24 HAZİRAN SONRASI: IMF’Lİ YA DA IMF’SİZ KEMER SIKMAYA DEVAM! (1)

Mustafa Durmuş

12 Haziran 2018

Geçenlerde ünlü bir grup ekonomist yazdıkları bir makalede, dış borç stokları ve kısa vadeli dış borç geri ödemeleri artık çevrilemez boyutlara ulaşan ve ekonomik büyümesi yavaşlayan bir ülkede faiz oranları sürekli yükseliyorsa ve bütün bunlar olurken ülke hızla popülist bir otoriterleşmeye doğru kayıyorsa bu ülkenin bir mali krize girmesinin kaçınılmaz olduğunu ileri sürdüler (1).

Böyle bir durumun ardından gelecek olanın kaçınılmaz olarak kemer sıkma olduğunu da biz belirtmiş olalım ve bu tespitlerimizden hareketle Türkiye ekonomisinin mevcut durumuna bir bakalım.

FAİZ ORANI BİR HAFTADA YÜZDE 4,25 ARTTIRILDI

Ülkede döviz kurundaki hızlı yükselişin durdurulması (en azından 24 Haziran seçimlerine kadar) ve enflasyonun dizginlenebilmesi için faiz oranları 1 haftada 425 puan (yani yüzde 4,25) artırıldı. Böylece TCMB faizi yüzde 18,25’i bulurken, kredi faizi yüzde 21’e ve SWAP maliyeti yüzde 19’a yükseldi (2).

BORÇ STOKU SON 15 YILDA 10 KAT ARTTI

Borç stokları alarm veriyor. Son 10 yılda toplam borç stoku 10 kat artarak 3,6 trilyon lirayı buldu. Bu haliyle milli gelirin yüzde 141’ine ulaştı. Bu borçların yarısı döviz cinsinden borçlar. IIF’nin verilerine göre toplam borç stoku sadece 2016’dan 2017’ye milli gelirin yüzde 10’u oranında bir artış gösterdi. Bu haliyle Türkiye, yükselen ekonomiler içinde Mısır’dan sonra en yüksek borç artış hızına sahip ülke (3).

Ancak bu borçlar içinde en riskli olanı özel sektörün dış borçları. Geçen yılın sonu itibariyle 453 milyar doları aştı. Cari açığın finansmanı için gerekli olan 50 küsur milyar dolarlık finansman ile birlikte özel sektörün 12 ay içinde ödemesi gereken borç miktarı 220 milyar doları aşıyor. Ülke kredi puanının sürekli düşürüldüğü, bu nedenle de risk priminin (CDS) sürekli yükseldiği bir ortamda özel sektör açısından dışarıdan yüksek maliyetlerle borçlanmak çok riskli. Ayrıca borcu borçla çevirme oranı demek olan roll over yüzde 140’ı buldu.

BÜYÜMEYE SERT FREN

Tüm bunlar olurken ekonominin büyümesi çok yavaşlayacak gibi görünüyor. Her ne kadar bugün açıklanan büyüme verisi bu yılın ilk çeyreğinde ekonominin yüzde 7,4 oranında büyüdüğünü gösterse de, bu büyümenin en önemli faktörlerini artan cari açık (yüzde 7) ve kredilerle pompalanmış özel tüketim harcamaları olduğu anlaşılıyor (yüzde 11,1 oranında).

Yani kredi pompalaması ile sağlanan böyle bir genişleme özellikle de 24 Haziran sonrasında sürdürülemez bir hal alacak. Nitekim Moody’s Türkiye ekonomisinin bu yıl ki büyüme hızına ilişkin tahminini yüzde 2,5’a kadar düşürdü (4). Bu öngörüyü haklı çıkartır bir biçimde, Başbakan Yardımcısı M. Şimşek de “bu yıl ikinci yarısından itibaren cari açığın daralacağını” söylerken (5), aslında ekonomik büyümenin çok cılız olacağını anlatıyordu.

Büyümenin yavaşlaması demek şirketlerin daha az kâr etmesi, gelirlerinin düşmesi, hatta zarar etmesi demek. Bu da böyle yüksek faiz ve döviz kurunda borçlarını geriye ödemekte çok zorlanacaklar demek ki birkaç haftadır ülkenin en büyük holdinglerinin borç yapılandırmaya başvurduklarına ilişkin haberler bu savı destekliyor. Bunun sonu belli: İflaslar, toplu işçi çıkartmaları vs.

POPÜLİZM İLE DESTEKLİ SÜRGİT BİR OTORİTERLEŞME

Ayrıca ülkede bir yandan OHAL altında sürgit bir otoriterleşme devam ederken, seçim atmosferi altında siyasal iktidar tam gaz popülizmi körüklüyor. KGF kredileri bir kez daha artırılırken, özel sektöre verilen teşvikler devam ediyor, yani seçim ekonomisinin gereği olarak hemen her kesime dağıtılan kaynaklar artık neredeyse kontrolden çıktı. Bu kaynaklardan sermaye kepçe ile bol bol yararlanırken, emekçiler kaşığın ucu ile yetinmek durumunda.

Bu tabloya bir de siyasete endekslenmiş savaş harcamaları, yeni askeri operasyonlar ve devletin bir türlü azaltılamayan lüks tüketim harcamaları eklendiğinde sonucun özel sektör borç krizinin tetiklediği bir mali kriz olacağı görülüyor. Yani krizsiz bir tek kamu sektörü vardı, artık o da krizin kapsama alanına girdi.

DIŞARIDA FAİZLER ARTIYOR, SICAK PARA YUVAYA DÖNÜYOR

16 yıldır bu ülkeyi, üstelik de şu ana kadar hiçbir siyasal partiye kısmet olmamış bir biçimde, koalisyonsuz, tek başına yönetenler bu sorunu aşabilirler mi, öyleyse nasıl aşabilirler?

Ülkenin yabancı kaynağa (özellikle de sıcak paraya) olan bağımlılığı çok açık. Bu bağımlılık son 10 yıldır daha da arttı. Ancak ülkeye artık AKP iktidarlarının ilk yıllarındaki kadar bol yabancı kaynak gelmiyor. Gelen ise fazla uzun kalmıyor.

Çünkü günümüzde dünya ekonomisinde 2000’li yıllarındaki kadar bol likidite, göreli olarak ucuz kredi yok. Dışarıda faiz oranları giderek yükseliyor, bu da dışarıyı daha cazip hale getiriyor. Bu hafta FED’in bir kez daha faiz artırımına gitme olasılığının yüksekliği Türkiye’ye gelen kaynağın daha da azalacağını ve çıkışların artacağını gösteriyor.

GÜVEN YOKSA SICAK PARA DONUYOR

İçerden kaynaklı olarak da artık Türkiye, ekonomisiyle, siyasetiyle, kurumsal yapısıyla batılı ülkelere ve uluslararası sermayeye yeterince güven vermiyor. Devletin başının söylediklerini düzeltmek için finans kapitalin merkezine piyasaların yakından tanıdığı bir bakanın ve Merkez Bankası başkanının yaptığı çıkartma da yeterli olmuyor. Para artık güvenli limanları tercih ediyor. Çünkü yabancı sermaye ülkede hem ekonomik hem de siyasal istikrarı (mutlaka demokrasi olması gerekmiyor) önemsiyor. Aksi halde yatırdığını, elde ettiği kârı dışarı çıkartamama ya da hesaplarının alt üst olması endişesini yaşıyor.

Bu durumu finansal piyasaların içinden bir yatırımcı yorumlarken, bundan sonra olacakların da işaretini veriyor:

“Kısa vadeli dış borçları ve cari açıkları çok yüksek olan ülkeler ciddi bir satış baskısı altına girdiler. Uluslararası yatırımcılar bu ülkelerdeki portföylerini boşaltarak fonlarını ABD varlıklarına kaydırmaya başladılar.” (6)

“2001 krizinden sonra bir kez daha bu hale nasıl getirildiğimiz” sorusunu akılda tutarak, artık “bir kez daha IMF kapısına gidilecek mi” sorusunu sormalıyız.

20.KEZ IMF KAPISI MI?

IMF kapısına, bu kurum sadece acilen doğrudan milyarlarca dolarlık kredi sağlasın diye değil, özel sektörün dış borçlarının yeni borçlarla çevrilebilmesi için uluslararası bankalara “yeşil ışık” yaksın diye gidilir.

Çünkü bu yeşil ışık yakma ya da yakmama işi IMF’nin işi. Adeta trafik polisi gibi “geç” derse bankalar bir ülkeye kredi verirler, geçici olarak rahatlatırlar. Üstelik bu kredilere rağmen 2010 Avro Bölgesi krizi (Yunanistan ve İrlanda) ve geçen hafta Arjantin krizinde olduğu gibi bir süre sonra ekonomilerin tekrar krize girmesi ihtimali hayli yüksektir. Hem de kendi halklarına kemer sıktırarak ağır bedeller ödetmek pahasına.

IMF’nin garantörlüğünü yaptığı, yeşil ışık yaktığı kreditörler (uluslararası bankalar vs), verdikleri krediler karşılığında ülkenin ağır bir kemer sıkma politikası uygulamasını talep ederler. Yani hükümetlerin vergileri artırmasını ve halka dönük kamu harcamalarını kısmasını isterler. Böylece hükümetlerin borç anapara ve faiz ödemesi yapabilmelerini, bu yolla da verdikleri kredileri faizleriyle birlikte geri almayı isterler.

Kemer sıkma politikası uygulamayanlar ya yeni borç alamazlar ya da daha yüksek faiz oranlarından borçlanmak zorunda kalırlar ki bu onlar açısından mevcut borç yükünün daha da ağırlaşacağı anlamına gelir. Yani “kemer sıkma” kapitalist krizin dünya ekonomisine işsizlik ve dünya ticaretinde daralma biçiminde getirdiği yüke eklediği bir diğer ağır yüktür.

Diğer yandan bu kemer sıkma önlemleri, kemer sıkma adı altında değil, daha büyük bir program, “yapısal uyarlama programı” adı altında borçlu ülkeye dayatılır ve sonuna kadar uygulatılır.

YAPISAL UYARLAMA PROGRAMLARI

Bu programlar neo liberal iktisadi öğretiye göre hazırlanmış olan ve IMF’nin ‘Şartlılığı’nın (conditionality) olmazsa olmazı niteliğindeki orta ve uzun vadeli programlarıdır.

IMF’nin 1980’lerin başından itibaren böyle programlar uygulamasının nedeni, 1970’lerin borç krizlerinin küresel finans piyasalarının başarısızlıklarını ortaya çıkartması ve bu nedenle de IMF’nin iflasın eşiğine gelmiş ülkeleri kurtarma görevini üstlenmesiydi.

Yani ABD, “son borç verici kurum” olarak belirlediği IMF’nin yeni rolü, özel kredi kurumları risk almak istemediklerinde aracı olarak ya da son borç verici kurum olarak bu ülkelere kredi vermekti. Bu adeta, küresel çapta özel bankalar ile merkez bankalarının ilişkisine benzer bir ilişkiydi.

Nitekim IMF, 1982 Meksika borç krizinin ardından ‘concerted lending’ adı verilen bir program aracılığıyla büyük Amerikan bankalarını devreye soktu. Bu program çerçevesinde bu bankalar vadesi gelen borçların anaparalarının ertelenmesine ve kısa vadelilerin uzun vadeye çevrilmesine (roll-over) imkân tanıdılar, ekstra faizler karşılığında borçlu ülkelere yeni krediler açtılar. Burada amaç borçlu ülkelerin iflasını önleyerek yeniden, borçlarını geri ödeyebilir ve uluslararası sermaye piyasalarından yeniden borçlanabilir bir duruma getirmekti (7).

Bu uygulama her ne kadar borç çevirmeyi kolaylaştırsa da, borçlu ülkelerin giderek daha fazla borçlanmalarına ve borç stoklarının ağırlaşarak borç tuzağına düşmelerine neden oldu. Öyle ki Türkiye dâhil günümüzün çok sayıda azgelişmiş ülke IMF kaynaklarının sürekli kullanıcısı haline geldi.

KÖPRÜ KREDİSİ ALMA KOŞULU: İSTİKRAR TEDBİRLERİNİ VE YENİDEN YAPILANDIRMA POLİTİKALARINI UYGULAMAK

Diğer yandan IMF, borçlu ülkelerin borçlarını geriye ödeyebilmelerini kolaylaştırmak ve onlara uluslararası özel bankalarca verilmiş olan kredileri yeniden yapılandırmak amacıyla köprü kredileri verirken bu kredileri belli şartlara bağlamaya başladı. Bu şartlar ülkenin IMF kredilerini kullanabilmek için devalüasyon yapmak, faiz oranlarını serbest bırakmak gibi ekonomik istikrarı sağlamaya dönük olduğu ileri sürülen acil önlemlerdi (8).

Normalde hiçbir özel bankanın önermeye dahi cesaret edemeyeceği bu koşulları IMF, sağladığı kredilerin büyüklüğü, uluslararası kreditörler için garantör olma pozisyonu ve ABD emperyalizminin gücüyle ilişkisi nedeniyle borçlu ülkelere dayatabiliyordu ve bu konuda ikizi Dünya Bankası’nın (DB) da tam desteğini alıyordu.

Diğer taraftan ‘yapısal uyarlama politikaları’ (YUP) adı verilen ve Ortodoks IMF politikalarının özünü oluşturan politikalar ise borçlu ülkelerin orta ve uzun vadede uygulaması zorunlu politikalar. Bu politikaların belirlenmesinde normalde borçlu ülkelerin herhangi bir inisiyatifi bulunmuyor.

devam edecek…

……………….

Kaynakça

  1. Olivier Blanchard, Silvia Merler and Jeromin Zettelmeyer, “How Worried Should We Be about an Italian Debt Crisis?”, https://piie.com/blogs/realtime-economic-issues-watch/how-worried-should-we-be-about-italian-debt-crisis, (24 May 2018).
  2. http://www.paraanaliz.com/2018/ekonomi/gelisen-piyasalarda-panik-ve-turkiye, (10 Haziran 2018).
  3. IIF, Global Debt Monitor, Hidden vulnerabilities, (4 January 2018).
  4. http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/moodysden-bir-inceleme-karari-daha, (7 Haziran 2018).
  5. http://www.businessht.com.tr/piyasalar/haber/2005453-simsek-ten-enflasyon-ve-cari-acik-yorumu, (7 Haziran 2018).
  6. https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-06-08/first-argentina-then-turkey-brazil-now-south-africa-reels.
  7. Mustafa Durmuş, “IMF Üzerine Söyleşi”, Gelenek Sayı 110 (Mart 2010), s. 63-89.
  8. Mustafa Durmuş, Maliye Politikaları, Teori ve Uygulamalarının Değerlendirilmesi, Doçentlik Tezi, 2003, s. 138.

İlginizi çekebilir