15 Kasım 1937 günü Elazığ’a gidecek Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman “işin [Seyid Rıza’nın asılmasının] bitmesinin” planlandığını belirten Çağlayangil, trenle gittiğini ve tatil gününde mahkemenin görülmesi için savcı ve hâkimle neler konuştuğunu detaylı yazdı. Mahkemenin pazartesi gününün başladığı yani pazar saat 24’ten sonra toplanması ve elektrik kesintisi nedeniyle salonun otomobil farıyla aydınlatılması kararlaştırılmıştır.

Seyid Rıza, Dersim’in bilinen şahsiyetiydi. Pek çok resmi zevatın tanıştığı konuştuğu kişiydi. 4. Umumi Müfettişlik’in hedef kişiler listesindeydi. Müfettişlik oluşturduğu listeleri muhtarlara, köylere gönderir ve gelmeyenin katl-i vaciptir. Seyid Rıza emre uymaz, teslim olmaz. Liste şahidi[1] bir yıl sonra bizzat Ankara’dan idamı için gönderilen Emniyet Genel Müdür Yardımcısı İhsan Sabri Çağlayangil’dir. İlan edilen 1 ve 2 no’lu yasak bölgeye operasyonlar yapılır. 1938 Ağustos’ta da 3 no’lu yasak bölge ilan edilecektir. 18 Eylül 1937’de TBMM’de konuşan Başbakan İsmet İnönü’ye göre harekât başarılıdır, devlet Dersim’e egemendir. Seyid Rıza’nın Başbakan’ın değerlendirmesinden haberi olduğunu sanmıyoruz, ama arayışta olduğunu tahmin edebiliriz. Dağ taş askerdir. Yasak bölgede görülen hedeftir.

Ve baştan “Dersim’de isyan vardı ve Seyid Rıza da lideriydi” söyleminin temelsiz olduğunu belirtip geçiyorum. Dersim’de devletin egemen olmadığı toprak parçası ve merkezi ‘isyancı’ bir teşkilat yoktu.

Seyid Rıza, daha kötü günlerin geleceğini düşünerek kararını vermiştir. 11 Eylül 1937’de Erzincan’a gitmiş ve tutuklanmıştır. Haber Ankara’ya ulaşır. Oradan Elazığ’a götürülür. Sonrası mı idamına yapılan hazırlıktır. 15 Kasım 1937’te Seyid Rıza, oğlu Hüseyin ve beş yoldaşıyla (Seyhanlı aşireti reisi Haso Seydi, Yusuf Hanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık, Demirelli aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kırişanlı Ulihiyer oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Ali) asılır. Toprağa veren de idamı infaz edendir. 85 yıldır mezarının nerede olduğu bilinmiyor; açıklanmadı. Ve 2011’de Başbakan Recep T. Erdoğan’ın “Dersim’den özür diliyorum” beyanın arkası gelmedi, sözde kaldı.

Fotoğraf arkası notu: Elaziz [Elazığ], Seyid Rıza ve oğlu Şeyh Hüseyin ve diğer sergerdeler mahkemeye giderlerken, 1. Demenan Aşiret Reisi Hiso Seydo, 2. Seyid Rıza’nın oğlu Şeyh Hüseyin, 3. Seyid Rıza (Foto: Hasan Saltık Arşivi).

Kasım 1937 itibariyle tahminen o tarih itibariyle aranan aşiret liderleri tasfiye edilmiştir. Hiçbir zaman merkezi birliği olmayan Dersimliler, aşiretlerin geleneksel önderliğinin yani liderlik yeteneği olanların yok edilmesiyle fiilen ‘başsız’ kalmıştır. Çağlayangil[2] de aşiret liderlerinin tasfiye edildiğini vurgular. Hatırlayalım ki yıllardır istihbaratın yaptığı çalışmayla her aşiretin teslim edeceği silah miktarı belirlenmiş ve toplanmıştır. Devamında 1938 harekâtı planlanmıştır. ’38 Haziran’da “harp kararı alındı” ve iki ay sonra da harbe başlandı. Bir yıl sonrasında Polonya’da da böyle olmuştu. Hitler’in 12 Ekim 1939’da Polonya Genel Valisi Hans Frank’a verdiği gizli emir şuydu: “Polonya’da liderlik yeteneği olanlar tasfiye edilmelidir.”Emirle 3500 aydın öldürüldü.[3] Elbette Dersim’in ve Polonya’nın liderlik yeteneği olanlarının konumu farklıydı, ama hedef liderlik yeteneği olanların tasfiyesiydi.

Hitler, Dersim’de olanlardan haberdar mıydı? Bilmem.

Seyid Rıza’nın Erzincan’da tutuklandığını Başbakan’a bildiren İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’dır. Seyid Rıza’nın bizzat, Hüseyin ve Battal Oğlu Rıza namında iki kişiyle “kayıtsız şartsız ve silahsız” olarak 11 Eylül 1937’de saat 22’de Erzincan Jandarmasına teslim olduğu bildirildi. Bu tarih Nuri Dêrsimi’ye göre 5 Eylül’dür.[4] 11 Eylül 1937 aynı zamanda Nuri Dêrsimi’nin Türkiye’den Suriye’ye trenle gittiği gündür.[5] Ne tesadüf ki, böyle bir tarihi kesişme vardır.

Haber Ankara’da coşkuyla karşılanır. Reisicumhur Atatürk, hükümeti ve Başbakan İsmet İnönü de bakan Şükrü Kaya’yı, 3. Ordu Müfettişi Kâzım Orbay ile 4. Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan’ı tebrik eder.[6]

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Başbakana Seyid Rıza’nın Erzincan’da teslim olduğunu bildirdi (BCA-F: 030.10/K: 111, D: 745, S: 20, s. 9).

Dr. Nuri Dêrsimi’nin yazdığına göre, Seyid Rıza görüşmek üzere Erzincan Valiliği’ne gitmiştir. Seçilen vilayet merkezi, Tunçeli veya Elazığ değil de neden Erzincan’dır? Maalesef, bugünden cevapsız kalan çok soru var. Zaten iki ay önce de Seyid Rıza’nın karısı Elif ve küçük oğlu Hüseyin birçok kişiyle beraber teslim olmuştu.[7] Avukat gönderip haber alamayacağına göre hayli sıkıntılı günler. Hakkında yazılanlar dikkate alındığında böylesi hayat tecrübesine sahip birinin görüşmek amacıyla yola çıktığını düşünebiliriz. Kara bulutlar atmosferinde “iyimser” olmak da kolay olmasa gerek.

Cumhuriyet gazetesi Seyid Rıza’nın teslim olduğu haberinin ilkini “Şaki Seyid Rıza Teslim Oldu” başlığıyla 13 Eylül’de ve ikincisini de 21 Eylül’de verdi. “Tunçeli Muhalefetinin Elebaşısı Nasıl Teslim Oldu” başlıklı haberde Seyid Rıza’nın ifadesi de aktarıldı. Haberde anlatılan teslimiyettir. Seyid Rıza iki uşağıyla beraber Erzincan hükümetine teslim olmuştur. Köprüdeki kontrolde Seyid Rıza teslim olmağa geldiğini anlatmış ve derhal valiliğe götürülmüştür. Habere göre Seyid Rıza, bu felâketi başına oğlunun katili Kırgan aşiretinden bazı kimselerin getirdiğini, Tunçeli teşkilatına güvenmediğini ve Erzincan’a gidip oradan Ankara’ya Atatürk’e gönderilmesini düşündüğünü anlatmıştır.[8]

Seyid Rıza’nın “teslim olduğu” haberi 13 Eylül 1937 tarihli Cumhuriyet’te.

Haberde tuhaf cümleler de var. Seyid Rıza’ya atfen yazılan cümleler aynen şöyledir: “Benim şapkam vardı. Kayboldu. Bana iyi bir şapka getirin. Yoksa adım atmam, diye ısrar etmiştir. […] Ben Seyid değilim, bana Seyid demeyiniz. Bey, Paşa da yoktur, bana Bay Rıza deyiniz, demiştir. Ve çok neşeli olarak Ankara’ya gideceğini anlayan Seyid Rıza bu neşesini bir hayli müddet muhafaza etmiştir. […] Ankara’ya Atatürk’e gideceğim. […] Ben deli bir adamım. Cumhuriyet’e karşı durulur mu hiç? Beni tımarhaneye atın, demiştir.” Benzer cümleler mahkeme haberlerinde de tekrar edilecektir.

SORGUSU VE YARGILAMA

Cumhuriyet haberine göre Elâziğ’a getirilen Seyid Rıza’yı Savcı Hatemi sorgular. Haydaran, Yusufan, kısmen Kureyşan, Abbas Uşağı ve Bahtiyar Uşağı aşiret reislerin aralarında yemin etmesi ve köprünün yıkılmasıyla ilgili konularda önce bocalayan Seyid Rıza sonra itiraflarda bulunmuştur.[9] Haberden anlaşılan 12 Ekim’de yargılamaya başlanır. Seyid Rıza’nın kendisini “Yeni adım Bay Rıza” diye tanıttığı ve “Rica ederim reis, başım ağrıyor, şapkamı vurayım” dediği aktarıldı. Yargılama başladıktan üç gün sonra sanık sayısı 53’e yükseldi. Mahkemeyle ilgili haberler, Seyid Rıza’nın ve arkadaşlarının inkâra devam ettiği yönündedir.[10]

Yargılamanın yapıldığı günlerde 1 Kasım’da TBMM açılır. Meclis’in açış konuşmasını yapan Reisicumhur Atatürk, Dersim harekâtı hakkında da değerlendirmede bulunur: “Memnuniyetle görmekteyiz ki, Cumhuriyet rejimi yurdumuzda huzur ve sükûnun en iyi yerleşmesini temin etmiş bulunuyor. Vatandaşlar ve bu yurtta oturanlar, Cumhuriyet kanunlarının eşit şartları altında kendileri için hazırlanan hürriyet, refah ve saadet imkanlarından azami istifade etmektedirler. Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeğe yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. Tunçeli’ndeki icraatımız neticeleri, bu hakikatin yakın ifadesidir.”

Reisicumhur da 18 Eylül’de Başbakan İnönü’nün söylediği gibi “Cumhuriyet rejimi yurdumuzda huzur ve sükûnun en iyi yerleşmesini temin etmiş bulunuyor […] Tunçeli’ndeki icraatımız neticeleri, bu hakikatin yakın ifadesidir” diyerek bir anlamda istenilen hedefe ulaşıldığını belirtmiştir. Buna rağmen 1938 harekâtı hazırlığına başlanmıştır.

Üç gün sonra 4 Kasım 1937’de okunan mütalaada, 17 kişinin idamı, 9 kişinin beratı ve 38 kişinin cezalandırılması istenir. Mütalaayı bildiren 4. Umumi Müfettişi Abdullah Alpdoğan, bakanlığa gönderdiği telgrafta 30 kişiye altışar sene cezanın verileceği öngörüsünde bulundu, ama kaç kişiye idam cezasının verileceğini yazmadı.[11] 1924 Anayasası’nı (madde 26) ihlal eden kanuni düzenlemeyle bizzat idam cezasını onaylama yetkisine sahip ve bölgenin tek yetkilisi müfettiş Alpdoğan, on gün sonra Çağlayangil’e idamın infazı için gerekli onayı boş kâğıdı imzalayıp vermekte sorun görmeyecektir.

ANKARA’NIN EMRİ

Mütalaa okunmuş, ama mahkeme kararını vermemiştir. Ankara’nın, yargılamanın uzadığını düşünerek hazırladığı planı bizzat uygulayan İhsan Sabri Çağlayangil’den öğreniyoruz. Malatya Emniyet Müdürlüğü’nden Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Çağlayangil’in anılarından aktarıyorum. Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer, yardımcısı Çağlayangil’i odasına çağırmış, “Atatürk, Singeç Köprüsünü açmaya gidecek. Dersim harekâtı bitti. Beyaz donlu 6 bin doğulu Elazığ’a dolmuş, Atatürk’ten Seyid Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Beyaz donluların Atatürk’ün karşısına çıkmalarına meydan vermeyelim. Sivillerden Emniyet Genel Müdürlüğü’nün siyasi şubesinden istediklerini al. Atatürk’ün istasyondan halkevine kadar korunması da size ait” demiş.

Müdür Şükrü Sökmensüer, bu görevlendirmeyi kendince yapmış olamaz. Müdürün üstünde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, bakanın üstünde Başbakan Celâl Bayar ve Başbakanın da üstünde Reisicumhur Atatürk vardır.

Pazartesi günü [15 Kasım 1937] Elazığ’a gidecek Atatürk’ün karşısına beyaz donlular çıktığı zaman “işin [Seyid Rıza’nın asılmasının] bitmesinin” planlandığını belirten Çağlayangil, trenle gittiğini ve tatil gününde mahkemenin görülmesi için savcı ve hâkimle neler konuştuğunu detaylı yazdı. İkisine değineceğim. Biri, savcının Adalet Bakanlığı’ndan [idam için] şifre aldığını söylemesidir. Diğeri de mahkemenin idam kararına onay imzası atacak Müfettiş Alpdoğan’ın boş kâğıda “Yukarıdaki karar tasdik olunur” diye yazıp, imzalayıp Çağlayangil’e vermesidir.

Fotoğraf arkası notu: Elaziz, Seyid Rıza huzur-ı adalette uzun sakallı olandır (Foto: Hasan Saltık Arşivi). Çağlayangil’in yazdığı gibi 14/15 Kasım 1937 gecesi lamba ışığında yargılama.

Savcının rapor alması üzerine Çağlayangil’in hukuktan sınıf arkadaşı savcı yardımcısı görevlendirilmiştir. Mahkemenin pazartesi gününün başladığı yani pazar saat 24’ten sonra toplanması ve elektrik kesintisi nedeniyle salonun otomobil farıyla aydınlatılması kararlaştırılmıştır.

Vay be ne adalet? Duruşma vakti gelmeden başlamıyor!

Mahkeme, 15 Kasım Pazartesi günü saat 00.24’te duruşmaya başlıyor. Kararda, 7 kişiye ölüm ve bazısına hapis cezası verilmiş, diğerleri beraat etmiştir. Seyid Rıza, idam edileceği jandarma karakolunun yanındaki meydana götürmek üzere, otomobilde Çağlayangil ile Polis Müdürü İbrahim arasına oturtulmuştur. Meydana vardıklarında Seyid Rıza ile göz göze geldiklerini, savcının namaz kılıp kılmayacağını sorması üzerine istemediğini ve o sırada Fındık Hafız’ın asıldığını belirten Çağlayangil, Seyid Rıza’nın rap rap giderek, “Evladı Kerbelayıh. Bı hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” diye bağırdığını, Çingeneyi iterek, ipi boynuna geçirdiğini ve sandalyeyi tekmelediğini yazdı.[12]

İdam cezası verilenler, bizzat infazı yapan Çağlayangil’de 7 kişi, Cumhuriyet, Ulus ve Akşam gazetelerinde 11 kişidir. Haberde 11 kişiden dördünün yaşı büyük olduğu için idam edilmediği yazıyor.

Yargılamayı yapan mahkemenin, Elazığ İstiklal Mahkemesi olduğu iddiası da doğru değildir.

Duruşma tutanağı açıklanmadığı sürece idam cezası verilen 7 kişi veya 11 kişi tartışması bitmeyecektir. 85 yıldır mahkemenin duruşma tutanağı açıklanmadı! Seyid Rıza Davası veya Dersim Davası tutanağı neden açıklanmaz? “Devlet sırrı” mı? Neden “sır”dır? Birkaç hafta öncesinde Kara Kuvvetleri Komutanlığı da Maraş katliamı davası duruşma tutanağını mahkeme kararına rağmen “devlet sırrı” diyerek vermemişti. Avukatlar dosya için yıllardır uğraşıyor yine alamadı. Sokrates’ten beri mahkemeler aleniyken, TC mahkemesinin bir dosyası hangi gerekçeyle gizlenir?

İdam sonrasında otele döndüğünü ve idamla ilgili iki sayfa not yazdığını belirten Çağlayangil, “Treni kör makasa çekmişler. [Atatürk] uyuyormuş, kendisini uyandırmamışlar. Ben sabahleyin Atatürk’ün treninden çıkan Ulus muhabirine yazdığım yazıyı okudum. Benden istedi. ‘Basmazlar’ dedim. ‘Ver’ dedi. Sonradan Şükrü Kaya’ya okumuşlar, ‘Olmaz’ demiş. Bu sırada, ‘Atatürk seni çağırıyor’ dediler. Gittim, kahvaltı ediyorlardı. Bana bir fotoğraf gösterdi. Seyid Rıza’nın sehpada sallanırken resmi çekilmiş. Ve ‘Bu resim ne Emniyet Müdürü?’ diye” sorduğunu yazdı. Atatürk, fotoğraf negatiflerinin imha edilmesini ister ve gereği yapılır. Elazığ Halkevi’ne ve Singeç Köprüsü’ne gidilir ve akşamüzeri Başbakan Celâl Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın bulunduğu Reisicumhur Atatürk’ün treniyle Ankara’ya dönülür.[13]

15 Kasım 1937’de idam haberi Ulus’ta ve Akşam’da, “Bu sabah saat dört buçukta bildiriliyor” diye yazıldığına ve Çağlayangil’in belirttiği gibi saat 24’ten hemen sonrasında yargılamaya başlandığına göre, yargılama ve idam dâhil hepsi 4,5 saatte tamamlanmıştır. İdam haberi Cumhuriyet’te 16 Kasım’da yayımlandı.

Seyid Rıza’nın idam haberi 15 Kasım 1937 tarihli Akşam’da (Milli Kütüphane).

İdam öncesinde Atatürk’ün Seyid Rıza’yı getirtip görüştüğü ya da idamda yaş durumunun dikkate alındığı gibi iddiaları temelsiz buluyorum. Emirle ve gece toplanan mahkemenin “yaş” ayrıntısını dikkate alacağını sanmıyorum.

Çağlayangil, Ankara’nın “git idamı yap” emriyle yola çıktı ve görevini yapıp döndü.

KILIÇDAROĞLU’NA ANLATTI

Çağlayangil, anılarında yazmadığını sonradan Kemal Kılıçdardoğlu’na anlattı: “Benim bildiğim ve iştirak ettiğim kadarıyla Dersim, Türkiye’deki Kürtler meselesinin önemli parçasıydı. […] Bunları nasıl asimile edelim ve Cumhuriyet Kürtlere karşı nasıl bir siyaset takip etmelidir davası güdüldü. Ben Malatya Emniyet Müdürü iken Kürt meselesine merak sardım. O devirde Türkiye iki bölümdü. Fırat Şarkı ikinci yasak bölgeydi. Ecnebilere kapalıydı. Fırat’ın Şarkı’na gitmek merasime tabiydi. Malatya etnolojik olarak Türklerin bittiği, Kürtlerin başladığı bir yerdir, bir sınır vilayetidir. İki büyük siyaset Cumhuriyet’te hâkim olmuş ve zaman zaman çarpışmıştır. Birincisi bunlara şiddet yoluyla, baskı yoluyla hâkim olmak, ikincisi kültür yoluyla hâkim olmak. […] Dersim’i merak ettiğimden Dersim’i gezdim 1936 ve 1937’de. Dersim’e jandarma giremiyor, Dersim’e tahsildar giremiyor, Dersim’de ağa nüfuzu cari. Dersim’de hükümet yok […] Valiyle otomobile bindik, Elazığ’a gittik. Harekât başlayalı bir-iki ay olmuştu. Abdullah Paşa dedi ki, bu kefereyi kıstırdım. Ekinlerini yaktım, dedi. […] Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. […] Şeyh Sait idamda asıldı. Seyid Rıza bu şekilde bertaraf edildi, işte diğer öbür liderler de Dersim harekâtında çoğu hayatlarını kaybettiler, Kürtler üzerinde ağalık taslayacak, dini liderlik yapacak kimse kalmadı. Kalanlar da Kasım Küfrevi gibi, Melik Fırat gibi, Kâmran İnan’ın babası Şeyh Selahaddin gibi hükümete muti (itaat eden) adamlardı.”[14]

Seyid Rıza (Foto: Hasan Saltık Arşivi). 

Görev emrini tamamlayan Çağlayangil, yıllar sonra “insani” bir beyanda bulunmadı ve “üzgünüm” bile demedi. Emniyet’ten sonra kaymakam ve vali olan Çağlayangil, politik hayatın en üst makamına kadar yükseldi ve Cumhurbaşkanı Vekili de oldu.

BAŞBAKAN: ÖZÜR DİLİYORUM

11 yıl önce Başbakan Recep T. Erdoğan Dersim harekâtı hakkında konuştu ve özür diledi. 74 yıl sonra 2011’de Seyid Rıza’nın idam tarihi 15 Kasım’dan sekiz gün sonra 23 Kasım’da Erdoğan, AKP’nin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda konuştu. Jandarma Genel Komutanlığı’nın hazırladığı Dersimraporunu elinde göstererek değerlendirmede bulunan Başbakan Erdoğan, Çağlayangil’in kitabından Seyid Rıza’nın sözlerini de aktardı. Dersim’de olanlardan hükümetteki CHP’nin sorumlu olduğunu belirten Başbakan Erdoğan, “Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” dedi. “Dersim yakın tarihimizdeki en acı en trajik olaylardan biridir. Dersim aydınlatılmayı bekleyen bir faciadır” diyen Erdoğan’ın konuşması, “Dersim için özür diliyorum” başlığıyla haberleştirildi.

“Özür dilemek” beyanıyla büyük beklenti yaratıldı, ama herhangi bir adım atılmadı; sonuç hüsrandı. Seyid Rıza’yla birlikte idam edilen 7 kişinin mezar yeri ve dava tutanağı açıklanmadı. Hatta vilayet adı Dersim de yapılmadı. Rüzgâr bugünse hayli tersten esmektedir.

Dersim, kangrenleşen yaramızdır.

85 yıllık tarihimiz ortada, “eşit vatandaşlığımız” sağlanmadığı sürece yaşadığımız ve yaşayacağımız bir demokrasi müsameresinden öteye gitmedi ve gitmeyecektir!

NOTLAR

 

[1] İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım, Tanju Cılızoğlu (hazırlayan), 2. baskı, Yılmaz Yayınları, İstanbul-1990, s. 46-48.

[2] Yalçın Doğan, Savrulanlar, Dersim, 1937-1938 Hatta 1939, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul-2012, s. 207.

[3] William L. Shirer, Nazi İmparatorluğu, cilt: 2, çeviren: Rasih Güran, Ağaoğlu Yayınevi, İstanbul-1968, s. 1018-1026.

[4] BCA-F: 030.10/K: 111, D: 745, S: 20, s. 9; Dr. Nuri Dêrsimi, Kürdistan Tarihinde Dêrsim, 2. baskı, Doz Yayınları, İstanbul-2004, s. 270.

[5] Nuri Dêrsimi, age, sf. 281; Dr. Nuri Dêrsimi, Hatıratım, Doz Yayınları, İstanbul-1997, s. 182-185.

[6] Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Basımevi, Ankara-1972, s. 406-407.

[7] Cumhuriyet, 13.7.1937, s. 3.

[8] Cumhuriyet, 13.9.1937, s. 1 ve 21.9.1937, s. 1, 4.

[9] Cumhuriyet, 16.9.1937, s. 3 ve 18.9.1937, s. 3 ve 26.9.1937, s. 1 ve 7.

[10] Cumhuriyet, 13.10.1937, s. 1 ve 8 ile 16.10.1937, s. 1 ve 7 ile 19.10.1937, s. 1 ve 7.

[11] BCA-F: 030.10/K: 111, D: 745, S: 20, s. 2 ve 3.

[12] İhsan Sabri Çağlayangil, age, s. 49-51.

[13] İhsan Sabri Çağlayangil, age, s. 52-55.

[14] Yalçın Doğan, age, s. 202-207.

Kaynak: DUVAR

  • Hakkımızda
  • Künye

 

Başka Bir Denizli… Başka Bir Ülke… Başka Bir Dünya… MÜMKÜN…