1970’lerden Günümüze, Yaşamın Estetikleştirilmesi – Vanni Codeluppi

Aşağıdaki metin, Vanni Codeluppi’nin “The Integrated Spectacle: Towards Aesthetic Capitalism” başlıklı yazısının üçüncü ve dördüncü bölümlerinden kısaltılarak çevrilmiştir, The Spectacle 2.0: Reading Debord in the Context of Digital Capitalism kitabı içinde, ed. M. Briziarelli ve E. Armano (Londra: University of Westminster Press, 2017). Creative Commons lisanslı kitabın İngilizcesi için bkz. the-spectacle-20.pdf. Metnin önceki bölümleri için bkz. “Alien” ve Blade Runner: Biyo-Kapitalizmin Başlangıcı

20. yüzyılın ortalarında, dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde “beyaz yakalı” tabir edilen işçiler –yani işletme alanında, teknik ve idari pozisyonlarda çalışanlar– “mavi yakalı işçilerle” –yani, kol emekçileriyle– eşit ağırlığa sahip olmaya başladılar. Öyle ki, 1969 gibi erken bir tarihte bile Alain Touraine “post-endüstriyel toplum”dan[1] bahsedebiliyordu. Fakat, post-Fordist üretim modeline geçişte esas belirleyici dönem bundan sonraki on yıl olacaktı. Bu model, 20. yüzyılın başlarında ABD’de geliştirilen geleneksel Fordist sistemi ciddi şekilde zora soktu. Fordist model, seri üretime, ve vasıfsız ve eğitimsiz olmakla beraber çok basit işlemler yaparak geniş tüketici kitleleri için makul fiyatlara standart ürünler üretebilen bir işgücüne dayanıyordu.

Post-Fordizmin devreye girmesiyle beraber, büyük ölçekli endüstriyel üretim yapan fabrika peyderpey parçalarına ayrılarak, küçük üretim merkezlerinden ve ufak, hareket kabiliyeti artmış ve güvencesiz birimlere bölünmüş bir emek gücünden oluşan, coğrafi açıdan dağınık bir ağ biçimini aldı. Bunun sonucunda fabrika algısı değişti: Üretim coğrafi olarak dağılmıştı dağılmasına ama aynı zamanda, Japon şirketi Toyota tarafından 1960’larda geliştirilen ve sermaye ile emeğin tek bir üretim çabası altında birleştirilmesini öngören model doğrultusunda “bütünleşmişti”. Bireyler artık kimliklerini ait oldukları toplumsal sınıftan değil, müşterek bir üretim planının parçası olduklarına ilişkin farkındalıklarından alıyorlardı.

Bu gelişmelerin çeşitli sebepleri var. Bir defa, 1960’ların işçi ve öğrenci mücadelelerinin şirketlerin kâr marjını erozyona uğrattığını ve sermaye cenahında ciddi kaygılara sebebiyet verdiğini unutmamak gerek. Bu da, girişimcilerde, emek gücü üzerinde daha sıkı bir denetim kurmayı mümkün kılacak yeni üretim stratejileri üzerinde çalışmaya yönelik bir ihtiyaç doğurdu. Dolayısıyla, Daniel Cohen’in ileri sürdüğü gibi, ağ modeline dayalı, merkezsizleştirilmiş şirketin doğuşu, sınıf mücadelesinin bir aşaması olarak değerlendirilebilir. Nitekim ABD’de yeniden yapılanmaya giden ilk şirketler, sendikal açıdan en iyi örgütlenmiş işgücüne sahip olanlardı. Gerçekten de bahsedilen tarihsel dönemde, kapitalist sistem esaslı bir yeniden örgütlenmeden geçti; sözgelimi, üretim sürecinin işgücünü daha da çok sömürmenin mümkün olduğu Asya ve Meksika gibi yerlere kaydırılması sonucunda ABD’de 1977 ile 1986 yılları arasında 3.400.000 kişi işinden oldu.[2]

İşadamlarını üretimde daha fazla esneklik aramaya sevk eden etmenlerden birinin endüstriyel sistemin bünyesinde yatan evrim mantığı olduğunu belirtmek gerekiyor. Bu esneklik, ulaşım masraflarının düşmesine ve bilgisayar teknolojilerinin çalışma biçimini tanımlayan ağ yapısının erişime açık hale gelmesine dayanıyordu. 1976’da Apple II kişisel bilgisayar modeli piyasaya sürüldü. Kişisel bilgisayarın her ofise girmesi ve bunun beraberinde getirdiği dijitalleşme sonucunda iş, esasen enformasyonu alımlamaya, işlemden geçirmeye ve iletmeye yönelik bir faaliyete dönüştü. Bunun sonucunda, iş de bir anlamda enformasyonun suretine büründü; esnek ve göçebe bir nitelik kazandı.

Bu gelişmelere koşut olarak kimi yazarların “bilişsel kapitalizm”[3] olarak adlandırdığı şeye doğru bir kayma yaşandı. Bilgi ekonomisinin oynadığı merkezî role dayanan bu kapitalizm türü sadece piyasanın serbestliğine bel bağlayan türde bir kapitalizmden çok daha verimlidir çünkü bilgi, doğası gereği, geniş kitleler tarafından kolaylıkla temin edilebilen bir kaynaktır ve klasik endüstriyel üretim çağı boyunca yürürlükte olan nedret kanununu hükümsüz kılar. Daha da önemlisi, bu yeni kapitalizm türü paha biçilmez bir araç olan İnternetten faydalanabiliyor. Şirketlere, farklı aktörler arasındaki işbirliğinin meyvelerinden nemalanma ve dolayısıyla son derece etkili bir biçimde ihtiyaç duydukları kaynaklara erişme fırsatı sunan bir araç bu.

Bunlara ek olarak, 1975’ten sonra, ve özellikle de 1970’lerin ilk yarısında bastıran ağır ekonomik krize bağlı olarak dünyanın başlıca gelişmiş ülkelerinde ekonomik büyüme oranının düşmesi bir değişim dürtüsü yarattı. Kriz, uzun bir ekonomik kalkınma ve refah döneminin ardından gelmişti ve dolayısıyla toplumda ciddi bir şaşkınlık yarattı. Neredeyse otomatik olarak kendilerine yönelik talebi doğuran ürünler üretmekle ekonominin yürümeyeceği anlaşıldı. Ürün üretmekle yetinilemezdi; tüketicileri de üretmek gerekiyordu. Bir başka deyişle, insanları eğitmek, tüketmekten alacakları hazzın farkına varmalarını sağlamak gerekiyordu. Bu doğrultuda toplum, bütün tüketicilerden tüketme görevi konusunda şahsen sorumluk almalarını ve üretim-tüketim sürecine katılmalarını bekliyordu.[4]

 

Muhtemelen tüm bunlarla bağlantılı olan bir olgu da kişilik kültünün gelişmesidir. Christopher Lasch’ın “narsisizm kültürü”[5] adını verdiği bu olgu, tam da 1960’ların sonlarından itibaren baştan sona bütün Batı dünyasında ağırlığını hissettirmeye başladı. Feminist hareketin patriyarkal topluma meydan okuması ve farklı biçimlerde ifade bulan kadın özgürleşmesi (kadın istihdamı, doğum kontrol yöntemleri, cinsel özgürlük, boşanma, vs.) geleneksel aile modelinin çözülmesine ve bireycilik seviyesinin yükselmesine sebep oldu.[6] Fakat, aynı zamanda, 1960’lı ve 1970’li yılların toplumsal hareketlerinin, toplumsal değişim ve kendini gerçekleştirme vaatlerini yerine getirememesinin yarattığı hayal kırıklığı, hedeflerin de yeniden gözden geçirilmesine sebep oldu. Toplumu dönüştürmeye yönelik planlar yavaş yavaş her bir bireyin kişisel imajını dönüştürmesiyle ilişkili daha mütevazı planlara yerini bıraktı.[7] Bu, kişisel sağlık ve fiziksel fitness’a yönelik abartılı bir ilgiye ve koşu gibi spor faaliyetlerinde bir patlamaya sebep oldu.

1980’lerden itibaren kadınlar daha önce hiç alakaları olmayan bir dizi fiziksel aktiviteyle uğraşmaya başladılar. Keza, aerobiğin dünya çapında yıldızının parlaması da bu döneme denk gelir. Dans kültürü, diskolar ve “disko müziği”nin bu dönemde yakaladığı popülerlikten de anlaşılabileceği gibi, kıyafetler ve genel olarak da insan bedeni, Batı toplumlarının kültüründe eskisine göre çok daha önemli hale geldi. John Travolta’nın başrolünde oynadığı Cumartesi Gecesi Ateşi (1977) adlı filmin dünya çapında yakaladığı başarının ardından bu tür görüngülerin “Travoltacılık” etiketi altında sınıflandırılmaya başlaması tesadüf sayılamaz.

Kişisel hedeflere odaklanma güdüsü ekonomi alanında da –hem üretimde hem de tüketimde– kendini gerçekleştirme biçimleri buldu. Fütürolog Alvin Toffler konu hakkındaki Üçüncü Dalga adlı kitabında bu toplumsal değişimlerin bir taslağını çıkarmış ve tüketici ile üreticiyi bünyesinde buluşturan “üretici-tüketici” [prosumer] adını verdiği figür üzerine bir kuram geliştirmiştir. Sonraki yıllarda bu figür, tüketici dünyasının şekillenmesinde kilit rol oynadı. Tüketici tercihlerini kişiselleştirme yarışı, gerçekten de günümüzde bile ekonomik kalkınmanın başlıca motorlarından biridir. Demek ki, tüketici tercihlerinin kişiselleştirilmesi, tüketicilerin bağımsızlaşmasından çok ekonomik sistem tarafından dayatılan bir ihtiyacın sonucudur.

Dolayısıyla ekonomik sistem, “üretici-tüketici” figürü üzerinden yalnızca üretimin değil, aynı zamanda tüketimin de esnekliğini teminat altına alır.[8] Böylece sistemin, tüketicilerin ürettiği her şeyden istifade etmesi; gerçek anlamda bir “sosyal fabrika” olarak düşünülebilecek olan şeyin içinde icra edilen her tür işten faydalanması kolaylaşır. Geleneksel fabrikaların işleyiş mekanizmaları, içerdeki işgücünün sömürülmesine dayanıyordu. Oysa, günümüzün şirketleri çoğunlukla dışarıdan değer devşiriyor; gün be gün tüketicilere ve genel olarak topluma yönelerek, bireylerin gündelik davranış ve deneyimleriyle ürettikleri yenilik, fikir ve yaratıcılık fazlasından faydalanıyorlar.[9]

Enformasyondan Sansasyona

Guy Debord, İtalya’da Sitüasyonist Enternasyonal’i kurduktan on yıl sonra, 1967’de, Fransa’da Gösteri Toplumu’nu (1977) yayınladı. Müreffeh Batı toplumlarına radikal bir eleştiri savuran kitap, bu özelliğinden dolayı Mayıs 1968 öğrenci ayaklanmalarının bir nevi manifestosu haline geldi. Debord, bundan seneler sonra, 1988’de yazdığı Gösteri Toplumu Üzerine Yorumlar (2011) başlıklı kitabında, zaman içinde, geleneksel spektaküler toplum biçimlerinin –totaliter rejimlere özgü “yoğunlaşmış gösteri” ve Batılı tüketim toplumlarına özgün “yaygın gösteri”nin– yanı sıra üçüncü bir modelin, “bütünleşmiş gösteri”nin geliştiğini ileri sürdü. Bu sonuncusu, daha eski biçimleri bünyesinde birleştiriyordu; bunun sonucunda toplumda gösteri öylesine baskın bir hale geliyordu ki hiçbir şey ondan kaçamıyordu.

Günümüzde, ekonomik sistemin bir bütün olarak toplumu “işe koşabilme” becerisi, esas olarak, gündelik yaşamın ve (sosyal gelişimin içinde bulunduğumuz hiper-modern aşamasının belirleyici unsuru olan) tüketimin giderek spektakülerleştirilmesine dayanıyor. Şirketlerin, bu durumu lehlerine çevirebilmek için markalarını bir iletişim aracı, yani, ilişkisel bir araç ve üreticiler ile tüketicilerin birbirleriyle bağlantılar kurabilecekleri bağımsız bir alan olarak kullanmaları gerekiyor. Markalar, toplumsal ilişkilerin merkezi olarak işlev görebilecek bir kimlik geliştirebildikleri ölçüde ekonomik açıdan daha başarılı oluyorlar. Bu da, günümüzün hiper-modern toplumlarını tanımlayan türde kültürlerde şirket markalarının neden bu denli önemli hale geldiğini açıklıyor.

Dolayısıyla, bu tür markaların fiilen nasıl işlediklerine daha yakından bakmakta yarar olabilir. Antonella Giardina, yapmaya çalıştıkları şeyin temelde sembolik dünyalarına ait çeşitli ifade biçimlerine ekonomik değer yüklemek olduğunu ortaya koydu.[10] Bu, paraya tahvil edilebilecek renk, ses ve estetik formların peşinde koşulduğu anlamına geliyor; bunlar, aynı zamanda, durmadan kendilerini piyasadaki rakiplerinden farklılaştırma mücadelesi vermek zorunda olan markalar elinde önemli birer stratejik araca dönüşüyor. Markaların toplumda son derece önemli bir rol oynadığı düşünülecek olursa, bu durumun, gelişmiş kapitalist toplumların estetiğin hâkimiyeti altındaki bir aşamaya girdiklerinin açık bir delili olduğu düşünülebilir. Büyük ölçüde, insan duyarlılığını, yani, bireylerin bedenleri yoluyla algıladıkları tüm o duyumları, azami seviyede uyarma becerisine dayalı bir aşama bu. Bu aşamaya gelinebilmesi için estetik üretiminin genel olarak ürün üretim süreciyle tam anlamıyla bütünleşmesi; bunun için de, ürün-odaklı ekonomik sistemin estetik üretimle aynı soyutlaşma ve esnekleşme sürecinden geçmesi; bir başka deyişle, estetik dünyasının ve toplumsal kültürün her zaman ayırt edici özelliklerinden biri olmuş olan değişken ve daimi hareket halindeki iletişim akışları rejiminin bir parçası haline gelmesi gerekti.

Tüm bunların gerçekleşebilmesi için bizzat estetiğin de bir değişimden geçmiş olması gerekiyordu tabii ki. Andrew Darley’e[11] göre, günümüzde esasen, stil, görünüm, biçim, süsleme ve sansasyonun anlam ve yoruma galebe çaldığı “derinliksiz bir estetiğe” tanıklık ediyoruz. Bu estetik türü, 19. yüzyılın ikinci yarısında sahneye çıkan türlü türlü iletişim aracı (diyorama, projeksiyon makinesi, lunaparklar, fotoğraf, sinema, vs.) sayesinde daha o zamandan şekillenmeye başlamıştı zaten, ama sonraki yıllarda iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler bu estetiğin iyiden iyiye pekişmesine katkıda bulundu.

Walter Benjamin’in 1936’da yayınlanan “Tekniğin Olanaklarıyla Çoğaltılabildiği Çağda Sanat Eseri” başlıklı makalesi, estetiğin toplumun geneline yayılmasını konu edinen ilk metindi. Fakat, Benjamin estetikleştirmeden bahsederken özel olarak politika alanına göndermede bulunuyordu. Ünlü Alman düşünür, bundan üç yıl sonra kaleme aldığı “Baudelaire’de Bazı Motifler Üzerine” başlıklı metninde, estetikleştirme sürecinin toplumsal sistemde oynadığı kilit rol hakkında bundan daha keskin bir farkındalık sergilemişti. Sözgelimi, “haber etmenin yerini enformasyonun, enformasyonun yerini sansasyonun alması[nın] deneyimin gittikçe daha çok köreldiğini göster[diğini]”[12] ileri sürmüştü.

Demek ki Benjamin, kapitalist toplumlarda enformasyonun nasıl da zaman içinde yerini sansasyona bıraktığı konusunda çok net bir fikre sahipti. Aynı makalenin ilerleyen sayfalarında, büyük şehrin hareketli kalabalığı içinde yoldan gelip geçenlerin deneyimlediği duyumlar ile, fabrikadaki standartlaşmış üretim süreci arasında bariz bir bağlantı olduğunu ileri sürüyordu. Benzer bir şekilde, bu üretim süreci ile hareketli görüntü (sinematografik gösteri seyretme deneyimini tanımlayan budur) arasında da bağ kurmuştu.

Şok biçimindeki algı, filmde bir biçim ilkesi olarak geçerlik kazandı. Kayan bantta üretimin ritmini belirleyen şey, filmde algı ritminin temelini oluşturur.[13]

Dolayısıyla, Benjamin’e göre, kapitalizm, fabrikaya özgü üretim modelini duyulur deneyimin tümünü içine alacak şekilde genişletir. Ve bunu da, salt ekonomik bir model olarak değil, aynı zamanda, ve daha gizli kapaklı bir şekilde, deneyim üretme yetisine sahip kültürel bir model olarak devreye sokar.

Estetikleştirme sürecinin toplumsal sonuçları daha erken bir tarihte Georg Simmel tarafından ele alınmıştı aslında.[14] Simmel, estetik alanı tam olarak anlamadan modern toplumların gerçek doğasını kavramanın mümkün olmayacağına inanıyordu. Bir başka deyişle, Simmel’e göre sanatsal dillerin gün be gün ne şekillerde (moda, tasarım, reklamcılık gibi) farklı ifade biçimlerine uygulandığını analiz edebilirsek, toplumsal sistemi de hakkıyla yorumlayabiliriz. Bu, Simmel’in zamanında doğruysa eğer, ekonominin gayri maddi bileşenlerinin yüz yıldan uzun bir gelişim sürecinden geçtiği günümüzde haydi haydi doğru. Dahası günümüzde, metalaşma sürecinin toplumsal olarak gelişebilmesi için estetikleştirmenin şart olduğu anlaşılıyor; sonuçta, estetiğin gündelik yaşama nüfuz etmesi her bir nesne, birey, kurum ve olayın piyasa döngüsüne ve tüketim dünyasına girmesini kolaylaştırıyor.[15]



[1] Alain Touraine, Post-Industrial Society (New York: Random House, 1971).

[2] Bruno Cartosio,  L’autunno degli Stati Uniti (Milano: Shake, 1998).

[3] Christian Azaïs et al. (ed.), Vers un capitalisme cognitif (Paris: L’Harmattan, 2000); Yann Moulier Boutang, Cognitive Capitalism (Cambridge, UK: Polity Press, 2012).

[4] Zigmunt Bauman, Liquid Modernity (Cambridge, UK: Polity Press; 2002) [Türkçesi: Akışkan Modernite, çev. Sinan Okan Çavuş (İstanbul: Can Yayınları, 2017)].

[5] Christopher Lasch, The Culture of Narcissism: American Life in an Age of Diminishing Expectations (New York: W. W. Norton & Co, 1991).

[6] Manuel Castells, The Power of Identity: The Information Age: Economy, Society and Culture, cilt 2, (Oxford: Wiley Blackwell, 2009).

[7] Vanni Codeluppi, Che cos’è la moda (Roma: Carocci, 2002).

[8] George Ritzer ve Nathan Jurgenson, “Production, Consumption, Pro­sumption: The Nature of Capitalism in the Age of the ‘Digital Prosumer’”, Journal of Consumer Culture 10, 2010 (1): 13-36; Patrice Flichy, Le sacre de l’amateur: Sociologie des passions ordinaires à l’ère numérique (Paris: Seuil, 2010).

[9]  Franco Bifo Berardi, The Soul at Work: From Alienation to Autonomy (Los Angeles, CA: Semiotext(e), 2009) [Türkçesi: Ruh İşbaşında, çev. Fırat Genç (İstanbul: Metis, 2012)]; Trebor Scholz (ed.), Digital Labor: The Internet as Playground and Factory (Londra: Routledge, 2012).

[10] Antonella Giardina, Il marchio demiurgo: Identità strategica nell’orizzonte estetico (Milano: Lupetti-Editori di Comunicazione, 2011).

[11] Andrew Darley, Visual Digital Culture: Surface Play and Spectacle in New Media Genres (Londra: Routledge, 2000).

[12] Walter Benjamin, Illuminations (Londra: Pimlico, 1999) s.  155 [Türkçesi: “Baudelaire’de Bazı Motifler Üzerine”, Son Bakışta Aşk içinde, çev. Ahmet Doğukan (İstanbul: Metis, 3. Basım 2001), s. 119-120.

[13] A.g.e., s. 171. [Türkçesi: a.g.e, s. 136)

[14] David Frisby ve Mike Featherstone (ed.), Simmel on Culture: Selected Writings (Londra: Sage, 1997).

[15] Olivier Assouly, Le capitalisme esthétique. Essai sur l’industrialisation du gout (Paris: Les Éditions du Cerf, 2008); Gilles Lipovetsky ve Jean Serroy, L’esthétisation du monde: Vivre à l’âge du capitalisme artiste (Paris: Gallimard, 2013).

Kaynak: E-SKOP         (Çeviri: Ayşe Boren)

İlginizi çekebilir