HDP’li Kemal Bülbül eğitim sisteminde değişiklikler içeren kanun teklifine şerh düştü

Milli Eğitim Bakanlığınca yürütülen hizmetlerin çağın ihtiyaçlarına uygun, eğitim ve öğretim etkinliklerinin kaliteli, verimli ve yüksek standartlarda sunulabilmesi için çeşitli konularda kanuni düzenlemelerin hayata geçirilmesi amacıyla hazırlanan yasa taslağına HDP Antalya milletvekili Kemal Bülbül Muhalefet Şerhi düştü.

Muhalafet şerhi şöyle:

2/1963 Sayılı “Bazı Kanunlarda ve 652 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, 20 Haziran 2019 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda görüşülmüştür.

Bu kanun teklifinin genel gerekçesinde; hazırlanan Kanun teklifiyle Milli Eğitim Bakanlığınca yürütülen hizmetlerin çağın ihtiyaçlarına uygun, eğitim ve öğretim etkinliklerinin kaliteli, verimli ve yüksek standartlarda sunulabilmesi için çeşitli konularda kanuni düzenlemelerin hayata geçirilmesi amaçlanmıştır. Yapılan düzenlemelerle çeşitli konulara ilişkin uygulamalarda birlikteliğin sağlanması, yetki ve sorumlulukların tanımlanması, kamu kaynaklarının etkin ve verimli bir şekilde kullanımı hedeflenmektedir. Bu kapsamda, toplam 9 kanun ve kanun hükmünde kararnamede değişiklik yapılmaktadır.

Söz konusu değişikliklerle, hâlihazırda Millî Eğitim Bakanlığında olan, tüm kademeler için özel öğrenci yurtlarının açılmasına dair izin verme yetkisi yükseköğrenim kademesi için Gençlik ve Spor Bakanlığına verilmesi;  66 ay olan ilkokula başlama yaşının üç ay ötelenerek 69 ay olarak değiştirilmesi ve ayrıca öğrencilerin gelişim düzeylerine göre okula erken başlama veya okula geç başlama hakkı verilmesi de Millî Eğitim Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelikle düzenlenmesi; daha önce örgün eğitim kapsamına dâhil edilen çıraklık, kalfalık ve ustalık eğitimi gibi mesleki eğitim programlarına kayıt şartları ile ustalık eğitim sınavı şartlarında değişiklik yapılması; eğitim-istihdam bağlantısının daha güçlü hâle getirilmesi, özel sektör tarafından mesleki eğitime doğrudan katkı sağlanması ve faaliyet gösterilen alanlarda ihtiyaç duyulan becerilere sahip nitelikli insan kaynağının yetiştirilmesi amacıyla mesleki eğitim merkezlerinin organize sanayi bölgesi yönetimlerince ve özel sektör tarafından açılabilmesi; milletlerarası okulların Türkiye’deki eğitim-öğretim takvimine bağlı kalmadan herhangi bir tarihte açılabilmesinin sağlanması; özel uzmanlık gerektiren konularda bilgi ve birikimlerinden yararlanılmak için ÖSYM’de görevlendirilen yükseköğretim kurumlarında görevli öğretim elemanları ile Millî Eğitim Bakanlığında görevli öğretmenlere 2011 yılından itibaren ödenen ve 2018 Aralıkta sona eren ek ödeme uygulamasının 2021 Aralık ayı sonuna kadar devam etmesi; mevcut durumda Millî Eğitim Bakanlığına bağlı olarak faaliyet gösteren özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine bu merkezde hizmet alan birey sayısına göre Bakanlıkça yapılan ödemelerin sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için yapılması, her engel türüne göre belirlenen yaşa kadar eğitim verilmesi ve destek verilecek hastalık türlerinin açıkça yazılarak vatandaşlarımızın kapsam dışında kalmasının önüne geçilmesi; Milli Eğitim Bakanlığında görev yapan sözleşmeli öğretmenler,  Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlar ile Diyanet İşleri Başkanlığında görev yapan sözleşmeli personel için kadroya geçme sürecindeki zorunlu hizmet sürelerinin altı yıldan toplamda dört yıla düşürülmesi öngörülmektedir.

MADDE – 1 ve 15

Teklifteki bu maddelerle, gerçek ve tüzel kişiler tarafından yemekli ve yemeksiz öğrenci yurtları ve buna benzer kurumlar açılması ve işletilmesi, ortaokul ve ortaöğretim düzeyinde Milli Eğitim Bakanlığının iznine bağlı olmaya devam ederken, yükseköğrenim düzeyindeki yurtların açılması ve işletilmesi Gençlik ve Spor Bakanlığının iznine bağlanmaktadır. Öngörülen düzenlemeyle ilgili bakanlıklara, bu yurt ve kurumları tespit edecekleri esaslara göre denetim görevi verilmektedir.

Bir kişinin eğitimini tam ve eksiksiz bir biçimde sürdürebilmesi için  ruhsal ve bedensel açıdan kendini sağlıklı ve güvende hissettiği fiziksel yapılarda barınıyor olması elzemdir ancak yükseköğretimin en önemli meselelerinden biri olmasına karşın dikkate alınmayan barınma ve yurtlar sorunu, özellikle yoksul ve dar gelirli öğrenciler ile veliler için önemli bir sorun olma özelliğini korumaya devam etmektedir. Yükseköğretim kurumlarının her yıl öğrenci kontenjan sayıları artarken, barınma sorunu da buna koşut olarak büyümeye devam etmektedir.

Yükseköğretime devam eden öğrenciler için barınma hizmeti Yükseköğretim Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK)’nun yurtları, üniversite yurtları, özel yurtlar, vakıf-cemaat yurtları, kiralık evler ve aile yanı olarak karşılanmaya çalışılmaktadır. Hâlihazırdaki durum, aile yanı dışarıda bırakıldığında, yükseköğretim öğrencileri için barınma meselesinin ticaret konusu haline geldiğini açıkça göstermektedir. Cemaat ve KYK yurtları harcama giderlerini fazlasıyla öğrencilerden çıkarmaktadır. Siyasi iktidarın icra birimi olarak KYK, maliyetlerini kısa sürede çıkarabildiği halde yurt üretimini yeterince gerçekleştirmeyerek öğrencileri cemaatlere ve özel sektöre mahkûm bırakmaktadır. Özellikle yeni açılan üniversitelerde KYK yurtları bulunmadığı gibi özel yurtların da olmaması ve konut yapısının da öğrencilerin ev bulmasına müsait olmaması öğrencilerin kayıtlarını sildirip evlerine dönmelerine neden olmaktadır. Kalabilecek yer bulanlar ise çoğunlukla kötü koşullarda barınmaktadır.

KYK’nın 2017 yılsonu faaliyet raporu verilerine göre; devlet yurtlarında barınmak için 2017-2018 öğretim yılında KYK’ya başvuran 394.721 öğrenciden 331.914 öğrenci yurtlara yerleştirilmiştir. Yine aynı rapora göre 766 devlet yurdundaki toplam yatak kapasitesi 629.762’dir. Ancak Yükseköğretim Kurulu(YÖK)’nun aynı zaman dilimi için ortaya koyduğu veriler, Türkiye’de toplam 7 milyon 560 bin yükseköğretim öğrencisi olduğunu göstermektedir. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse; ülkemizde sadece 4,2 milyonu lisans öğrencisi olmak üzere 7 buçuk milyondan fazla yükseköğretim öğrencisi için629 bin 762 kişilik yurt kapasitesi bulunmakta ve her 12 öğrenciye sadece 1 yatak düşmektedir.

Sınırlı kapasiteye rağmen devlet yurtlarına yerleşebilen öğrenciler, zaman zaman 6 ve 8 kişiyi bulan odalar, rutubetli ve temizliğine özen gösterilmeyen yaşam alanları, yetersiz etüt salonları, yeterince hijyenik olmayan lavabo ve tuvalet sorunlarıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Farklı ücrete tabi devlet yurtlarında ise hem ücret hem de hizmet farklılaşmaktadır. Ancak burada bahsedilen “hizmet” bireylerin en doğal hakkı olan barınmayı bir hak olmaktan çıkarıp, olanaklarına göre fiyatı farklılaşan bir metaya çevirmektedir. Bu aynı zamanda “paran kadar iyi yaşa” mantığıdır, bu olgu yükseköğretim içindeki eşitsizlikleri yeniden ve yeniden üretmektedir.

Diğer taraftan önemli bir sorun da yurtlara kabul edilme aşamasında yaşanmaktadır. KYK’ya başvuran öğrenciler, güvenlik soruşturmasından geçirilmekte, temel hakları olan gösteri ve yürüyüşlere katılma ya da etnik kimlik vs. gibi nedenlerle yurt ve burs haklarından mahrum bırakılmaktadırlar. KYK burslarının verilmesinde dekanlık burs komisyonları yetkili kılınmış, yine güvenlik soruşturmasına tabi tutulan öğrenciler, gösteri ve yürüyüşlere katılmaları ya da etnik kimlikleri nedeniyle elenmektedirler.

Yurt girişlerinde ve yemekhanelerde parmak izi uygulaması ile öğrencilerin kişisel bilgileri elektronik olarak depolanarak anayasal kişilik hakları çiğnenmekte ve bu bilgiler öğrenciler aleyhine kullanılabilmektedir.

Barınma ve beslenme hizmeti, üniversitelerde sunulan eğitim öğretim hizmetinin ayrılmaz bir parçasıdır. Kamusal kaynaklardan bedelsiz olarak ve nitelikli bir şekilde ihtiyacı olan öğrencilere bu hizmetler sunulmalıdır.

MADDE – 2 ve 4

Teklifin bu maddesiyle, 66 ay olan ilkokula başlama yaşı 69 ay olarak yeniden düzenlenmektedir. Mecburi ilköğretim çağı 6-13 yaş grubundaki çocuklar yerine 6-14 yaş grubundaki çocukları kapsayacak şekilde değiştirilmektedir. İlkokulların birinci sınıflarına, o yılın 31 Aralık tarihinde 72 ayını dolduran çocukların kaydının yapılması ancak çocuğun gelişim durumuna bağlı olarak okula erken başlaması veya kaydın ertelenmesi ile ilgili hususların yönetmelikle düzenlenmesi hüküm altına alınmaktadır.

Türkiye’de 2012 öncesi alışılagelmiş sisteme göre okula başlama yaşı için zorunlu yasal sınır 72 ay olarak belirlenmişti.  Nisan 2012 döneminde, çocukların okula başlama yaşı dahil pek çok kritik değişiklik getiren, eğitim sisteminin temellerini sarsan kesintili ya da daha bilindik ismiyle 4+4+4 eğitim yasası, daha ilgili komisyonda tartışılırken hararetli tartışmalar yaşanmış, bu yasaya itiraz eden öğretmenler Kızılay Meydanında yerlerde sürüklenmiş,  toplumda büyük tepkilere yol açmıştı.  Başta üniversiteler ve eğitim örgütleri olmak üzere toplumun her kesiminden yapılan tüm itirazlarına rağmen, tepeden inmeci bir yaklaşımla bu yasa (11/4/2012 tarih ve 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun) kabul edilmiş ve uygulamaya sokulmuştu.

Bir çocuğun okul eğitimine katılabilmesi için gerekli sosyal, duygusal, bilişsel, dil ve motor becerilerinin gelişiminin 6 yaştan (72 ay) önce tamamlanmadığı bilimsel gerçeğine rağmen, Milli Eğitim Bakanlığı 4+4+4 düzenlemesiyle büyük bir yanlışa imza atarak ilkokula başlama yaşını 60 aya indirmişti.

Uygulamada ortaya çıkan yoğun aksaklıklar bir yıl sonra MEB tarafından 15.08.2013 tarihinde yayınlanan değişiklikle (isteyen velilerin çocuklarını 60 aylık iken okula başlatabilmesine imkan tanıyan yasadaki 60 ay ibaresi saklı tutulmakla birlikte) giderilmeye çalışılmış, okula başlama yaşı 66 aya (5.5 yaş) çekilmişti. Ayrıca 66, 67, 68 aylık çocukları olan veliler dilekçe vererek çocuklarının okula başlamasını bir yıl ileri atabiliyordu. Şimdi getirilen yeni düzenlemeyle okula başlama yaşı 69 ay olarak düzenlenmektedir.

Getirilen düzenleme, MEB’in okula başlama yaşıyla ilgili olarak 2012’den bu yana yaptığı yanlışı kabul ettiğinin belgesidir. Yanı sıra bu düzenleme, geride kalan 7 yıllık süre zarfında okula tam olarak hazır olmadan ilkokula başlatılmış ve daha okul hayatının başında örselenmiş yaklaşık 9 milyon çocuğun vebaline de işaret etmektedir. Bu toplumun milyonlarca çocuğuna bu denli duyarsız yaklaşan, ağır travmalar yaşatan siyasi iktidarın bu bağlamda özeleştiri yapması, başta bu uygulama eliyle mağdur ettiği bireyler olmak üzere topluma hesap vermesi gerekmektedir.

Aradan geçen sürede yaşanan olumsuzluklar nedeniyle MEB’in geri adım atması ve okula başlama yaşını 69 aya çıkarması yeterli değildir. 60-71 ay arası yaş grubundaki çocuklar somut gelişim düzeyleri itibariyle zihinsel, fiziksel, sosyal ve psikolojik olarak ilkokula hazır olmaları mümkün değildir. Dolayısıyla kanun teklifinde yer alan “Gelişimi yavaş olan çocukların ok hale getir ula geç başlayabilmesi, hızlı olanların ise erken başlayabilmesi” ifadesi sorunu daha da karmaşık mekten başka bir işe yaramayacaktır. Yapılması gereken, yaş sınırının yeniden 72 aya çıkarılarak bu konudaki tartışmaları bitirmektir.

MADDE – 3 ve 18

Teklifin 3. Maddesiyle Diyanet İşleri Başkanlığında din hizmetleri sınıfına ve 18. Maddesiyle de sağlık alanında çalışan sözleşmeli personelin 4 yıl süreyle başka bir yere atanamayacağına yönelik süre 3 yıla düşürülmektedir. Sözleşme gereği 3 yıllık çalışma süresini tamamlayanların, talepleri halinde bulundukları yerde hizmet sınıflarına ait kadrolara atanması ve bu şekilde atananların, aynı yerde en az 2 yıl yerine artık 1 yıl daha görev yapması hususları düzenlenmektedir.

Mevcut kanun teklifi kapsamında Komisyon gündemine getirilen ilk metinde sözleşmeli öğretmenler ile Diyanet İşleri Başkanlığında din hizmetleri sınıfında çalışan sözleşmeli personelin başka bir yere atanmasına ilişkin sürelerin düşürülmesi söz konusuydu. Ancak komisyondaki muhalefet partileri milletvekillerinin, Türkiye’de sözleşmeli (4-B) statüde çalışan bütün kamu emekçilerini içerek şekilde kapsamın genişletilmesi önerisi ve ısrarı sonucunda teklife 18. Madde eklenmiştir.

Türkiye’de bütün kamu kurumlarında iş güvencesizliği farklı şekillerde ve boyutlarda görülmektedir. Kamu emekçileri, esnek ve güvencesiz çalışma biçimlerine mahkum edilmek istenmektedir. Kamu hizmetlerini “kar-zarar” hesapları altında “alınır-satılır” bir hizmete dönüştürmek isteyen AKP, bu hizmetin iş gücünü de güvencesizleştirerek, tıpkı bir patron gibi istediğinde işten atabileceği biçimde istihdam etmenin yollarını aramaktadır.

Mevcut sistemde bu amacına tam anlamıyla ulaşamayan AKP, çözümü performans denetimi sistemi getirmekte ve yoğun kadrolaşmanın yarattığı keyfi ve hukuksuz disiplin cezaları ile angarya, sürgün gibi yöntemlerle emekçileri baskı altına almakta bulmuştur. Liyakat ilkesinin ayaklar altına alındığı son süreçte AKP iktidarının işi ehline bırakmak yerine her alanı kontrolü altında tutmak istemesi nedeniyle emekçilerden işin gereğini yapmalarını değil, sadece kendisine “itaat” etmesini istemektedir. Rekabet, verimlilik gibi söylemler altında emekçiler arasındaki dayanışma ortadan kaldırılmaya çalışılmakta, en küçük bir hak talebine ya da var olan hakların kullanılmak istenmesine sürgün, mobbing, soruşturma gibi yöntemlerle karşılık vermektedir.

Kamu hizmetlerinin niteliği, sürekliliği ve düzenli olması gerektiği açıktır. Bu nedenle sözleşmeli kamu personeli istihdam uygulamalarından derhal vazgeçilmeli, herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır.

 MADDE – 5-6-7-8

Teklifin 5, 6, 7 ve 8. Maddeleri, çıraklık-kalfalık-ustalık eğitimlerinin mesleki eğitim programı adı altında zorunlu eğitim kapsamına alınmasına ilişkin uyum düzenlemelerine ilişkindir. Söz konusu değişikliklerle çıraklığın yaygınlaştırılması ve teşvik edilmesi amaçlanmaktadır.

Bir istihdam biçimi olan çıraklığın zorunlu eğitim kapsamına alınması, göründüğü kadar masum bir uygulama olmayıp, çocuk işçiliğini teşvik eden ve bu yolla çocukların ucuz işgücü olarak kullanılmasına yol açabilecek bir uygulamadır. Çocuk işçiliğini engellemek için çaba sarfetmesi gereken MEB aksine, bu kanun kapsamındaki düzenlemelerle, 2023 Vizyon Belgesiyle daha önceden ortaya koyduğu ve çocukların piyasaya ara eleman olarak hazırlanması için mesleki ve teknik eğitimi kullanma yaklaşımını bir adım ötesine taşımaktadır.

Çıraklık eğitim merkezlerinde geçen sürenin 12 yıllık zorunlu eğitim içerisinde sayılması, zorunlu eğitim süresini fiilen 8 yıla indireceği gibi, okulu bırakarak çırak olarak çalışmaya başlayan çocukların örgün eğitim dışına çıkmış olmalarına rağmen 12 yıllık zorunlu eğitim içindeymiş gibi gösterilmesi anlamına da gelmektedir. Önceden çıraklık eğitimi alan öğrenciler açık öğretimden ders tamamlayarak lise diploması alabiliyorken, yapılması planlanan düzenlemeyle mesleki eğitim merkezlerini bitiren öğrenciler doğrudan meslek lisesi mezunu sayılacaktır.

Çocuk işçiliği, çocukları çocukluklarını sağlıklı bir şekilde yaşamaktan alıkoyan, potansiyellerini ve yeteneklerini eksilten, fiziksel ve zihinsel gelişimleri açısından zararlı işler olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle çocuklar için zihinsel, fiziksel, toplumsal ya da ahlaki açılardan tehlikeli ve zararlı işler, okula düzenli devam etmelerini engelleyerek okullarından erken ayrılmalarına yol açan işler çocuk işçiliği kapsamında değerlendirilmektedir.

2018 yılını  ‘Çocuk İşçiliği İle Mücadele Yılı’ olarak ilan eden AKP iktidarı, çocuk işçiliğini önlemek bir yana, daha da yaygınlaştıran yasal düzenlemeleri hayata geçirmiştir. Eğitimde 4+4+4 düzenlemesi başta olmak üzere, çıraklık ve stajyerlik uygulamaları gibi çok sayıda düzenleme, çocukların eğitimden uzaklaşmasına ve çalışma yaşamına çocuk işçiliği üzerinden sürüklenmesine neden olan sonuçlar doğurmuştur.

2012 yılında hayata geçirilen kesintili eğitim (4+4+4) düzenlemesiyle zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılırken kademeler 4+4+4 olarak ayrılarak, okula başlama yaşı düşürülmüştür. Bununla birlikte öte yandan, okuldan ayrılmanın önü açılarak çocuk işçiliğin yaşı 14’lere kadar düşmüştür. Bu durum, son kertede çocukların eğitim hakkından yoksun kalmasının önünü açarak, ucuz iş gücü olarak çalışma hayatında yer almasını kolaylaştırmıştır.

Bugün sayıları 1,5 milyona yaklaşan stajyer-kursiyer-çırakların sömürüsü giderek artmakta, çocukların ‘çırak’, ‘stajyer’ kimliğiyle çalıştırılması ise çocuk emeği sömürüsünün perçinlemektedir.

Türkiye’de çocuk işçiliği sayısında yaşanan artışın temel nedenlerinin bir diğeri de, AKP iktidarının patronlara yönelik çırak ve stajyer çalıştırmayı kolaylaştıran düzenlemelerinin belirleyici etkisi olduğu açıktır.

Türkiye nüfusunun yüzde 28’i çocuklardan oluşmaktadır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliği ile Mücadele Günü vesilesiyle paylaştığı rapora göre, 2019’un ilk beş ayında en az 26 çocuk işçi yaşamını yitirmiştir.

TÜİK’in açıkladığı çocuk istatistiklerinde sadece 15-17 yaş grubu çocuklara dair iş gücü istatistikleri yer almaktadır. ‘Çocuk İşçiliği ile Mücadele Yılı’ ilan edilen 2018’de çocuk işçi sayısı 7 bin artmıştır ve en çok çocuk iş cinayeti bu yıl yaşanmıştır. İSİG Meclisi’nin verilerine göre; 2013’te 59 çocuk, 2014’te 54 çocuk, 2015’te 63 çocuk, 2016’da 56 çocuk, 2017’de 60 çocuk, 2018’de 67 çocuk ve 2019’un ilk beş ayında ise en az 26 çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiştir.

Çocuk iş cinayetlerinin en fazla yaşandığı iller Şanlıurfa, İstanbul, Gaziantep, Antalya ve Adana’dır. Bu şehirlerde çocuk nüfusu, tarım işçiliği ve mülteci nüfusu yüksektir. Yaşamını yitiren 26 çocuk işçinin dördü mülteci/göçmen çocuklardır.  Mülteci çocukların ölüm oranının çok daha fazla olması hem mülteci çocuk işçiliğin yoğunluğunu hem de mülteci çocukların çalışma koşulları bakımından çok daha tehlikeli işlerde çalışmak zorunda kaldıklarını göstermektedir. Yaşamını yitiren 26 çocuğun dördü ise kız çocuğudur. Kız çocuklarının tarım sektöründe ve özellikle de ücretsiz aile işçiliğinde emekleri sömürülmektedir.

Çocuk işçiliği her şeyden önce bir insan hakları ihlali olarak görülmek zorundadır. Kendi seçimleri olmaksızın, zorla veya zorunlu olarak çalışan çocuklar, en temel hakları olan çocukluklarını yaşama, sağlıklı beslenme, eğitim hakkından yararlanma ve geleceğe hazırlanma haklarından yoksun bırakılmaktadır. Türkiye’de çocuk işçiliği konusunda bir kısır döngü söz konusudur. Çocukların eğitim hakkından yararlanamaması çocuk işçiliği doğurmakta, ailelerin düşük gelirli olması yoksulluğu arttırmakta, yoksulluk da çocuk işçiliğini yeniden doğurmaktadır. Çocuk işçiliğine yönelik kalıcı çözüm üretilmediği sürece yaşanan kısır döngünün büyüyerek sürmesi kaçınılmazdır.

MADDE – 9

Teklifin bu maddesiyle, eğitim-istihdam bağlantısının güçlendirilmesi iddiasıyla “çıraklık, kalfalık ve ustalık eğitimi ile mesleki ve teknik kurs programlarının uygulandığı özel öğretim kurumu” olarak tanımlanan mesleki eğitim merkezlerinin, organize sanayi bölgesi (OSB) yönetimlerince ve özel sektör tarafından açılabilmesi düzenlenmektedir.

AKP iktidarı çıraklığın normalleştirilmesini ve yaygınlaştırılmasını OSB’ler  vasıtasıyla gerçekleştirmek istemektedir. OSB yönetimlerine mesleki eğitim merkezleri açma hakkı tanınması, MEB’in kamusal bir hizmet olarak eğitim verme görevini bu yolla OSB yönetimlerine bırakması anlamına gelmektedir. Bu durum eğitim sisteminin serbest piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenlenmesinin somut bir örneğidir. Özel okul statüsünde sayılacak olan mesleki eğitim merkezlerine yapılacak parasal destek, kamusal kaynakların özel okullara harcanması sürecinin artarak devam edeceğini göstermektedir.

Mesleki ve teknik eğitimin temel amacı, toplumun ihtiyaçları doğrultusunda bireylere belirli bir mesleğin gerektirdiği bilgi, beceri ve uygulama yeterliliklerinin kazandırılmasıdır. Ancak AKP iktidarının mesleki eğitime ilgisi, tamamen piyasanın ya da patronların ‘teknik eleman’ ya da ‘ara eleman’ ihtiyacının karşılanması ile sınırlı olmuştur. Bu nedenle MEB, her fırsatta mesleki eğitimin payını yüzde 65’lere çıkarmayı hedeflediklerini açıklamaktadır. 2018 itibariyle mesleki eğitimin payı yüzde 50’yi aşmış durumdadır.

Hükümetin ve sermaye çevrelerinin mesleki eğitime yaklaşımı, konuyu bir eğitim sorunu olmaktan çok ihtiyaç duyulan ucuz ve nitelikli işgücü ihtiyacının karşılanması şeklindedir. Onların asıl istedikleri, ‘rekabetçi’, ‘girişimci’, hepsinden önemlisi ‘itaatkâr’ bir işgücü yaratmaktır. Nihai hedef ise, 2018 yılı itibariyle çalışan nüfusun yüzde 67’sini oluşturan ücretli emekçilerin çocuklarının, ait oldukları sınıfa layık görülen eğitimi almaları için meslek liselerine yönlendirilmesi, tıpkı anne-babaları gibi onların da işçi sınıfının potansiyel üyeleri olarak yetiştirilmesidir.

Eğitim öğretim Milli Eğitim Bakanlığı’nın asli görevlerinden biridir. Bu görevin OSB yönetimlerine ve özel sektöre devredilmesi kabul edilemez. Her koşulda teorik eğitimlerin okullarda gerçekleştirilmesi, uygulamalı eğitimin ise okulun gözetim ve denetimi altında işletmelerde yapılması gerekmektedir.

MADDE – 12

Teklifin bu maddesiyle, özel okul öncesi eğitim, özel ilkokul, ortaokul ve liselere devam eden öğrencilere, okulun öğrenim süresi kadar eğitim ve öğretim desteği verilmesi için öğrencilerde, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olması şartı aranacağı hükmü düzenlenmektedir.

Bu madde kapsamında düzenlenen, özel okul öncesi eğitim, özel ilkokul, ortaokul ve liselere devam eden öğrencilere, okulun öğrenim süresi kadar eğitim ve öğretim desteği verilmesi hususunda neden “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olma şartı arandığı açıklanmamıştır. Oysa hiçbir ayrımcılığa izin vermeden, kapsayıcı eğitim temelinde mülteci çocukların da eğitim hizmetlerinden yararlandırılması devletin sorumluluğundadır. Türkiye’de geçici koruma statüsündeki çocukların eğitime erişimi konusunda geç de olsa önemli çalışmalar yürütülmektedir. Buna rağmen bu çocukların önemli bir bölümünün eğitime erişemediği görülmektedir.

MADDE – 17

Teklifin bu maddesiyle, sözleşmeli öğretmenlerin başka bir yere atanmaları için doldurmaları gereken süre 4 yıldan 3 yıla, bu sürenin ardından öğretmen kadrolarına atananların aynı yerdeki görev süresi ise 2 yıldan 1 yıla indirilmesi hususları düzenlenmektedir.

15 Temmuz sonrasında öğretmen atamalarında mülakat sınavının benimsenmesi ve son olarak Milli Eğitim Bakanı’nın bundan sonra öğretmen istihdamının sözleşmeli olarak yapılacağını açıklaması, öğretmen atamaları ve istihdamının açık bir şekilde ‘politik güvencesizleştirme’ye dönüştüğünün kanıtıdır. Ataması yapılmayan öğretmenlerin etnik kimliği, inancı ve mezhebi dolayısıyla ya da iktidara eleştirel ve muhalif yaklaşımı nedeniyle sözlü sınav ya da güvenlik soruşturması aşamasında ‘fiilen’ elenmesi, öğretmenlerin kamu çalışanı olarak değil ‘AKP’nin memuru’ olarak istihdam edilmesinin önünü açmıştır.

Öğretmen atamalarında temel sorun, toplumun hemen her kesimi tarafından ‘siyasi torpil’ ve ‘kayırmacılık’ olarak algılanan mülakat sınavı ile sınırlı değildir. Siyasi iktidarın bir süredir kamu istihdamında benimsemiş olduğu güvencesiz/sözleşmeli istihdam uygulamalarının yaygınlaşması, ‘güvenlik soruşturması’ adı altında yapılan siyasi fişlemeler, özellikle farklı kimlik ve mezheplere yönelik olarak benimsenen ayrımcı tutumların sürdürülmesi halinde yapılacak atamaların liyakate göre değil, iktidara ‘sadakat’e göre yapılması yaşanan haksızlıkların artarak süreceğini göstermektedir.

Siyasal kadrolaşma amacıyla gündeme getirilen ve Danıştay tarafından “objektif olmama” gerekçesiyle iptal edilen “mülakat sınavı” uygulamasının öğretmen atamalarında belirleyici olması ve sözleşmeli öğretmenlik uygulamasıyla birlikte hayata geçirilmesi, Türkiye’de en yaygın kamu hizmeti olan sözleşmeli/güvencesiz öğretmen istihdamının temel istihdam politikası olarak benimsendiğini göstermektedir.

15 Temmuz sonrasında tüm kamuda olduğu gibi eğitim alanında da sözlü sınav/mülakat üzerinden kullanılarak sözleşmeli öğretmen atamaları yapılmaya başlanmıştır. Öğretmen atamalarında mülakat uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilerek, yerine sadakatin gelmesine neden olmuştur.

15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, 4 Nisan 2019 tarihli  MEBBİS verilerine göre MEB’e bağlı resmi eğitim kurumlarında alanlar bazında görev yapan kadrolu öğretmen sayısı 770 bin 427, sözleşmeli öğretmen sayısı 83 bin 366, ücretli öğretmen sayısı ise 92 bin olup, net öğretmen ihtiyacı 92 bin 165’tir. Türkiye genelinde öğretmen olarak görev yapan engelli birey sayısı ise 6 bin 956’dır.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ataması yapılmayan öğretmen sayısını 438 bin, resmi öğretmen açığını ise 92 bin 165 olarak açıklamıştır. Eğitimde ciddi anlamda öğretmen açığı olmasına rağmen, yeterince atama yapılmaması nedeniyle 2003-2018 yılları arasında KPSS’ye giren her 100 öğretmenden ortalama 17’sinin ataması yapılmış, geriye kalan 83 işsiz öğretmen ya tekrar sınava girmek ya da başka alanlarda çalışmak zorunda bırakılmıştır.

Mevcut sözleşmeli öğretmen uygulamanın devam etmesi halinde farklı kimlik, inanç ve siyasi düşünceye sahip olan, ‘yerli’ ve ‘milli’ olmadıkları düşünülen, iktidara eleştirel ve muhalif yaklaşan, öğretmenlerin ‘mülakat sınavı’ ve ‘güvenlik soruşturması’ üzerinden elenmesi, atanacak öğretmenlerin büyük ölçüde iktidarın istek ve beklentileri doğrultusunda istihdam edilmesi kaçınılmazdır.

Getirilen düzenlemeyle sözleşmeli öğretmenlerin mevcut durumlarında herhangi bir iyileştirmeden söz etmek oldukça güçtür, dolayısıyla yapılan değişiklik basit bir göz boyamadan ibarettir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın 17 yılda ortaya koyduğu pratik, kurumun en güvenilmez bakanlık haline gelmesine neden olmuştur. Eğitim hizmetlerinin niteliği, sürekliliği ve düzenli olması gerektiği açıktır. Bu nedenle eğitimde objektiflikten uzak değerlendirmelerle yapılacak atamalardan ve sözleşmeli öğretmenlik uygulamalarından derhal vazgeçilmeli, herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır.

İlginizi çekebilir