Abidin Dino’nun Ağzından Fikret Mualla

Fikret Mualla denince de benim aklıma işte bu iki sınır arasında hayatını kuran, dış dünyaya karşı kırılganlığını saklamak için bazen saldırgan davranan, parmakların ucundaki sihirle harikalar yaratan bir “dahi deli” gelir.

Sanat eleştirmenleri dehayla deliliğin arasında ince bir çizgi olduğunu iddia ederler. Sanatçının bir o yana bir bu yana geçmekten haz aldığı, hangi yana ne zaman geçeceğini kimsenin bilmediği, her geçişinde kendini, etrafındakileri tükettiği, buna karşın deliliğe sena düzer gibi muhteşem eserler ürettiği ince bir çizgi…Dünya sahnesine ilham vermiş çoğu sanatçı için doğrudur bu tarif. Nitekim Vincent Van Gogh, Guy de Maupassant, Schumann, Nietzsche* ve daha nicesi…hayatlarını bu kırılgan çizgi üzerine inşa eder, olağanüstü eserlerini delilik sınırlarına ulaşarak üretirler. Tıp otoriteleri ne derse nesin tarihe muhteşem eserleri kadar insanların onların üzerine yapıştırdığı delilik yaftasıyla geçerler. Bir odada sabahtan akşama kadar tek başına yaşayan, bazen kendi kendine konuşan, birilerinin beğenip beğenmeyeceği bile belli olmayan eserler üretmek için ömrünü harcayan birine akıllı demek diğer insanlar için kolay değildir zira.

Fikret Mualla denince de benim aklıma işte bu iki sınır arasında hayatını kuran, dış dünyaya karşı kırılganlığını saklamak için bazen saldırgan davranan, parmakların ucundaki sihirle harikalar yaratan bir “dahi deli” gelir. Bu hükmümü, onun bir müddet Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde Neyzen Tevfik’le birlikte kalışına vermem, zira bu “misafirliğin” sanatçı denen kişinin devlet büyüklerine karşı uysal ve itaatkar olmasını bekleyen siyasi otoritelerle arasındaki ihtilaf yüzünden olduğunu bilirim. Bu hükmümü, onun tıpkı dünya hayatını boş veren bir keşiş gibi kendini mabedine kapatarak ömrünü resim yapmaya adadığı, dünya nimetlerine tamah etmek dururken sanatı için açlığa, sefalete katlandığı ve bütün dünya insanların aldırdığı değerlere aldırmadığı, bizim bildiğimiz o “akıllı” insanlar gibi yaşamadığı için veririm.

1903 yılında dünyaya gelen Fikret Mualla, o dönem Osmanlı İmparatorluğunda seçkin sınıfın çocuklarını çoğunlukla gönderdiği Fransız okullarında, Saint Joseph ve Galatasaray Lisesinde (Mekteb-i Sultaniye) başladığı eğitimine babasının isteğiyle Almanya’da, mühendislik mektebinde devam eder. Ne var ki Avrupa’daki çeşitli müze ve galerileri gezen, bu sırada kendi yeteneğini de keşfeden Mualla, tez vakitte mühendislik eğitimini yarıda bırakarak hayatının bundan sonrasını vakfedeceği resim sanatıyla ilgilenmeye başlar ve bir müddet mesaisini Avrupa’daki sanat çevrelerinde harcar.

Babasının maddi desteğinden mahrum kalınca ise sanatına memleketinde devam etmeye karar verir. Ancak burada işler umduğu gitmez. Zira Türkiye’de o yıllarda yetenekli bir ressamın cevherini çıkaracağı bir sanat çevresi, umut vaat eden resme yatırım yapacak sanat zevki gelişmiş bir burjuvazi yoktur. (Şimdi var mı ki?) Abidin Dino’nun Uluslar arası New York Fuarı için sipariş ettiği İstanbul temalı resimlerin ve Nazım Hikmet’İn bazı şiir kitapları için kendisinden istediği resimlerin gelirleri dışında belini doğrultacak, zihnini tamamen sanatına vermesini sağlayacak maddi desteği bulamaz. Bir ara geçimini sağlamak için resim öğretmenliği de yapmaya başlar ancak sivri dili, perva bilmeyen yüreği yüzünden kendine bir hayli apseli düşman edinir ve tez vakitte delilikle yaftalanarak görevinden istifa etmek zorunda bırakılır. Siyasi iktidarın kendisine artık rahat vermeyeceğini anlayınca çareyi yeniden Paris’e dönmekte bulur. “Kavgalı ve fırtınalı bir sevgiyle” sevdiği İstanbul’u bir daha dünya gözüyle göremeyecektir.

Paris’e döndüğünde yaptığı resimleri kaldırımlarda ve meydanlarda satabilmek, o günü kurtarabilmek için kendini var gücüyle, delice bir tutkuyla çalışmaya verir. Malum arkasına devletin desteğini ve ya hatırı sayılır bir mirası almayan sanatçının Türkiye’den kalkıp Paris’te tutunması, resim sanatını bir adım öteye taşıması kolay değildir. Zira bunu yapmaya kalkışan iki çılgından biridir Mualla. (Diğeri Hale Asaf’tır ve bu güzide ressamımız ne yazık ki bakımsızlıktan ölmüştür.) Nitekim Paris’teki hayatını borçla harçla, kuru ekmeğe talim ederek köhne otel odalarında geçirmek onun için de kolay olmaz.

Mualla’nın cevheri tez vakitte Paris sokaklarında fark edilmeye, resimleri sanat galerileri tarafından satın alınmaya başlar. Gene de satılan eserlerinden fazla bir şey kazanamaz. Resimleri Avrupa sanat piyasalarında adeta değerli bir “emtia” haline gelmesine rağmen, resimlerinin satışındaki o kapitalist çarkın nasıl döndüğünü bilmediğinden, çektiği ceremenin maddi semeresinden faydalanamaz. Üstelik galeri sahipleri resimlerini ucuza kapattıkları bu dahi ressamın kendi “ederinden” haberi olmaması için öyle itina gösterirler ki, Mualla kendi resimlerinin sergi açılışlarına bile davet edilmez.  Hayatının son yıllarını resimlerinin hayranı olan sanatsever bir kadına resimler yaparak nispeten rahat içinde geçirdikten sonra 1967 yılında hayata gözlerini kapar.

Zamanında karın tokluğuna resimler yapan, resimleri Picasso tarafından alkışlanan Mualla, bugün tartışmasız, sanat tarihimizin en değerli ressamlarından biri. Maddi değerinden bahsederek, her eseri hatırı sayılır bir servet değerinde, hatta Fikret Mualla imzalı sahte eserler bile bugün dünyanın çeşitli yerlerinde alıcı bulabiliyor. Bu kadar önemli bir dahi sanatçının hayatı hakkında ise bilgimiz oldukça kısıtlı. Hayatının önemli bir kısmını Paris’te geçirmiş olması bu zorluğun başlıca sebeplerinden biri. Kısa biyografisi dışında onun özel hayatına dair bilgileri yalnızca aynı dönemde yaşamış ressam ve yazarların anılarında bulabiliyoruz.

Neyse ki geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz usta fotoğrafçı Ara Güler ve ressam Abidin Dino tarafından bundan neredeyse kırk yıl önce hazırlanan, Mualla’nın hayat hikayesinin çoğu eserinin fotoğraflarıyla birlikte yer aldığı kitap, geçtiğimiz günlerde yeniden düzenlenerek yayımlandı. Bu defa yalnızca Dino’nun anlatısının bulunduğu kitapta, Paris sanat otoritelerine bile parmak ısırtan bir ressamın var oluş mücadelesi, karşılaştığı zorluklar ve hayal kırıklıkları, insanlardan yediği darbeler, fırçası kadar kalemini de iyi kullanan Abidin Dino tarafından ressamın portresinde karanlıkta kalan bir taraf bırakmamaya özen gösterilerek anlatılmış. Üstelik bu anlatı, dönemin yazarlarının ve ressamlarının da katkıda bulunduğu bir panoramada geçiyor, yani bizler Fikret Mualla’nın hayat hikayesini okurken, hem onun Güzin Dino, Neyzen Tevfik, Nazım Hikmet, Asaf Halet Çelebi, Arif Dino, Fikret Adil ve elbette Abidin Dino gibi şahsiyetlerle olan anılarını, hem de dönemin siyasi atmosferini de öğreniyor, Mualla’nın kimi zaman yürek burkan hikayesini, emsaline az rastlanır bir şekilde başka bir ressamın ağzından dinliyoruz.

Kaynak: Bianet ( Merve Küçüksarp )

İlginizi çekebilir