10 Ekim Dosyası-2: ‘Rüyalarımda arkadaşlarımın kopan uzuvları’ 

‘Türkiye’nin 39 iline cenaze gönderdik. Sonrasında taziyeler. O günden bugüne rüyalarımda arkadaşlarımın kopan uzuvları, organları. Onları çağırıp koruyamamanın travması.’

Tam 6 yıl önce Ankara’da 10 Ekim 2015 tarihinde gelecek kuşakları dahi etkisi altına alacak korkunç bir katliam gerçekleşti. Toplumun hafızalarından hiçbir zaman silinmeyecek olan katliamda 104 insan hayatını kaybetti, yüzlerce insan yaralandı, onlarca insan sakat kaldı. Bir şekil sağ kurtulanlar ise uzun zaman psikolojik destek aldılar ve “ömrümüz boyunca o görüntüleri unutmayacağız” dediler. Artıgerçek olarak bu haftaki dosyamızın ikinci bölümünde de tanıklarla Ankara Gar Katliamının ayrıntılarını konuştuk.

Barış bombalandı

İlk sözü o dönem KESK MYK Üyesi olan ve mitingin tertip komitesinde yer alan İlhan Yiğit’e veriyoruz. Yiğit, miting öncesi tertip komitesi olarak başvuru yaptıkları sırada emniyetin siyasi partilerin katılıp katılmayacaklarını, protokol olup olmayacaklarını sorduklarını söylüyor. Yiğit, özellikle CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve HDP Eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın katılıp katılmayacağını birkaç kere sormalarını ilginç bulduğunu ifade ediyor. Yiğit, “mitinge çok sayıda milletvekili ve kurum temsilcisinin katılacağını, adı geçen siyasi partilerin genel başkanlarının ise, programları çerçevesinde mitinge katılabileceklerini bildirdim” diyerek miting öncesi çarpıcı gözlemlerini aktarıyor,

“Her miting öncesinde emniyet tarafından yapılan bir takım iş ve işlemlerin bu kez gerçekleştirilmediği saptandı. Yollarda ve Ankara girişinde araçların durdurulup arama yapılmaması, araçların yolcu taşıma ruhsatlarının kontrolü, yoksa geçişlerine izin verilmemesi, kamera çekimleri, GBT kontrollerinin yapılmaması, çoğunlukla düzenlediğimiz mitinglerde araçlar Ankara girişinde durdurulur ve emniyet görevlilerin eskortluğu eşliğinde park yerine getirilirken bu kez bu işlemlerin hiçbiri yapılmamıştır. Yine bu güzergâhta yaptığımız tüm mitinglerde TCDD Gar’dan Sıhhiye’ye kadar olan tüm ara sokaklarda ve köprü üstünde resmi güvenlik gücü araçları konumlandırılırken bu kez alan ve çevresinde hiçbir güvenlik gücü yoktu.”

Arkadaşlarımızın parçalanmış organlarını asfaltlardan kazıyarak topladık

Yiğit, patlamanın olduğu dakikalarda Sıhhiye meydanında olduğunu, o sırada polislerin miting meydanının arama tarama yapılıp sorunsuz bir şekilde tertip heyetine teslim edildiğine dair tutanak imzalatmaya çalıştıklarını söylüyor. Yiğit, daha önceden bu tür işlemlerin mitingin bitimine yakın yapıldığını, o gün ısrarlı bir şekilde imzalatmaya çalışıldığını, “kalem yok” demesine rağmen polislerin ısrarla kalem arayışına girdiklerini ifade ediyor. Yiğit, tam tutanağı imzalarken art arda patlama seslerini duyunca kâğıdı kalemi fırlatıp koşmaya başladığını belirtiyor. Yiğit, katliam sonrasını şu sözlerle anlatıyor,

“Arkadaşlarımızın parçalanmış organlarını asfaltlardan kazıyarak topladık. Türkiye’nin 39 iline cenaze gönderdik. Sonrasında taziyeler. O günden bugüne rüyalarımda arkadaşlarımın kopan uzuvları, organları. Onları çağırıp koruyamamanın travması. Güvenli olmayan bir ülkede güvenli miting, güvenli insan olur mu? Altı yıl olmuş yaramız hala taze. 103 arkadaşımızı kaybettik. Mahkemeler, tanıklıklar. Tertip komitesine, mitingi düzenleyen kurumlara suçu yüklemeye çalışan bir iktidar, vali, içişleri bakanı ve cumhurbaşkanı. IŞİD’e uzun süre “öfkeli gençler” ve patlama sonrası “oylarımız yüzde 43-45 bandında” diyen şimdilerde siyaset arenasında arzı endam eden dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu. Sonrası 1 Kasım seçimleri, AKP’nin dışındaki alanlara kimse çıkamadı. Katliam sonrası bizi korumayan, istihbarat vermeyen Ankara emniyeti, içişleri bakanlığı müfettişleri önce telefonla tepkimiz üzerine sonrasında yazı ile ifadeye çağırmaları ise ayrı bir travmatik durum. Tartışmalı olan bu müfettiş raporlarında kamu görevlilerinin açıkça kusurlu bulunmaları, bunların soruşturulmasına izin vermeyen Ankara valiliği. Sonrasında ise mahkemeden bu kamu görevlilerinin mahkemeye çağırılmasını talep ettiğimizde ise mahkemenin de bu talebimizi reddetmesi.”

Yiğit, bu katliamın hükümetten talimatlı yargıya kadar üzerini örtmek için sistematik bir çaba içinde olduklarının açık göstergesi olduğunu söylüyor. Yiğit, 10 Ekim katliamının bir milat olduğunu, Gezi döneminde sokağa çıkan ve iktidarın korkulu rüyası olan muhalefeti korkutarak eve tıkması olarak yorumladığını ifade ediyor. Yiğit, sözlerini şöyle bitiriyor,

“Sonrasında 7 Haziran’da kaybettiği iktidarı 1 Kasım’da zorla geri alan AKP rejimi. Sonrasında mecliste dokunulmazlıkların kaldırılması, ardından 15 Temmuz darbe girişimi, bunun bahane edilmesi ile OHAL ilan edildiği sivil darbe. Ülkenin darbe koşullarında referanduma götürülmesi ve sonrasında tek adam rejimi. Özeti 10 Ekim en hafif deyimiyle iktidarın yol verdiği ve sonrasında tek adam rejimine giden taşların döşendiği sürecin bir manivelası olmuştur. Bu katliamın sonuçlarına baktığımızda kime yaramışsa katliamın baş sorumlusu odur.”

En kanlı kitle kıyımı olarak toplumsal hafızalarımıza kazındı

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz, 6 yıl önce yaşanan ve 103 insanın hayatını kaybettiği 10 Ekim Gar Katliamını, ülke tarihinin en kanlı kitle kıyımlarından birisi olarak toplumsal hafızalara kazındığını söylüyor. Koramaz, “Hepimiz o meydandaydık ve hepimiz o saldırının hedefiydik. Hepimiz o günden beri hem arkadaşlarımızı kaybetmenin acısıyla hem de katliamın ortasında kalmanın travmasıyla birlikte yaşıyoruz” diyerek sözlerine şöyle devam ediyor,

“Bilindiği gibi saldırının hedef aldığı 10 Ekim mitingi, 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında ülkeye egemen hale getirilmeye çalışılan şiddet ve korku iklimine karşı barışı, demokrasiyi ve emeğin çıkarlarını savunmak için gündeme gelmişti. Ülkede ilan edilmemiş sıkıyönetim düzenine karşı, toplum için nefes alacak bir alan yaratma çabasının ürünüydü. Yaptığımız çağrıya kulak veren on binlerce yurttaşımız Türkiye’nin dört bir yanından gelerek, Ankara Garı önünde buluşmuştu.

Ne yazık ki 10 Ekim 2015 tarihinde, karşısında durmak istediğimiz, karşısında durmak için Türkiye’nin dört bir yanından koşup geldiğimiz kör şiddetin hedefi olduk. Hepimiz o gün Gar meydanındaydık ve o gün yaşananların tanığıyız. Patlayan bombaların, üzerimize sıkılan tazyikli suyun, hastanelerde yaşanan ölüm- kalım savaşının, delillerin karartılma çabasının, iktidarın vurdumduymazlığının, siyasetçilerin fırsatçılığının, mahkemede yaşananların tanıklarıyız. Aradan geçen 6 yılda ortaya çıkan deliller, yargılama sürecinde ortaya çıkan ifade ve anlatımlar, katliamın adeta devletin gözetimi altında yaşandığını hepimize gösterdi.”

Koramaz, mahkeme sürecinde resmi delillerle ortaya konulmasına rağmen bu sürecin tüm sorumlularının yargılanması ve insanlığa karşı işlenen bu suçun sorumlularının cezalandırılması taleplerinin görmezden gelindiğini söylüyor. Koramaz, dönemin başbakanının açıklamaları hem ihbar hem de itiraf kabul edilmesi gerekirken onun da görmezden gelindiğini ifade ediyor. Koramaz sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Bilinmelidir ki, insanlığa karşı işlenen bu suçların faillerini gizleyenler, bu suçların ortağıdır. İktidarını korumak için toplumu kaos ve şiddet sarmalına sürükleyenleri asla unutmayacağız. Kardeşlerimizin hayatlarından, bizlerin acılarından oy devşirenleri asla affetmeyeceğiz. Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesi yitirdiğimiz arkadaşlarımızın en büyük emanetidir. Bizler bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bu doğrultuda kararlı mücadelemizi sürdüreceğiz.”

Karşılaştığımız manzara kelimelerle anlatılamayacak bir acı

O dönemde KESK üyesi olan İlknur Birol, 10 Ekim’in savaş ve girdabında boğulan toplumun barış talebini ve sesini duyurmak üzere yan yana gelen muhalefetin etkili bir eylemi olarak programlandığını söylüyor. Birol, mitinge giden hiç kimsenin demokratik bir tepkinin kapkaranlık zihinler ve onların eylem gücü IŞİD barbarlarının kanlı eylemine sahne olacağını düşünmediğini ifade ediyor. Birol, “genç, yaşlı, çocuk ve gençlerin büyük bir neşeyle katıldıkları miting başlarken, Ankara’daki mitingleri iyi bilenler bilir sabah Ankara’ya varıldığında her zamanki polislerin yoğunluğunun olmadığını gördük” diyor ve şöyle devam ediyor,

“Miting korteji düzenlenmeye başlanmış, sendikaların, partilerin kendi kitleleriyle buluşmaları devam ediyordu. Halaylar, sloganlar yoğunlaşmış, yürümeye başlamıştık. Sendika kortejiyle yürüyüş pozisyonuna geçmiştik. Hatırladığım ilk patlama sesiyle kafamı çevirdiğimde havada ateş topu gibi bir görüntü ve bu görüntünün içinde hayal meyal hatırladığım vücut parçaları gördüm. Bu görüntü uzun süre gözümü her kapadığımda görmeye devam ettiğim bir görüntü idi. Kısa sürede panikle kaçışan kitle ile nereye olduğunu bilmediğimiz bir istikamette kendimizi korumaya almaya çalıştık. Ardından neler olduğunu anlamaya başladıktan hemen sonra patlama yerine doğru çekingenlikle gitmeye çalıştım. Manzara kelimelerle anlatılamayacak bir acıyı gösteriyordu.”

Birol, o büyük kargaşaya rağmen o saate kadar ortada görünmeyen polisin birden ortaya çıkıp yaralılara gaz ile müdahale ettiğini söylerken, “polisler bir yandan üzerimize gaz atıyor, bir yandan yaralılara yardım etmek için çırpınan insanlar, birbirini arayan tanıdıklar, ölenler, ölenler, ölenler” diyerek konuşmakta zorlanıyor ve yutkunuyor. Birol, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ben de kızımı kaybetmiştim ve onu aramaya çalıştım, kızımdan haber alınca, hastane kapısına yaralıları ulaştırmak, hastanede yapılabilecek işleri yapmaya çalışmak gibi şeyler yaptım. En sonunda bir öğretmen arkadaşımla kaldırıma oturduğumda fark ettim ki üstümüzde et parçaları ve kanlar, yüzümüzde adı konulmamış bir duygunun yansıması var. Öfke, korku, şaşkınlık mı bilmiyorum. Belki de 10 Ekim’in benim için en trajik (farkına vardığımda) anı akşam saatlerinde ölenlerin isimlerini yazdığım bir liste ve bir morgda “sol omuz başında …… dövmesi olan bir kadın” var diyerek tanıdıklarını bulmak için tiwit attığım anlardı.”

Birol, korkutmak için, sindirmek için, kendilerine yol açmak için, iktidarlarının bekaları için insanlara bu katliamı, acıyı yaşatanların insanlığın ezeli düşmanı olduğunu söylüyor Birol, bu zihniyetin bertaraf edilmeden 10 Ekim’de katledilenlerin acılarının dinmeyeceğini ifade ediyor. Birol, “acıları dindirmek, kendimizi sağaltmak için mücadele dışında bir yolumuz yok” diyerek sözlerini bitiriyor.

Türkiye’nin en kanlı katliamlarından birinin ortasında hekimlik yaptık

Op. Dr. Samet Mengüç, TTB önlüklerini o an yeni giydiklerini, doktor arkadaşının megafonu alarak esprili bir sloganla hekim kitlesini mitinge hazırlamak için slogan attırdığı sırada ilk patlamanın kulakları sağır eder bir sesle patladığını, saniye aralıklarla patlayan 2. bombanın miting alanını katliama dönüştürdüğünü söylüyor. Mengüç, kulakları sağır edercesine yüksek sesle patlayan bombanın kendisinde önce ses bombası algısı yarattığını ancak hemen sonra patlayan ikinci bomba ile birlikte hekim arkadaşlarıyla birlikte o yöne gittiklerini ifade ediyor. Mengüç o anı şöyle anlatıyor,

“Yaklaşık 15 metre ötemizde yerde ilk yaralılarla karşılaştım. Başından yaralanmış ve hareketsiz yatan 25-30 yaşlarındaki yaralının çenesinin kitlendiğini, dilini ısırmış şekilde ağzı kan dolu ve burnundan kanaması vardı. Hemen yanında ise yine hayati belirtisi olmayan bir de kadın yaralı yatıyordu. Birkaç hekim arkadaşla birlikte bu 2 yaralıya resusitasyon (canlandırma ve ilk yardım) yapmaya başladık. Çenesi kitlenen hastanın çenesini açarak ağzında ve boğazında biriken kanları çıplak ellerimle boşalttığımda soluk almaya başladı. Yaklaşık 15 dakika resüste (canlandırma ve ilk yardım) ettiğimiz bu hastayı maalesef kaybettik. Yaralıyı kaybettiğimizi söylediğimde yanındaki arkadaşının ölen kişinin üzerine sarılarak ağlaması ve “Ahmet ölmemelisin” çığlıklarından adının Ahmet olduğunu öğrendiğim bu gençle birlikte yanındaki kadın yaralıda tüm müdahalelerimize ve desteğe yanıt vermediğinden her ikisini de kaybettiğimize karar verdikten sonra, doktor arkadaşım ileride çok yaralı ve ölü olduğunu iletti.”

Mengüç, hızla 10-15 metre ilerideki bomba patlama alanına geçtiğinde onlarca parçalanmış, kan ve yanık kokusunun hâkim olduğu ortamda sayamayacağı kadar yaralı ve ölü gördüğünü söylüyor. Mengüç, ölüleri kontrol etmeye çalıştığını, elinde eldiven olmadığı için çıplak ellerle yaralılara müdahale yaptığını, ellerinin kana bulandığını, çevrede su olmadığı için garın önündeki havuzda yıkayabildiğini söylüyor. Mengüç, o ana kadar acil cerrahide çalışan bir hekim duygusu ve mantığıyla ortamda bulunduğunu, ne Türkiye’nin en kanlı katliamlarından birinin ortasında olduğunu, ne de ölümden kıl payı kurtulduğunun farkında olmadığını söylüyor. Mengüç, yaralılara müdahale sırasında polislerin üzerlerine gaz bombası attığını, hekimlerin gazdan etkilendikleri için yaralılara müdahalede çok zorlandıklarını belirtiyor. Mengüç, alanda yaralı kalmadığından emin olduktan sonra TTB binasında kurulmuş olan kriz masasına doğru doktor arkadaşlarıyla yürümeye başladığını belirtiyor. Mengüç, o sırada iki olumsuz taciz ve hakarete maruz kaldığını söylüyor ve şöyle aktarıyor:

“Katliam yapılan alanın girişinde duvar dibinde oturarak konuşlanan, her iki bacağını uzatmış laubali tavırlı polislerin önünden geçen bir kadın “hepiniz hayvansınız, Allah hepinizin belasını versin” diye polislere seslenerek önümüzde yürüyordu. Tariflediğim polis alaycı ve çok laubalice gözlerimin içine baka baka zafer kazanmış bir tavırla “siz hayvan olmasaydınız böyle hayvan muamelesi görmezdiniz” diyerek yanındakilerle birlikte tebessüm ve gülücükler atıyordu. Hiç yanıt vermeden yürümeye devam ettim. Ülkenin en kanlı katliamında o korkunç günde bunlar yaşandı.”

Kaynak: ARTI GERÇEK- Esra Çiftçi 

 

İlginizi çekebilir