12 Eylül’e adım adım: Sus Barbatus! 2 – Beyza Ertem

Faruk Duman’ın ‘Sus Barbatus!’ üçlemesinin ikinci cildi Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. İkinci ciltte, ilk ciltten kişiler yer aldığı gibi, aynı zamanda aşina olmadığımız yeni kişiler de anlatıya dahil oluyor. SUS BARBATUS ise, birinci cilde nazaran daha pasif bir görüntü sergiliyor gibi görünse de, yazarın yerinde müdahaleleriyle onun da olay örgüsünde mühim bir rolü olduğunu anlıyoruz.

Faruk Duman’ın Orhan Kemal Roman Armağanı ve Cevdet Kudret Roman Ödülü sahibi romanı ‘Sus Barbatus!’un ikinci cildi, Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. ‘Sus Barbatus!’, bir kış masalıyla buluşturmuştu okurunu. İkinci ciltte ise, hepimizi, ‘düzen adamları’ ile ‘devrimci gençler’ arasındaki mücadeleyi kuşatan yağmurlu bir bahar mevsimi bekliyor. Anlatıya, Selin Saygılı’nın çizimleri eşlik ediyor.

‘Sus Barbatus!’ okurları, benzer duyguları paylaşıp birbirine çok yakın cümleler kurmuştu. Belki de roman okurlarından en çok duyduğumuz ifade, ‘üşüdük’ olmuştu. Öyle ki Duman, romanını kışa dair her türden ayrıntıyla örmüş; kar, buz, soğuk, roman boyunca içimize işlemişti. Şüphesiz, bunda en büyük pay sahibi, yazarın kalem kuvveti. Duman’ın tasvirleri, öyle bildiğimiz tasvirlere hiç benzemiyor. Doğanın canlı bir varlık olarak yer aldığını hissediyoruz ‘Sus Barbatus!’ ikilisinde. Böylesine hacimli romanlarda, okuru yormadan, ona yazarın tekrara düştüğünü düşündürmeden bunu hissettirebilmek, hafife alınması mümkün olmayan bir başarı. Yazarın doğayla ilişkisinin ne derece kuvvetli olduğunu açıkça ortaya koyan satırlarda, usta işi bir incelik var.

‘Sus Barbatus!’ serisi, 1979 kışında başladığı gibi 12 Eylül 1980 darbesiyle sona erecek. Yani, bizi yaz mevsimine ayrılmış bir üçüncü cilt beklemekte. Bu romanların, ‘nehir anlatı’ olarak tanımlayabileceğimiz romanlar olduğunu ekleyelim. İncelikli okumanın tadını vermeyecek olsa dahi, birbirinden bağımsız olarak okumak da mümkün. İkinci ciltte, ilk ciltten kişiler yer aldığı gibi, aynı zamanda aşina olmadığımız yeni kişiler de anlatıya dahil oluyor. SUS BARBATUS ise, birinci cilde nazaran daha pasif bir görüntü sergiliyor gibi görünse de, yazarın yerinde müdahaleleriyle onun da olay örgüsünde mühim bir rolü olduğunu anlıyoruz.

Sus Barbatus!, Faruk Duman, 568 syf., Hep Kitap, 2018.

‘Ân’ parçalarının birleştiği, herkesin hikâyesinin kendi ortamında yaşadığı, bir roman kişisinin diğerinden önde olmadığı “Sus Barbatus!” ikilisi, bu yönüyle postmodernist niteliklere sahip. Postmodernizmin her şeyin birlikte ve yan yana yürümesine imkân sağlayan ‘çoğulcu’ zemininde yükseliyor. Faruk Duman, malzemesini gelenekten almış, anlatıcının romandaki konumu ve yerinde müdahaleleri de geleneksel anlatıcı profilini hatırlatıyor. Fakat, bu malzemeyi işleme ve aktarma teknikleri moderne ve günümüzdeki roman algısına daha yakın, elbette. Diğer yandan romanda kullanılan sahneleme tekniklerinin, klasikleri işaret ettiğini söylemek mümkün. Kalabalık kadrosuna rağmen, dağılmayan, parçalanmayan, bütünlüklü romanlar var elimizde.

İNSAN VE DOĞA BİRBİRİNDEN AYRI DÜŞÜNÜLEMEZ

‘Sus Barbatus!’un ikinci cildinde, yine aynı coğrafyadayız. 1979’un zorlu kışını geçirmiş A. ve K. yörelerinde (yazarın belirttiği üzere Artvin ve Kars) yaşanan hadiselere şahitlik ediyoruz. Donmuş sular çözülüyor, orman sel sularıyla yıkanıyor, her şey yeniden can buluyor. Lacivert ışıklar, kırmızı çığlıklar, gök gürültüsü, eflatun/mor yağmur damlaları, hışırtılar, cıvıltılar ve romanda ‘leitmotiv’ olarak yorumlanabilecek ‘koku’ hassasiyeti… Orman, bu romanda, mağaralarıyla, karanlığıyla, kuytu köşeleriyle, tüm canlılarıyla roman kişilerinden biri âdeta. Yazar, insan ve doğanın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor.

K. Nehri’nden nasıl geçilir, nasıl avlanılır, çetin şartlara dayanmak için ne yapılır? Faruk Duman, okuruna, bir gün A. Dağları’na yolu düşerse hayatta nasıl kalacağını da öğretiyor bir yandan. Gerçeğe dayandığını hissettiğimiz hadiseler, gerçekçi bir şekilde okura aktarılıyor. Bu, doğa tasvirleri için de geçerli. Duman’ın anlatımında, olağan dışı hadiseler dahi sorgulama ihtiyacı duymayacağımız türden bir inandırıcılık kazanıyor. Bunun, konuşma dilini andıran satırların ve halk hikâyeciliğine/ halk şiirine yaklaşan üslubun sonucu olduğunu daüşünüyorum. Yazarın ‘kendi sesini’ bulduğu ve bu sesi okuruna da duyurduğu aşikâr.

Sanki nasıl sohbet ediyorsa öyle kaleme almış Duman. Tekrar eden sözcükler, ikilemeler, eksiltili ifadeler ve romanda tercih edilen noktalama anlayışı, bunu düşündürüyor. Özellikle romanın ‘kıssadan hisse’ odaklı “Hikâye” başlıklı bölümlerinde, destansı anlatıları hatırlatan lezzetli bir Türkçe sunuyor okuruna. Bu iki roman, art arda hiç durmadan okunsa, aynı lezzeti bırakacak ve okuru yormayacak bir niteliğe sahip. ‘Sus Barbatus!’un bizleri çok heyecanlandırmasının temeli, şüphesiz, bu niteliğe dayanıyor. Diğer yandan, yazarın hayatında, özellikle çocukluk yıllarında etkili olan ‘macera’ tutkusu, ‘Sus Barbatus! 2’de, gerek kurguda gerekse Duman’ın isimler ve kitaplara yaptığı göndermelerde kendine yer bulmuş. Bu macerasever tavrın, romanda gerçekleşen olağan dışı durumların olağan görünmesine katkı sağladığı kanaatindeyim. Üstelik, romanın farklı yerlerinde defalarca “olacak şey değil” ifadesi geçmesine rağmen. Bu da yazarın bilinçli bir tercihi olmalı, belki de okuruna oynadığı oyunlardan bir tanesi…

‘Sus Barbatus! 2’de, ormanın koruyucu, kollayıcı, kuşatıcı işlevi olduğu kadar mücadeleyi perçinleyen bir yanının da olduğunu söylemek mümkün. Onun bu yönü üzerine de kafa yormamızı sağlayan cümleler, ormana ait bir canlının, bir ceylanın düşüncelerini aktarırken dökülüyor anlatıcının dilinden: “Belki de orman böyle bir yerdir. Belki de orman belimizin kırıldığı bir yerdir. Yukarıdan bakılınca oysa her şey çok güzel görünüyordu. Filizler patlamış, yepyeni ağaçlar gövermişti.” (s. 13)

‘PİR SULTAN ÖLÜR DİRİLİR’

Yazarın doğayla olan sıkı ilişkisi, hayvanlara ve bitkilere olan dikkati, insan dışı canlılara özel isimler vermesi, böylece onlara kişilik kazandırması, uzun zamandır ender rastladığımız unsurlar. İnsanın doğadan ayrı düşünülemeyeceğini ısrarla vurgulayan, kent yaşamında unuttuğumuz güzellikleri bize hatırlatan Duman’ı okurken, Yaşar Kemal’in aklımıza düşmesi bundandır belki de. KARAGÖZ, CENNET, GÜMÜŞ, GÖKYÜZÜ, DİLBER… Ve elbette SUS BARBATUS. Hepsi, roman kişileri kadar değerli ve kendilerine has hikâyesi olan canlılar. İsimlerinin büyük harflerle yazılması, ayrıca dikkate değer. Bunlar arasında SUS BARBATUS’un farklı bir işlevi olduğunu söylemek mümkün. Maupassant’ın ‘Horla’sıyla metinlerarası bir ilişki kurmuş Faruk Duman. Birinci ciltten tanıdığımız, romanın en ilgi çekici kişilerinden biri olan Aysel’i ve bir bakıma Mustafa Öğretmen’le birlikte yazarın sesini temsil eden Faruk’u da bu ilişkiye dahil etmiş.

“-Bizi öldüremezler, dedi Faruk, zamanında ne demiş; Pir Sultan ölür dirilir. Duyan da, duyan da bunun bir şaka olduğunu zannedecek. Ama şaka değil. Gerçek.” (s. 586)

Sus Barbatus! 2, Faruk Duman, 592 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2020.

‘Sus Barbatus! 2’nin başında romanın ruhuna işleyen bir epigraf yer alıyor: “Pir Sultan ölür dirilir.” Romanın sonunda da rastladığımız bu ifadenin, kitaptaki ‘Horla’ göndermeleriyle birlikte okunduğunda, okura farklı bir kapı araladığını söyleyebilirim. Yeni bir dünya olasılığıdır ‘Horla’. Romanda, Orhan, babasına ondan bahsederken, onun kendine yeni bir beden arayan bir hayaletin hikâyesi olduğunu söylüyor, tıpkı Aysel, Faruk ve SUS BARBATUS gibi. Aralarındaki fark, ‘Horla’nın ‘korku hikâyesi’ olarak anılması. Oysa Duman’ın romanında ‘hayaletler’ kimseyi korkutmak niyetinde olmadığı gibi, onları kucaklayan bir görüntü sergiliyorlar. Orhan ve Mustafa Öğretmen’in sohbetine dönersek, ‘Horla’nın devrime benzetildiği, aynı zamanda Komünist Manifesto’ya selam gönderilen satırlar, yani Mustafa Öğretmen’in oğluna verdiği cevap, oldukça manidar: “-Devrim gibi desene, dedi, Avrupa’nın üstünde dolaşan hayalet gibi, kendine yeni bir beden arayan hayalet. Ama bizim hayaletin kendisi de yeni, yani yeni bir beden derken, eskiden kendine ait bir bedeni vardı da kaybetti demek değil bu, yeni bir düşünce, olgunlaşıyor, canlanıyor…” (s. 482-483)

DEVRİM UMUDU

Romanın ruhuna işleyen atmosferi özetleyecek bir ifade seçmem gerekse, aklıma ilk gelen ‘devrimden sonra’ olur zannediyorum. Devrim, birçok şeyin değişebileceğine dair umutlardan beslenmekle kalmıyor, umudun kendisi oluyor ‘Sus Barbatus! 2’de. Bu umuda, dinmek bilmeyen bir yağmur eşlik ediyor. Yaşananlara paralel bir şekilde coşuyor, göğü yarıyor. Devrimci gençler ile düzen adamları arasında yaşanan mücadelenin şahidi olduğu gibi, ansızın gelen ‘böğürtü’leriyle ormanın hâkimi de o. ‘Sıkışıp kalmışlığı’ temsil ediyor bir bakıma. Diğer yandan, bahsi geçen gençler ile orman arasındaki ilişki de oldukça kuvvetli. Onu karış karış bilen gençler için orman bir sığınak, bir umut yuvası. Birinci ciltte de doğayla devrim fikrini bütünleştiren satırlar yer alıyordu, onları hatırlayalım:

“Biz dünyayı değiştirmek istiyoruz ama bu dünyayı iyi ya da kötü yöneten her yasa yabana bağlıdır; yabanı öğrenmediğimiz sürece onu değiştiremeyeceğiz.”

‘Devrimden sonra’ Orhan işkence görmeyecek, Aynur ‘dirilip’ geri gelmek zorunda kalmayacak, Mustafa Öğretmen ifadeye çağrılmayacak, Ferit vurulmayacaktır. Hep ‘az önce ağlamış gibi’ görünen Gülşen, belki hiç ağlamayacaktır. Halk mahkemeleri gizli saklı kurulmayacak, kitaplar sandıklara koyulup gömülmeyecektir. Özellikle kitap meselesine farklı sayfalarda göndermeler yapmış Duman. İkinci ciltte Orhan, 12 Mart’tan sonra ‘önce seçerek sonra topluca’ yok etmek zorunda kaldıkları kitapları yâd ediyor. Orhan’ın zihninde ‘Horla’ dönüp dururken babası Mustafa Öğretmen’in zihni de ‘Şubat Devrimi’yle meşgul. Orhan’ın babasıyla birlikte kitapları bir sandığa koyup gömdükleri günü hatırladığı satırlarda, Mustafa Öğretmen’in bu kitapları ‘devrimden sonra’ gömdükleri yerden çıkaracaklarını söylediğini görüyoruz. Bir başka sahnede Aynur, esprili bir dille, Ferit’e, saklandıkları mağarayı ‘devrimden sonra’ müze yapmayı teklif ediyor. Ya da Faruk, Aysel’e, arkadaşlarının -yani aslında kendilerinin- çok kısa bir süre sonra devrim yapacağını söylüyor.

Birinci ciltte Kenan, başına gelenlere rağmen umutlu bir bekleyişi temsil ediyordu. İkinci ciltte Aynur, daima neşeli tavrıyla onun umudunu hatırlatıyor. Mustafa Öğretmen ve Orhan ise, devrim umudunu en çok destekleyen roman kişilerinden. Sözgelimi, Orhan babasına A.’yı sel basmasıyla ilgili bir hikâye yazmak istediğinden bahsederken bile, bu hikâyedeki korsanları ‘iyi korsanlar’ olarak tanımlıyor. Ve ekliyor: “Devrimci korsanlar. Sana benzetiyorum onları.” (s. 113)

‘SİYASET BABA KIZ DİNLEMEZ’

Bir yanda Kadir Ağa ve Bekir Komutan. Yazarın tabiriyle “ellerini kıçında birleştirenler.” Diğer yanda Aynur, Orhan, Ece, Murat, Halil, Ferit… İki kutup, farklı haneler, farklı yaşam biçimleri. Bu düzen mücadelesinde, Kadir Ağa’nın hanesinden birinin, Ece’nin de devrim fikriyle tutuşması, romana farklı bir dinamik katıyor. Ece’nin, Aynur’dan aldığı “Devrimcinin Kitabı” başlıklı kitapçığı, Kadir Ağa’nın ceketinin içine dikmesi, cesur bir örnek olduğu kadar esprili de. Fakat, Kadir Ağa’nın bu kitapçığı bulduğu ân neler yapabileceği söz konusu olduğunda, cesaretin de esprinin de anlamı kalmıyor. Bu satırlar, 12 Eylül 1980 öncesi atmosferi açıkça ortaya koymakta: “Kitapçığı bulduğu zaman, bulursa, neler olacağını çok iyi biliyordu. Ece’yi alıp, bir elinde tüfek, bir elinde kızı bağlayan boyunduruk. Sabahın erken saatlerinde. Ormana gidecekti. Giderken de hiç konuşmayacaktı. Ece yol boyunca yalvaracaktı ona. Baba yapma. Baba, ne olur. Ama adam onu hiç dinlemeyecekti. Sonra onu ıssız, yalnızca yaprakların uçuştuğu, insana ait en küçük izin görünmediği bir yere götürecek ve infaz edecekti. Bu işler böyle olur. Siyaset baba kız dinlemez.” (s. 127)

Son olarak, romanın öne çıkan isimlerinden biri olan Jilet’ten bahsedelim. Kendi hikâyesinde bir çocuk kadar masum görünen fakat fevri davrandığı için başı beladan kurtulmayan Jilet. Kadir Ağa’dan aldığı emirle, kendi canı pahasına görevini yerine getiren fakat bir ‘aferin’ alamadan yitip giden Jilet… Belki de en çok Jilet için tastamam bir yargıya varamıyoruz. Çünkü okurun kafasını fazlasıyla karıştırıyor. Romanda, onun ‘kötü’ imajını temize çıkaran hadiseler arasında en mühimi, kanaatimce, Elif ve Civan Yusuf’un hikâyesine dahil olması. Bu hikâye, devrim fikrinden bağımsız görünse de içinde ‘mücadele’ yok değil. İkinci ciltte karşımıza çıkan bu roman kişileri, aşkları için hem K. Nehri’nin hırçın sularıyla hem bir ‘düzen adamı’ olan Elif’in babası Eyüp’le hem de düzenin kendisi olan Fehmi Ağa’yla mücadele ederler. Yani, bu mücadele de bir anlamda düzene karşı verilen, ‘iktidar’ algısını yıkmaya yönelik bir mücadele. Ve yine siyasetin/düzenin/geleneğin baba kız dinlemediğini ortaya koymakta. Civan Yusuf’un Köroğlu’ndan miras kalmış atı CENNET ve babası Âşık Kerem ise, romanı zenginleştiren, onun halk hikâyeciliğine temas eden yönünü kuvvetlendiren unsurlardan.

Söz konusu ‘Sus Barbatus!’ olduğunda, onu elden bırakmak, oldukça zor. Evet, dinlediği hikâyeleri Faruk Duman yazmasa belki de kimse yazmayacaktı. Fakat, şunu da unutmamak gerekir ki, aynı zamanda hiç kimse ‘onun gibi’ yazamayacaktı. ‘Sus Barbatus! 2’, tüm büyüsüyle okurunu bekliyor. Bundan böyle dikkatimiz bir ‘son’ olan üçüncü ciltte olacak. Merakla, ilgiyle ve Faruk Duman’a teşekkürler…

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir