza verilmedi ama geç kalmış değiliz. Cezasızlık konusunda da bir yere geleceğiz, inanıyorum.”

Yaşadığı ülkedeki havayı soruyorum ona. Soğukmuş. “Burada, İstanbul’da pırıl pırıl kış güneşi var” diyesim geliyor ama neden bilmiyorum vazgeçiyorum. Yıllar önce yaşadığı işkenceyi konuşacağız ama sesi o kadar güçlü geliyor ki ne kadar olabilirse o kadar rahat konuşuyoruz. “Sorun değil. Ne yapalım…” diyor gülerek.

Nazlı Top, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalışan bir hemşireydi. 1992 yılının, Nisan ayında çalıştığı hastaneye yakın bir yerde polis aracı taranmıştı. Her yerde kimlik kontrolü yapılıyordu. İş çıkışında denk geldiği kimlik kontrolünde gözaltına alındı. İlkin Bahçelievler polis karakoluna götürüldü. Sonra Gayrettepe Terörle Mücadele Şubesi’ne. 2,5 aylık hamile olan Nazlı 10 gün boyunca işkence gördü, tecavüze uğradı. 10 günün sonunda serbest bırakıldığında İnsan Hakları Derneği’ne gitti. Avukatlarla konuştu. Tüm o sürecin duygusal yükünü anlatırkenki soğukkanlılığı, cinsel şiddete karşı mücadele üzerine daha çok düşündürüyor insanı.

“E- 5 üzerinde bir duraktı. Dersimli olmam, Kürt olmam yetti. Şüpheli diye gözaltına alındım. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Nöroloji servisinde hemşire olduğumu, hastaneye sorabileceklerini, işten çıktığımı söyledim. SES’in (Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası) Bakırköy şube yönetimindeydim. Sendika dokümanları vardı üzerimde. Aslında dertlerinin benim ne yaptığım, ne olduğum olmadığını anladım. Olayı üzerine atabilecekleri birini arıyorlardı. Çevremden, ailemden, yakınlarımdan bu süreçleri biliyordum. Önce Bahçelievler polis karakoluna götürüldüm. Orada tuvalette işkence yapmaya başladılar. Sonra komiserin yanına götürdüler. O da ikna olmak istemedi. Onun gözünün önünde de işkenceye devam ettiler. 2,5 aylık hamileydim. Hamile olduğumu söylediğim halde devam edildi. (Cinsel şiddet içerikli tehditleri anlatıyor) Terörle Mücadele ekibi geldi. Gayrettepe Şube’ye götürdüler. Aldıklarında fiziksel ve sözlü saldırılara başladılar. Kürt ve Alevi olmamla başlandı. Eşim üzerinden tehdit ettiler. ‘Buradan çıkınca ne yapsın seni? Biz sana bunları bunları yapacağız’ gibi… ‘Devlet memuruyum, sağlık çalışanıyım’ dediğimde devlet memuru sen değilsin, esas devletin memuru biziz dediler. Aslında doğru söylediler. Ben halka hizmet ediyordum, onlar da devletin istediği şekilde bana davranıyorlardı. O şiddet sistematikti.”

Nazlı’nın burada anlattıklarını filtreleyerek aktarıyorum.

“Gözlerim kapalıydı. Tazyikli suyla işkence, vücudumla dalga geçip, aşağılama… Filistin askısında copla tecavüz edildi. Zaman kavramı yok olmuştu. Ağrı, ölüme yaklaşma… 10 gün kaldım Gayrettepe’de. Hamileliğim devam ediyordu. Doktora da götürmediler. Direnmek dışında aklıma başka bir şey gelmiyordu onu da yaptım. Sesler… O süreçte özellikle birinin sesi aklımda kalmıştı. 10 gün sonra bırakıldıktan sonra uzun yıllar o sesi aradım. Sivil polis olduğunu anladığım birisini gördüğümde -hani onlar biraz anlaşılıyor ya- ya da polis gördüğümde o sesi hep tanıyabilir miyim diye tetikte oldum. Gelirlerse, konuşurlarsa sesten tanıyabilirim diye düşündüm. Sesi duysaydım çıkartabilirdim. Şimdi uzun yıllar geçti. Emin değilim… Savcılığa çıkarken biz senin suçsuz olduğunu biliyorduk dediler, boşuna açlık grevine girdin diye dalga geçtiler. Savcılıktan sonra serbest bırakıldım.”

“Sonra… Şöyle demiştim: Yaşayan benim, gören benim, bunun bütün acılarını çeken benim. Ucunda ölüm de olsa bu, benim kişisel bir sorumluluğum. Sonuç almayacağımı bilsem de buna hayır demem gerekiyor. Kendi yaşamıma onurlu bir şekilde devam etmek istiyorsam buna karşı duruş sergilemem gerekiyor. Böyle ikna ettim kendimi o süreçte. Bir de sağlıkçı olmanın etkisi oldu. Biliyorsun, meslekten kaynaklı vücuda bakış açısı farklı oluyor. Toplumsal değer yargılarını farklı değerlendiriyorsun. Ailemin, sevdiklerimin dayanışması oldu. O özgüvenle de hareket ettim. İnsan Hakları Derneği’ne gittim. Avukatlarla görüştüm. Sonuç çıkmasa da o dönem için ses çıkarttığımızı düşünüyorum. Bireysel bir kazanım olmadı ama toplumsal bir kazanımı oldu.”

Nazlı’yla konuşmamız bugüne geliyor. Kadın hareketinin geldiği yerde bir dönem direnen, anlatan, anlatmaya çalışan kadınların payı olduğunu söylüyor. Girişte alıntıladığım cümleleri dinliyorum. “Cezasızlık konusunda da bir yere geleceğiz, inanıyorum” diyor.

“Benim eşim de cezaevindeydi o süreçte. Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne gidiyordum. Biz de çıplak aramaya maruz kalıyorduk. 2000 öncesi bunları dile getiriyorduk. Anlatıyorduk ama biz o kadar kamuoyu oluşturamıyorduk. Muhalif olan hep terörist oluyor ya… Dolayısıyla insanları harekete geçiremiyorduk ama sonra aylar önce bir arkadaşım aradı Türkiye’den. Dedi ki, ‘Bir yakınım için cezaevi ziyaretine gittim, çıplak aramaya maruz kaldım. Sen o dönem anlatıyordun, biz sana inanmıyorduk. Bunun insan üzerindeki etkisini kavrayamıyorduk, yeterince anlayamamışım, kendime yapılmış gibi hissedememişim. Senden çok çok özür diliyorum.’ Bu bana çok dokundu. Konuşuldukça, anlatıldıkça eşikler geçiliyor. Keşke öyle olmasaydı ama bazen de bu baskı herkese yayılınca sonuçlar vermeye başlıyor.”

Nazlı ile önümüzdeki aylarda, yaşadığı ülkede kahve içmek için sözleşiyoruz. Açık havada, güneşli bir günde, kalabalık bir meydanda buluşacağız. Kapatmadan şunları söylüyor:

“Hitler döneminde askerler ve polisler insanlık suçu işlerken kimseye hesap vermeyeceklerini düşünüyorlardı ama yıllar geçti ve tespit edildikleri yerlerde insanlık suçundan dolayı yargılanıyorlar. İşkenceciler, tecavüzcüler de bir gün böyle yargılanacaklar ve o günleri büyük bir sabırla bekliyorum. Biliyorum anlatmak çok zor ama korkusuzca anlatmak, göğüslemek gerekiyor. Böyle böyle ilerleniliyor. Böyle böyle bir şeyler değiştirilebiliyor. Tarihte de böyle oldu. Yoksa bununla mücadele edemeyiz. Bir de… Dayanışmayı ‘ama’sız örgütlemek gerekiyor. Şu anda kadınların birbirine desteği, güveni… Kadın kadının yurdudur sloganı çok yerinde ve o kadar güzel ki…”

Nazlı’nın yaşadıklarını anlattığı belgesel, Fransa ortak yapımla yönetmen Kudret Güneş tarafından çekildi.

***

Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’nun kurucusu, İnsan Hakları Derneği’nin Başkan Yardımcısı, avukat Eren Keskin’le konuşuyoruz.

Eren Keskin

 

Eren Keskin, “Cinsel işkence en zor açıklanan işkence” diyor.

“Utanıyorlar, korkuyorlar, kirlenmiş hissediyorlar. Gözaltındaysa zaten kimseye söyleyemeden tutuklanıyor. Birçok kadın ispatlayamam diyerek anlatmıyor. 12 Eylül’de cinsel saldırıya uğramış kadınlar var, bize daha şimdi anlatan. Dışarıda avukatlığını yaptığım kadınlar ben cezaevindeyken uğradıkları cinsel saldırıları anlattılar. Her kadının cinsel işkenceyle psikolojik olarak baş etme süresi farklı. Oysa psikolojik raporla ispatlanabilir. Cezaevinde olup, psikolojik raporla belgelemek istediğimiz bir kadın müvekkilimiz Mardin’de devlet hastanesine gönderilmişti. Akıl hastası değildir diye rapor verdiler. Bu işi uzmanlar ve bağımsız hekimlerin yapması gerekiyor. Bağımsız hekim raporu konusunda AİHM’nin Şükran Aydın kararı var. 1993’te, 16 yaşındayken, köylerine yapılan bir jandarma baskını sonrasında babası ve yengesiyle birlikte Derik Jandarma Karakolu’nda gözaltına alınmıştı. Derik İlçe Jandarma Komutanlığı’nda tecavüze uğradı. Şükran Aydın, iç hukuk yollarının tıkanması üzerine AİHM’ye başvurdu ve Türkiye’yi tazminat ödemeye mahkum ettirdi. O dosyada Türkiye’nin mahkum edilme gerekçesi bağımsız bir hekimden rapor alınmamış olmasıydı. Sanıklardan biri Musa Çitil’di. Çitil hakkında takipsizlik kararı verildi.”

“Çok az faillin yüzünü tanıyoruz” diyorum Eren Hanım’a. Yargılananlar oldu mu? Şöyle bir doküman veriyor:

“Cezaevinden çıktıktan sonra 1997’de ‘Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım’ bürosunu kurduk. Bugüne kadar bize 780 kadın başvurdu. 13 yaşından 70 yaşına kadar cinsel saldırı yaşamış müvekkilimiz var. Kadınların büyük bir bölümü Kürt kadınlar. 1997’den beri iç hukukta iki korucunun cezalandırılması dışında tek bir ceza çıkmadı. Batman’da bir kıza cinsel şiddet uygulamışlardı. Hatta tecavüzden bir kız çocuğu doğmuştu. Sadece onlar ceza aldı. Korucu oldukları için. Korucu oldukları ve zaten Kürt oldukları için ceza aldılar.”

“Adli nedenlerle yargılanan kadınların başlarına gelenleri zaten hiç bilmiyoruz. Mücadele yöntemini de bilmedikleri için hiç görünmüyorlar. Cemaatten gözaltına alınan kadınlara da ulaşmaya çalıştık. Hak arama bilinci dindar kesimde gelişemediği için suskun kalıyorlar. İsim vermeyim. Cezaevinde konuştuğumuz dört kadın, ‘Devletimiz bizi bir gün anlayacak’ dedi.”

“Muhalefetin içindeki çifte standardı konuşmamız gerekiyor. Biz yıllarca Kürt coğrafyasında kadınların cinsel işkenceye uğradığını anlatmaya çalıştık. Çıplak arama daha yeni konuşuluyor. Sırf işkence olsun diye zorla evli kadınlara bekaret kontrolü yapıldı, insanlar çırılçıplak sorgulandı. Mezarsız bir kadın coğrafyası burası.”

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir