2005 SEKA direnişinden kağıtsız kalan 2018 Türkiye’sine mektup: “Gün gelecek hazır da bitecek, o zaman ne yapacağız?”

Mart 2005’te özelleştirmeye karşı SEKA fabrikasında işgal eylemini sürdüren işçilerden biri şöyle sesleniyordu: “Bugün burayı kapatacaksın, yarın öbür tarafı satacaksın… Yahu bu sata sata nere gidecek? Hep dışarıdan alacaksın, dışarıdan… Yahu bu hazıra dağ dayanmaz, gün gelecek hazır da bitecek. O zaman ne yapacağız biz?” 2018’de gün geldi, hazır da bitti ve ithal kağıda bağımlı hale gelen Türkiye ucuz döviz günlerinin de geçmesiyle gazetesini, mizah dergisini basamaz hale geldi

Basılı yayınlar iflasın eşiğinde. Çünkü TL, Avro karşısında eridi gitti. “Bize ne Avro’dan” diyemiyoruz çünkü kağıtta tamamen dışa bağımlıyız ve matbaalar artık Avro ile ödeme alıyor. Neden? Çünkü AKP, 2005’te SEKA’yı satıp yok ederek yerli kağıt üretimine son verdi.

Dövizin ucuz olduğu dönem boyunca sorun o kadar da yakıcı bir şekilde hissedilmedi. Pek çok ürün gibi kağıdı da dışarıdan alıyorduk. Ancak öyle ya da böyle bir gün sona ereceği bilinen ucuz döviz yılları geride kalıp, TL döviz karşısında hızla değer kaybedince iş değişti. SEKA’yı özlemle anarken özelleştirme politikalarını bir kez daha sorgulamanın vaktidir.

Aşağıdaki söyleşi 1 Mart 2005’te, özelleştirmeye karşı SEKA İzmit İşletmelerinde süren işgal eyleminin içinde yapıldı. İşçiler bir yandan iktidara öfkeleniyor, bir yandan da özelleştirme politikalarının ülkenin geleceğini tehdit ettiğini, sorunun sadece kendi sorunları olmadığını anlatmaya çalışıyordu.

SEKA işçisinin 2005’ten 2018’e bir mektup sayılabilecek sözlerini hatırlayalım…

I.

“Burada bir ekmek mücadelesi var, kızgınlık var, kin var, nefret var, her şey var…”

Sendika.Org: Önce sizi tanıyalım…

Hakan Tamer. [kendisi eski MHP’li, bizim solcu olduğumuzu öğrenince Galatasaraylı arkadaşlar diye karşılıyor (sarı kırmızı renkleri yüzünden). Kendisine gelince, hala hilal bıyıklarıyla dolaşıyor. Solcu arkadaşlarının anlattığına göre, eyleme geçtiklerinden beri “eskiden MHP’liydim ama şimdi ne oluyorum acaba?” diye soruyormuş.]

İki aydır direniştesiniz. Bugün de Türk-İş başkanlar kurulu toplandı, birtakım kararlar alındı. Ayrıca Tayyip Erdoğan size bir süre vermişti, 1 Mart’a kadar diye ve bugün o süre de doldu. Şu an bulunduğunuz aşamayı hem kendi pencerenizden, hem de genel anlamıyla bir değerlendirir misiniz?

Yaklaşık iki aydan beri SEKA’da eylemlerimiz, direnişlerimiz devam ediyor. Dönem dönem hükümetin, Başbakan’ın “Artık bu iş bitmiştir” kararını tekrarlaması veya hukuksal aşamada aleyhimize çıkan kararlar ve Türk-İş’in aldığı bizi tatmin etmeyen kararlar, bizi an an demoralize etse de, bunlar bizi yolumuzdan döndürmeyecektir. Biz aldığımız bu mücadele kararında, başladığımız şekilde, inancımızla, kararlılığımızla ve bütünlüğümüzle devam edeceğiz.

Her türlü, içerden ve dışardan gelebilecek provokasyonlara karşı tedbirli olmaya çalışıyoruz. Bölünmemeye çalışıyoruz. İnancımızla bölünmeden devam etmeye çalışıyoruz.

Türk-İş kararlarından bahsettiniz. Biz toplantı devam ederken SEKA’ya doğru yolda olduğumuz için bilmiyoruz. Bize aktarır mısınız, ne oldu, ne olacak, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçen hafta, Türk-İş’le hükümet arasında yapılan anlaşmanın veya görüşmenin sonuçlarını aldık herhalde. Biz, bugün en azından bir ‘bir günlük iş bırakma eylemi’ bekliyorduk. Yani ciddi, çabuk anlamda… Genel grev belki Türk-İş’ten çıkmazdı ama bir günlük iş bırakma eylemi bizi, başlangıç olarak tatmin edecekti. Ama insanların sadece bir gün mesai saati bitiminde işyerlerinde kalma eylemi… gerçekten ciddi, samimi olduğuna inanmıyoruz.

Daha doğrusu bizim yaptığımız eylemler Türk-İş’in biraz önünde. Yani bizim Türk-İş’i eğitmeye, Türk-İş’i yola sokmaya fazla vaktimiz yok. Yani Türk-İş’in gerçek anlamda genel grev kararını bu noktadan sonra çıkaramayacağını da bugün gördük.

Bizim şimdi yapmamız gereken SEKA işçileri olarak yolumuza devam etmemiz, Türk-İş’e rağmen, hükümete rağmen ve belki kendi içimizdeki sıkıntılara rağmen.

SEKA’ya dönük saldırının yeni olmadığı, altı ay öncesinden beri makinelerin çıkarıldığı söyleniyor. Fakat direniş sadece iki aydır biliniyor, öncesinde neler oldu bu pek dışarıya yansımadı. O dönemde ne yapıyordunuz?

Altı aydan beri eylemlerimizi sokaklarda, yürüyüşlerle yapıyorduk. İşte AKP’yi protesto eden, Büyükşehir Belediyesini protesto eden. Çünkü bizim aleyhimizde Büyükşehir Belediyesinin sataşmaları vardı. Bakanların, hükümetin bizim aleyhimizde açıklamaları vardı. Bu amaçla İzmit’te kamuoyu oluşturmaya çalıştık.

Yani biraz, bu yapacağımız eylemin öncü, ısınma hareketlerini yaptık. Bu sürede de boş durmadık aslında, kendi kendimizi bilinçlendirmeye çalıştık. Sendikamızla, işçimizle noksanlıklarımızı gidermeye çalıştık.

Sendikamıza rağmen değil, sendikamız da bu olaydaki inancını tazeledi, işçi de inancını tazeledi. Bizim bile ummadığımız noktalara geldik. Yani biz kendimizi öncesinde hazırladık. İki aydır gerçek anlamıyla mücadele ediyoruz. Her şeye rağmen.

Bizde herhangi bir fabrikaya dönük bir saldırı olduğunda sadece o fabrikanın işçileri ve onların yakınları mücadele ediyor. Örneğin, Denizciler Sendikasının eyleminde, aslında Denizcilik İşletmeleri binlerce insan taşıyor ama sanki dert sadece orada çalışanların derdi gibi bir durum vardı. Burada da, SEKA’nın kapatılması sadece SEKA işçisinin ve yakınlarının sorunu mu, mücadelenin gerçek muhatabı sizce kim?

Aslında şu an bulunduğumuz ortamda çok şanslı bir dönemdeyiz. Yani şanslıyız derken bugün hükümetin topyekûn işçilerin üzerinde, çalışanların üzerinde, tüm kamusal alana saldırması aslında bir anlamda çok güzel.

Yani biz aleyhimize olan bu durumu, bütünlük içerisinde hep beraber püskürtme refleksini gösterebilirsek, biz bu durumun çözüleceğine de inanıyoruz. Yani bugün SEKA’ya tek başına saldırı olsaydı belki çözemeyecektik.

Ama aynı anda TÜPRAŞ’a, Telekom’a, Köy Hizmetlerine, sağlık bünyesindeki çalışanlara saldırılıyor; hatta okullara dahi saldırılar olacaktır. Şu an yapılması gereken tek şey, sendikaların ve işçilerin bir araya gelerek, bu top yekun saldırıyı hep beraber püskürtmek.

Aleyhimize olan bu durumu lehimize çevirme şansımız var aslında. Ve bunu püskürtmemizle ilgili daha uygun bir zemin var. Sadece tek yapılması gereken bu malzemeyi bir araya getirip, hükümeti tüm alanlarda vazgeçirmek.

İktidar dışında herkes MHP’si, DYP’si, solcular, sendikalar herkes buraya destek açıklıyor; belki daha önce iktidar olmuş, belki bundan sonra olacak, belki de hiç iktidar olamayacak herkes. Peki siz kendinize gerçek dost olarak kimi görüyorsunuz? “Ben bunlarla yan yana giderim” dediğiniz kim? İşçi mi olacak bu, bir başka parti mi, bir dernek mi? Yoksa kendinizi yalnız mı hissediyorsunuz?

Bizim bugün popüler olan siyasi partilerin aslında hiçbirine güvenimiz kalmadı. Tayyip Erdoğan hükümeti sadece SEKA işçisinin değil, tüm Türkiye’nin belki son umuduydu. Umutsuzluk anında ortaya çıkıp, yani son noktada ortaya çıkıp bugün kendisi de umutsuzluk olmuştur.

Bugün yanımıza gelenler, bizi ziyaret edenler daha evvel, 98 yılında fabrikayı kapatan insanlardı. İşte bir Ecevit, MHP, ANAP hükümeti. Değişen bir şey olmuyor, bugün aşağıda olan yarın yukarıda oluyor, yukarıdakiler aşağıda oluyor. Sadece figüranlar değişiyor, ama aslında saldıranlar, bu figüranların arkasındaki insanlar hep aynı insanlar.

En nihayetinde biz bugün siyasi partilerin samimi olmadıklarına inanıyoruz. Sadece buraya gelen insanları, hoş karşılamamız bizi kamuoyuna taşıdıkları içindir. Peşlerinde basını taşıdıkları içindir. SEKA işçisi, işçilerin tümü bu gelen partilerden dönem dönem darbe yemişlerdir.

Güvencimizden değil, aslında biraz çirkin bir durum ama menfaatsel bir yaklaşım.

Peki gerçek dost kim o zaman, sadece işçiler mi?

Aslında gerçek dost işçi; çalışanın kendisi ama işte çalışanların da bir araya gelmesini engelleyen işte bu sendika ağalığı, artık bunu nasıl değerlendirirseniz değerlendirin bilmiyorum ama…

Bugün işçi gerçekten bir araya gelirse, hani slogan var ya: “İşçiler birlik olsa, dünya yerinden oynar!” İşçilerin bir araya gelmemesi için o kadar çok etken var ki. Sorun bu etkenleri ortadan kaldırmakta.

Yoksa bizim gerçekten siyasilerle, siyasi otoritelerle bunu çözüme ulaştıracağımıza inanmıyorum. Çünkü otorite Amerika’dan geçiyor bugün, Türkiye gerçeklerine göre. Siyasi anlamda otorite IMF’den geçiyor, Avrupa Birliği’nden geçiyor. Bunlar da kamusal alanı yok etmeye çalışıyorlar. Yani bunlar bizim dostumuz değil.

Çözüm, dostluk, insanın kendisinin, işçinin bir araya gelmesinde.

Gazetelerde “Buradaki işçilerin çoğu AKP’ye oy verdi. Şimdi pişman.” diye, yazılar çıkıyor. O zaman şunu soralım. AKP gelirken zaten dedi ki: “Ben Amerika’yla, IMF’yle, sermayeyle iyi geçineceğim.” Peki buradaki işçi oy sandığına giderken, “Ben işçiyim ve AKP benim sorunlarımı çözecek” diye mi gidiyordu, “Ben müslümanım AKP de müslüman partisi” diye mi, yoksa “Benim tuzum kuru. Bana bir şey olmaz” diye mi?

Bunu şu yüzden soruyoruz. Hatırlarsanız Beykoz Paşabahçe Cam işçilerinin direnişi vardı. Orada işçiler şöyle söylüyordu: “Biz, ayağımıza adidas ayakkabı giydikçe tuzumuz kuru zannediyorduk, meğer öyle değilmiş.” Peki SEKA işçisi AKP’ye oy verirken ne düşünüyordu?

Ben Hakan Tamer olarak özümde Ak Parti’ye oy vermedim ve şunu dedim insanlara: “Bu adam Amerika’ya gitti. Bu adam vatanı satacak, bu adam memleketi satacak.” En yakınımdaki insanlara bunu anlatmaya çalıştım hep.

Özel bir şey anlatmak istiyorum. Babama, aileme ben bunu anlatıyordum. Bizim çarşı sokak eylemlerimizin başladığı noktada, üçüncü eylemdi babam bana dedi ki: “Hakan” dedi, “Oğlum haklıymışsın, bunlar hakikaten vatanı satıyorlar.” Yani bazı şeyleri insanların yaşaması ve görmesi lazım. Bu Ak Parti rüzgarına herkes, toplumun çoğunluğu kendini kaptırdı.

Özelde SEKA işçisi neden Ak Parti’ye güvendi? Sorunun cevabı, işte birebir Osman Pepe vurgusu burada özellikle fazla yapılıyor. Osman Pepe birebir bu fabrikanın içerisine gelip insanlara, “SEKA’ya biz modernizasyon yapacağız. Bu bizim namusumuzdur.” gibi söylemleri öne çıkardığı için, bugün, yani o söylemlerle insanlar kandırıldı.

Yani bu kızgınlık biraz da kandırılmışlığın verdiği kin. Yani sen bizim çocuksun, güzel anlaşıyoruz ama bu noktada sen bana ihanet etmişsin, kandırmışsın. Burada bir ekmek mücadelesi var, kızgınlık var, kin var, nefret var, her şey var.

Bir de bu SEKA’daki ilk direniş değil. Daha önce de işçinin kendini fabrikaya kapattığı ama üretime devam ettiği, üretimi yönettiği deneyler yaşandı. Diğer işçi direnişlerinde de oldu ve işçi ben zarar ettirmiyorum diyebildi. Peki üretim bugün neden devam etmiyor?

Biz 98 yılında bu eylemi yaptığımız zaman hammadde vardı, her şey vardı. Gerekli ekipmanlarımız vardı. O zaman elimizde bütün malzemeler olduğundan dolayı biz üretimi kesmedik. Bizim iş akdimiz fesholmasına rağmen biz ürettik.

Ama bugün hükümet onu bilerek hareket etti. Tabiri caizse içini boşalttı. Hammaddeyi bitirdi, hammaddeyi bitirdikten sonra kapatma kararını aldı. Altyapısını hazırladı yani. Şu an hammaddemiz olsa gene belki üretim yapacağız ama ona hazırlandıkları için şu an üretim yapamıyoruz.

Toplumun büyük çoğunluğunun “bizden adam olmaz, biz bir şey yapamayız” dediği bir noktada, “muhalefet nasıl örgütlenir” acaba diye düşündüğü bir noktada iki aydır direniş örgütleyen biri olarak belki de konuşabilecek, topluma mesaj verebilecek sayılı kişilerden birisiniz. Mesajınız nedir?

Biz SEKA çalışanları olarak şunu diyoruz. Toplumun şu psikolojisi var; yani “Ateş düştüğü yeri yakıyor” deniyor. Ama aslında böyle değil. Ateş damla damla, farklı yerlere farklı zamanlarda düşüyor. Bugün tüm insanların, tüm çalışanların, SEKA sorununa, ya da sorunu olan diğer her yere karşı duyarlı olmaları gerekiyor. Bu sorunların, bir araya gelinip toplu olarak püskürtülmesi gerekiyor.

Bugün bu sorunla ben karşı karşıya değilim diye kenarda beklemek aslında onların da sonunu hazırlamak anlamına geliyor. O yüzden bugünden yarına fazla vakit kaybetmeden bu birliği, bu direnişi üst noktalara taşımak gerekiyor.

O ara yanımızda duran ve bize yardımcı olan işçilerden Necati Abi araya giriyor. O da kendi tabirleriyle galatasaraylı. Soyadını bilmediğimiz için kendisinden Necati Abi diye söz edeceğiz.

Necati Abi: Yani bize aslansınız kaplansınız diyorlar ama öte tarafta da şu var. Bunun da gerekleri vardır. Nedir bunlar? Alırsın eylemi, dayanışmayı yükseltirsin genel grevse genel grev, kapanmaysa kapanma bir eylemlilik takvimi içerisinde bir şey olur. Hem bunu yapmayacaksın, hem bize “Sen Türkiye’nin bekçisisin.” diyeceksin. Böyle bir şey de olmaz yani.

Taşıyabileceğimiz yük belli. Yani zaten bugün 42. gün. Yani 42 gündür evime gitmedim. Yani şaka değil bu iş. Dolayısıyla, onu söyle ama onun da gereklilikleri de vardır. Onu da yap. Yapmıyorsan söyleme.

Şu da var. Siyasi iktidar belki taktiksel anlamda manevra yapacak. Ama “SEKA’yı özelleştiremezsem Türkiye’de özelleştirme yapamam” diyor. Eeee? Bu bizim açımızdan da iyi bir şey ama sınıf dayanışmasını sınıfa yakışır biçimde örmek gerekiyor. Bu yoksa biz de biteriz. Dolayısıyla onlar da kaybeder.

H.T.: Yani SEKA işçilerle hükümet arasında bir savaş alanına döndü. Ama biz bu savaş alanında tek başımıza kalırsak kazanamayız yani. Tamam burası savaş alanı olsun. Ama arkadaş, herkes yapması gerekeni yapsın.

Bugün benim karım, işte Necati ağabeyin hanımı polis copları altında kaldılar. Benim iki yaşında bebeğim var, suratına biber gazı sıkıldı. Çocuk kendine gelemedi.

Bu noktada biz elimizden geleni yapıyoruz. Arkadaş, artık burası savaş alanı, biz buna inanıyoruz. Kazanacağız da diyoruz. Ama tek başımıza kazanamayız. Yani herkesin yapması gereken her şeyi yapması gerekiyor, bu noktadan sonra.

Yani biz yorulduk, yılmadık ama yorulduk. Biraz üzerimizdeki yükü hafifletmeleri gerekiyor.

Biz de “aslan, kaplan” derken, şunu kastediyoruz. Geçende, Denizciler Sendikasıyla da bir röportajımız vardı. Bir haftalık bir işyeri terk etmeme eylemi yaptılar ve sizden feyiz almışlardı. TEKEL işçileri yine aynı şekilde. Kendi işini de size havale edenleri dışarıda tutuyorum ama sizden cesaret alıp mücadele edenler de var…

Necati Abi: Tabii ki. On yıldır Türkiye’de sınıf hareketinin, sadece sınıf hareketi de değil muhalif güçlerin üzerinde ölü toprağı var. Hani, SEKA’daki bu direnişin kendisi bu ölü toprağını da kaldırıyor.

Tamam bu iyi bir şey. Ama, hep aynı noktaya dönüyoruz ister istemez. Bunun gerekleri var, hem sol güçler, muhalif güçler için hem de sınıf açısından gerekleri var. Bütün sorun sadece o gerekleri yerine getirmekte. Aslında üzerine vazife olan işi yapmaktan geçiyor. Bütün muhalif güçler için de bunu söylüyorum.

Herkes burayı şey yaptı ya, Kabe yaptı. Beytullah’a el sürüp gidiyor, Hacı oluyor yani. Buraya Hacı olmaya gelmesin kimse. Dayanışmaya gelsin. Bu çok önemli.

Peki o zaman, şimdi Emek Platformu var, güya tüm sendikalar bir arada…

Biliyor musunuz? Geçen haftaydı galiba, Emek Platformunun toplantısı var. Toplantının gündemi şu: 19 Mart Irak işgali ile ilgili. Tamam, onu da gündem yapmak gerekiyor. Ama Emek Platformunun birinci işi bu olmamalı. Onu savaş karşıtı platformlar yapsın ya da onun için başka bir platform kur. 19 Mart Irak işgali çok ciddi bir şey, yani emperyalizme karşı barışı savunmak çok önemli, bunu hiç küçümsemiyorum ama Emek Platformunun birinci görevi sınıfsal dayanışmayı örgütlemek. Eğer bunu beceremiyorsa adı zaten Emek Platformu olmaz.

Emek Platformunun kendisi, İstanbul Saraçhane’de 2500 kişilik bir eylem yapıyor. Buraya geliyor, toplasan 250 kişi yok. Emek Platformunun gücü bu mu? Şu da etken tabii, sendikal hareketin Türk-İş’ten beklentisi farklıydı. O beklentiler hayata geçmeyince, basın açıklaması yada mitinge dönüşünce kitlenin de şevki kırıldı ve o hale geliyor.

Yani sonuçta Emek Platformunun eylemi 2000 gencin eylemine dönüşüyor. Yani sınıftan kopuk, uzak…

Sorunun kendisi şu, doğrudur sendikaların hali kötü, şu kötü, bu kötü de; uygulanabilir, hayatta karşılığı olan eylemlilik takvimi hazırlansın, ondan sonra genel grevle taçlandırabilirsin onu. Genel grev, tamam, herkes çok haklı, çünkü koşulları da oluşmuştur. Ama sınıfın kendisi, sendikal örgütlülüğün kendisi de hazır değil. O yüzden kademeli bir eylem planı SEKA direnişi için de gerekli. Nedir mesela? Türk-İş’in aldığı karar var. içerde kalma eylemi. Doğru bir eylem ama arkası gelmeli bunun. Arkası gelmiyorsa genel grevi de istesen de hayata geçiremezsin. O yüzden Emek Platformu, bütün muhalif güçler, kendine sıfat biçen insanlar oturup kendini ciddi ciddi sorgulayıp hayata başka bir gözle bakmak zorundalar. Bakmıyorlarsa bu böyle devam eder ve kaybeden hep biz oluruz.

II.

“Yoksul insanların buradan başka gidecek yeri yok. Yoksullar burayı sevmek zorunda, sorunlarına sahip çıkmak zorunda.”

Bir başka işçiye dönüyoruz. Onun için de gençliğinde devrimci bir örgüt taraftarıydı diyorlar.

Sizi tanıyalım?

Benim ismim Nizamettin Budak. Dokuz yıldır burada çalışıyorum.

Türk-İş’in bundan sonrası için aldığı birtakım kararlar var. Direnişinizin bundan sonraki aşaması için, gerek kendi gidişatı gerekse işçi hareketinin genelini etkilemesi açısından neler düşünüyorsunuz?

1980 sonrası işçi hareketine baktığımızda bir hareket göremiyoruz. Olayları kabullenmek gibi bir durum. SEKA’da da bu direniş, sınıfsal bilinç temelinde gelişen bir hareket değil. Yani bu insanların birden kendilerini boşlukta bulması, aşını ekmeğini kaybetmesi noktasında ortaya çıkan bir refleksti bu. Bu giderek insanların kendi ekmeğini aşını kaybetmeye karşı tepkisiyle, çevresindeki insanların, demokratik kitle örgütlerinin, ilerici sendikaların desteğiyle, işte halkın desteğiyle ciddi bir boyut kazandı.

Şimdi meselenin esas yanı da, bazen buradaki insanlara yakınlıkları noktasında destek verenler olduğu gibi, daha çok ülkenin gidişinden endişe eden, küresel politikaların ülkemize yansıması sonucu, ülkemizdeki ulusal sanayinin tasfiye edilmesi, üretim ve pazar alanlarına yabancı sermayenin doğrudan girmesi ve giderek Türkiye’de ve dünyadaki düşük maliyet politikalarının doğrudan insanların canını acıtması noktasında bunu gören insanlar buraya destek veriyorlar.

Umarım SEKA’daki direniş Türkiye işçi sınıfı için yeni kazanımlar getirir. Ülkemizde siyasi iktidarlar, Türkiye’de büyük çoğunluk yoksul olduğu için yoksul insanların oyunu alarak iktidara geliyorlar. O yoksul insanları bir şekilde kandırarak iktidara geliyorlar. Ama iktidara geldikten sonra toplumun ihtiyaçlarını göz ardı ederek daha çok sermayenin çıkarları doğrultusunda programları kararlı bir şekilde izliyorlar.

Buradaki bu hareket bir ölçüde bu izlenen politikalara karşı bir direnç hareketi. Bu yüzden burada kaybetme söz konusu olursa tüm toplumsal muhalefetin kaybetmesidir diye görüyorum. Bu anlamda gerçekten aydın olan, ilerici olan, emekçi olan, sendikal anlamda görev taşıyan insanların bu insanların direnişi içerisinde yer alması gerekiyor.

Aksi halde tarihsel sorumluluklarını yerine getirmemiş olacaklar ve gelecek daha karanlık olacak. Çocuklarımız için tükenmiş bir gelecek bırakacağız. Çünkü ülkenin kaynakları uluslar arası tekeller tarafından, kendilerine göre şekillendiriliyor. Bu Türkiye’de bir şekilde uluslar arası sermayeyle işbirliği halindeki tekelleri şu anda pek fazla ilgilendirmiyor. Ama zaman içerisinde onlar da tasfiye olduklarını, kendilerine yer olmadığını görecekler.

Yoksul insanların buradan başka gidecek yeri yok. Yoksullar burayı sevmek zorunda, sorunlarına sahip çıkmak zorunda.

Şimdi bu muhalefet yokluğunda, “nasıl ederiz” tartışmaları içinde siz muhalefeti örgütlediniz. Peki niye, sizi direnişe ikna eden neydi?

Şimdi işin doğrusunu söylemek gerekirse SEKA’nın ülke ekonomisi için gerekli olduğuna, tam kapasite ürettiği zaman ülke ekonomisine katma değer sağlayacağına, çok az yatırımla üretim kapasitesini artırarak ithalatı azaltacağına inandığımız için SEKA’yı sahiplendik. Bir taraftan işsizler ordusunun büyüdüğünü gördüğümüz bir ortamda üretim alanlarının yok olması bizim için endişe verici.

SEKA’nın altyapısı uzmanlar tarafından tespit edildi. 82 milyon dolarlık. 8 milyon dolarlık bir yatırımla Türkiye pazarında önemli bir paya sahip olacak bir üretime kavuşacağı tespit edildi. Böyle bir fabrikayı kapatmayı Türkiye için kayıp görüyoruz.

Bu noktada bir taraftan fabrikanın üretmesi için diğer taraftan da çocuklarımızın geleceği için, ihtiyaçlarımızı karşılamak için, emeğimizin karşılığı ücretimizin devam etmesi için mücadele ediyoruz.

III.

“Belki olmayacak bir şey ama, belki de olacak, işte ilk defa olacak. İşçi kendi başına bir diktatörlük yapacak, kendi başına bir yol çizecek, hiç kimseyi takmayacak.”

Necati Abi şimdi de eski AKP’li bir işçiyi getiriyor yanımıza…

Sizi tanıyalım.

Baki Akdoğan. Buraya ’90 yılında geldim, işbaşı yaptım. 15 senedir çalışıyorum. Üretiyorduk. Şu andan sonra da, çok sürpriz bir gelişme olmazsa herhalde bu iş böyle kapanacak gibi geliyor bana.

“Kapanacak” derken “kazanacağız” mı demek istiyorsunuz, yoksa…

Mücadelemiz 40 günü geçti. 42. gün yazıyor orada, ekranda. Mücadelemiz kazanmak içindi, üretmek içindi, devamı içindi.

Ne bileyim bugün Türk-İş’in Başkanlar Kurulu toplantısından sürpriz bir karar çıktı. Yani daha diretmeci, daha dayatmacı, daha sert bir tavır bekliyorduk. Daha yönlendirici bir karar bekliyorduk biz. Öyle bir şey de çıkmadı. Yani arkadaşlar arasında bu düş kırıklığı, moral bozukluğu yarattı, çünkü daha radikal bir şeyler bekliyorduk biz.

Bundan sonra, tabii artık sendika nasıl bir tavır alacak, nasıl bir karar alacak? Devam derse biz de devam edeceğiz.

Şimdi ben şu konuya da açıklık getireyim. Necati Abi az önce dedi ki, işte bu AKP’li dedi. Ya, insan doğar, büyür, ölür. Bu yaşamında da çeşitli aktivitelerde, çeşitli şeylerde fikir birliği olur. Ama ben illa ki ona oy verdim diye yani ömür
boyu onun peşinden takılıp gidecek değilim yani. Kimse öyle bir şey yapmaz.

Ama ben oy verdim vermedim… Buradaki arkadaşların % 90’ı AKP’ye oy verdi. Ama bazı şerefsizler var. “SEKA şerefim, namusumdur” dedi, şimdi şerefini attı [Osman Pepe’yi kastediyor]. Namusunu hiçe saydı şimdi. Ama ben onun kadar namussuzluk yapmam. Ben bir sefer veririm, bir sefer yanılırım, bir daha yanılmam.

Hep yaptıkları, söyledikleri aynı şey. Yarın gene gelecekler, e bunlar gene dolaşacaklar. Ama bu sefer başka, bu sefer geldiklerinde tepki başka olacak. Böyle bu şekilde gitmeyecek yani…

Gazetelerde de okuduk, “SEKA’daki işçilerin çoğunluğu AKP’ye oy verdi” diye. Aslında tüm işçilerin çoğunluğu AKP’ye oy verdi. Mesela Aydos’a da röportaja gitmiştik, oradakiler de çoğunlukla AKP’liydi. Onlar da gecekonduları için yıkım günü gelince AKP’den vazgeçti, üyelik kartlarını kırdılar. Ama zaten AKP gelmeden önce diyordu ki “ben IMF programını uygulayacağım, özelleştirme yapacağım”. Tamam Osman Pepe size başka konuşmuş onu kenara koyalım. Şunu sormak istiyoruz, buradaki işçi sandığa giderken “AKP işçiden yana” diye mi gidiyordu. Yoksa işçinin hiç öyle bir derdi yok muydu?

Şimdi biz önceki hükümette aynı sorunu yaşadık. 98’de kapatma kararında.

Ya, şimdi bu Türkiye’de öyle bir şey var ki, biraderim. Şimdi bugünkü hükümet yıkılıyor muhalefet iktidara geliyor, üç gün sonra o yıkılıyor bu sefer de yerine önceki geliyor. Değişen olmuyor yani, aynı, değiş-tokuş yapıyorlar. Zihniyet aynı, fikir aynı. İstedikleri kadar isim değişsin bir şey fark etmiyor.

Adamlar aynı adamlar. Yani sen eşeği boyamakla, bir anlamı yok yani, eşek yine aynı eşek. İstersen altın semer vur üstüne.

Peki eşekten kurtulmanın bir yolu yok mu?

Yahu yok! ya öldüreceksin onu, ot vermeyeceksin ölecek, ya da kendine başka bir eşek bulacaksın. Ama bunu nasıl yapacaksın? Nasıl… bu bir kişinin, iki kişinin düşüncesiyle olacak bir şey değil.

Aslında eşek onlar da, hayatı sırtlayan bir tarafta biziz. Şunu söyleyelim, kırk beş gündür buradasınız, birçok insanın yapılamaz dediği şeyi yaptınız. Gazetelerde boy boy görüyoruz, “muhalefet nasıl örgütlenir? sendika nasıl olur?” Ama burada oluyor işte, iki aydır. Bu noktada SEKA işçisinin oradaki akademik vs. tartışmanın çok ötesinde bir cevabı var. Mesela memnun değiliz dediğiniz Türk-İş kararı bile aslında direnişiniz olmasaydı, çok daha geri bir karar olabilirdi…

Vallahi bilmiyorum ama, bu kararı kendileri bile Türk-İş tarihinde bir mucize olarak görüyor. Nasıl, neresi mucizeyse? Kendileri bile şaşırmışlar yani bu karara. Nasıl şaşırdılarsa, çok alınmayacak, ahım şahım bir karar mı yani?

Bir gün içerde tutulacaksın. Ya biz 42 gündür içerde tutuluyoruz kardeşim ya. Bir şey değiştiremedik. Sen bir gün kalsan ne olur?

Bunun başka bir yolu yok mu? Veya de ki, “4’ünde kapanacağım, sonuç alamadım mı, pazartesi şartel indireceğim” De bunu. Pazartesi de “geleceğim buraya” de, “şartel indireceğim, SEKA’dan yöneteceğim” de. Diyebiliyorsan aha işte erkeklik odur. Federasyonluk odur işte.

Türk-İş’ten hep şikayet ediliyor ama, Petrol-İş’i biliyoruz, Denizciler Sendikası, TEKEL, Hava-İş hepsi bir şeyler yapıyor…Kusurları bir kenara bırakalım, işçide, belli sendikalarda direnme eğilimi var. Diyelim ki bu ilerledi. Petrol-İş, Tek-Gıda-İş “ben de özelleştirmeye izin vermem” diyor…İlerde işçinin kendisi Türk-İş iradesini de aşamaz mı? Sendikalar federasyonu aşamaz mı?

Görünen o ki… Bak mesela Tek-Gıda-İş dedi ki, TEKEL’de 22 bin üyesi var, “SEKA’ya en ufak bir şey olursa” dedi, “biz” dedi “eyleme geçeriz. Üretimi durdururuz.” Velev ki öyle bir şey olursa, ben bunun sadece onlarla sınırlı kalacağını tahmin etmiyorum. Tahmin ederim ki diğer yerlere de sıçrayacak o. 22 binler, yüz binleri bulacak o zaman. Türk-İş’in olup olmaması, kararı, bir şeyi bağlamıyor o zaman. Çıkardığı bu sonuç bildirgesinin bir hükmü olmuyor o zaman.

Belki olmayacak bir şey ama, belki de olacak, işte ilk defa olacak. İşçi kendi başına bir diktatörlük yapacak, kendi başına bir yol çizecek, hiç kimseyi takmayacak.

Şu ana kadar bize o kadar baskılar yapıldı. Bizi bölmek için o kadar şeyler yapıldı, ne oldu? Biz bölünmedik. Çıktı on altı kişi gitti. Tamam, sürüden ayrılanı kurt kapar, gitsinler. Ama bu 700 kişinin burada kalması, 42 gündür, bu kadar baskılara rağmen gerçekten büyük başarı. Gerçekten büyük diklik yani bu, herkes bunu yapamaz, beceremez.

Ne olur yarın birgün, öyle bir karar çıksa bile, bir taraftan TEKEL işçisi geçecek, Tüpraş geçecek, ne bileyim Lastik-İş derken, destek gitgide işçinin kendi arasında dayanışma olarak çoğalacak. Bir federasyona bağlı, bir sendikaya bağlı olarak gelişmeyecek belki bu iş yani. İşçi olarak gelişecek, bireysel olarak. Artık onu nasıl önlerler nasıl kırarlar, onu o zaman görürüz.

Az önce belli ölçüde cevapladık ama, iktidar dışında herkes buraya geliyor. MHP de, AKP de, solcular da, diğerleri de. Sözde herkes destekçiniz. Peki sizce SEKA işçisinin gerçek dostu kim? Mücadeleyi, isimden ve örgütten bağımsız olarak diyorum, kimlerle sürdüreceksiniz?

Öyle bir şey ki, hepsi geldi alkışladık. Tebessüm ettik hepsine de. Ha, bizim dostumuz kim? Söylediklerini, fiilen işleve geçiren var ya, işte bizim dostumuz onlar. Hepsi geldi bağırdı, şu an icraatta bir şey yok. İcraat yapan yok.

Bağırmaya herkes bağırıyor yani. Herkes geliyor gidiyor. Destek dostluk o değildir. Sen söylediğini uygulayabiliyor musun? Ha işte o zaman…

CHP’nin kaç tane milletvekili var. Deniz Baykal da geldi buraya. Git Meclis’te SEKA hakkında bir şeyler yap. Özelleştirme hakkında yap, sadece SEKA olarak değil. Özelleştirmenin içinde sadece SEKA yok ki, hepsi var.

Ama sen diyeceksin ki “o yapmaz”. Çünkü aynı şeyi o da yaptı. 98’de burayı kapatan onlardı, o belediye başkanıydı, Sefa Sirmen, o da kapansın istedi. Sonra “hata yaptım” dedi “döndüm”. Dün de kalktı geldi destek açıkladı. Yarın iktidara geldiğinde aynı şeyi yapmayacağının ne garantisini verebilir sana? Güvenemezsin.

Buradayken söylediğini icraata dökebiliyor musun? İşte dostluk oradadır.

Uzaktan davulun sesi hoş geliyor, bir taraftan da komşunun tavuğu komşuya kaz görünüyor. Bu röportajı okuyacak olanların, buranın gerçeğini biraz daha iyi algılayabilmeleri için son olarak neler söylemek istersiniz?

Ya hocam şimdi, bunun sendikacısı var, gazetecisi var, akademisyeni var. Söylenmedi mi? Senelerdir söyleniyor. Günlerdir söyleniyor. Hep birlik beraberlikten söz ediliyor ama herkes gene bir tarafa çekiyor. O gün geldiği zaman kimseyi bir arada bulamıyorsun. Kimseyi destekçi bulamıyorsun işte. Bağıra çağıra ancak biz buraya getirebildik işi. Bağıra çağıra onu da.

Ama biz de zamanında 27 Ocak’ta kapanma kararına uymayıp “ulan boş ver” deyip gitseydik ne olacaktı? Bu iş belki buraya kadar da gelmeyecekti. Ne bileyim TEKEL işçisi bu kadar ayaklanmayacaktı, Türkiye bundan bu kadar haberdar olmayacaktı.
Bırak Türkiye’yi dışarıya taştı bu iş yani. OECD bilmem ne, sendika bilmem ne başkanları geldi buraya. İş ta oraya kadar vardı.

Ha bir de şunu anlamıyorum yani. Bugün burayı kapatacaksın, yarın öbür tarafı satacaksın… yahu bu sata sata nere gidecek? Satacak bir şey kalmayacak sonunda ya. Kendini mi satacaksın o zaman? Böyle nereye gidecek yani bu? Hep dışarıdan alacaksın, dışarıdan… Yahu bu hazıra dağ dayanmaz, gün gelecek hazır da bitecek. O zaman ne yapacağız biz, nereye gideceğiz, neyi satacağız?

Ya bilmiyorum, bunların zihniyetini, biz hiç tahmin etmiyorduk böyle ama bunlar ötekileri aratır duruma getirdiler. Bundan öncekileri arar olduk biz…

1 Mart 2005 İzmit SEKA

Kaynak: Sendika.org

İlginizi çekebilir