Zabel Yesayan, kendi sesinin peşinde

Virginia Woolf şöyle söylüyordu: “Ben bataklığın üzerinden ben benim diyerek yürüyorum; yapmam gereken o izi takip etmek, bir başkasını kopyalamak değil. Yazmamın da yaşamamın da gerekçesi budur” (2017: 139).

Cümleyi ilk okuduğumda aklıma pek çok yazar gelmişti. Bu cümle bana kendisi olarak yazmak, başkasının yolundan değil, dikenli de olsa kendi yolundan gitmek gibi çağrışımlar yapmıştı. Ve bu cümlenin aklıma düşürdüğü yazarlardan biri de Zabel Yesayan olmuştu. Metinleri Türkçe’ye kazandırıldıkça da onun bu tavrını gözlemleyebiliyorum.

Geçtiğimiz günlerde Aras Yayıncılık tarafından, Mehmet Fatih Uslu çevirisi ile basılan, “Son Kadeh” adlı metninde Yesayan’ın anlatısı kendilik kaygısı olan bir kadın temsili ortaya koyuyor. Her şeye herkese rağmen kendi iç sesinden şaşmayan, ‘ben’ olmayı yaşamının temeli yapan bir ses var metin boyunca. Yesayan aşk duygusunu anlatırken, ıstırabın yanına eklediği eleştiriyi de duyuruyor. Birisine ait olmayı değil arzuyu olumluyor, bu anlamda evlilik ve aile kurumunun bireye yüklediği sorumluluğu ve yükü deşifre ediyor. Kitap, uzun bir mektup gibi bu da anlatıyı oldukça içten ve duygusal bir boyuta taşıyor.

KENDİLİK MESELESİ

Yesayan, “Çoğunlukla yazarlar yalnız talihsizliği, sıkıntıyı, felaket sahnelerini, hayatın korkunç anlarını anlatmaya layık bulurlar. Sanki ışıldayan bir saatin kendi hikâyesi yoktur, sanki hayatın en tatlı anları değerden mahrumdur” diyor, daha kitabın başında. Üzerine düşününce ne çok şey ifade eden bir cümle çünkü gerçekten böyle genellikle dünyanın gürültüsü içerisinde, o küçük anlar, aşka dair heyecan, bir ağacın insana verebileceği huzur, bir kedi mırıltısı, bir kuş cıvıltısı üzerinde durulmaya, bunca dert içerisinde hikâye edilmeye değer bulunmuyor. Oysa insanın asıl görmesi gereken, huzurunu yitirmiş bir dünyada farkına varması gereken bu küçük ayrıntılardır belki de. Yesayan işte bunu da başaran bir yazar bana kalırsa, özellikle onun doğayla kurduğu bağ, mevsimlerden, ağaçlardan, yaşadığı semtten söz ederken, okura da hissettirdiği yaşam bağı onu ayrıcalıklı bir yere koyuyor. Hâttâ tanık oldukları düşünülürse, yaşama küsebilecekken, dünyanın görünmez kılınan ayrıntılarına önem vermesi ve kendi sesinin peşine düşmesi takdir edilesi bence.

Son Kadeh, Zabel Yesayan, çev. Mehmet Fatih Uslu, sf. 120, Aras Yayıncılık, 2018.

Çünkü onun kendince reddedişleri var ki bunun izlerine “Son Kadeh”te de rastlayabiliyoruz: “Lakin kabul görmüş âdetlerden bana ne, edebi metaforlardan bana ne? Ben kalbimi ifade etmek istiyorum, saadetimin şarkısını söylemek istiyorum, ben sadece senin için yazıyorum, sevgilim…” derken de aslında bir şekilde kendisi olabilmiş bir yazarın sesini duyuyoruz bana kalırsa. Bu reddetme hâli yazarın tanık olduklarını ve dönemini düşündüğümüzde kolay olmasa gerek ki bugün bile bunun basit bir mesele olduğunu söyleyemeyiz. Yazarın bu durumu, Woolf’un “evdeki meleği öldürmek” olarak bahsettiği ile ilişkileniyor bana kalırsa, onun “evdeki melek” olarak tasvir ettiği, yazarken kendisi ve metni arasına giren bir ses, bu toplumun, cinsiyet rollerinin kısacası onun kendi sesinin önündeki engel olarak karşısına çıkan, hayatını belirlemeye çalışan toplumsal gözetimin sesi.

Woolf bu melekten kurtulma ânını şöyle anlatıyor: “Meleğe doğru dönüp onu boğazından yakaladım. Ve onu öldürmek için elimden geleni yaptım. Mahkemeye çıkarılsam meşru müdafaa olurdu. Çünkü ben onu öldürmeseydim o beni öldürecekti. Yazılarımın kalbini söküp atacaktı” (2017:112). Yesayan için de böyle bir durum söz konusuydu belki ve o nedenle yukarıda bahsettiğimiz reddedişi daha metnin başında görüyorduk. Ki “Son Kadeh” kitabında şu söylediği de aslında biraz bunun ifadesi gibi: “Hâkim ses Ben’imin sesiydi, saadetlerimin ve talihsizliğimin kaynağı oydu; tıpkı sığınağı ve desteği ancak kendi içimde bulabildiğim gibi, hayatımı, ihtişam, ışık ve şansla süsleyecek o hazineyi de içimde arardım.”

‘BEN’ OLMAK

“Son Kadeh” metninde Yesayan, genel olarak aşk, yasak aşk ve bundan kaynaklı kederi toplumsal rollerin ve gözetimin bireyin üzerine yüklediği dertlerle birlikte işliyor. Bir anlamda, iç döküm metni olarak da adlandırılabilecek anlatı kendi ‘beni’ini her şeyin üzerinde gören bir kadının sesini duyuruyor. Bu açıdan “Son Kadeh”, bir farkındalık hâlinin yansıması ile birlikte, kadın oluşun önündeki perdelerin tek tek açıldığı bir anlatı sunuyor. Kendi varlığının üzerindeki gölgeleri bilen bir ‘ben’in ruhunun yankısı bu ki metnin satır aralarında buna dair çok şey yakalıyoruz.

Örneğin: “Babam hali vakti yerinde, dahası şöhreti olan bir adamdı ve onun gölgesine ait bir şey beni de süslüyordu. Öyle ki, genç kızların hayatını o derece acılaştıran ve onları sahte, kurnaz ve iş bilir insanlara dönüştüren tereddüt ve bekleyiş seneleri benim için mevzu bahis değildi” derken karakterimiz Adrine, kadının, babasının, kocasının gölgesinde bir varlık olarak görülmesinden duyduğu rahatsızlığı ifade ediyor fikrimce. Sonraki cümlelerde bunu daha açık görebiliyoruz: “Beni karılığa istemeye başladıklarında daha yarı çocuktum, babam gülerek şikâyet ederdi: ‘Nasıl bir şeytan tüyü var bu kızda? Rahat bırakmıyorlar onu.’

Tecrübesine rağmen kavrayamıyordu, fakat ben çoktan anlamıştım: Taliplerim beni değil falancanın kızını görüyorlardı karşılarında.” Kendi ‘ben’inin önünde baba varlığını görmenin sitemli bir yansıması bu cümle. Çünkü metin boyunca karakterin taviz vermediği tek şeyin kendi ruhu olduğunu çok fazla hissediyoruz. Bunun ayırdında olan bir kadının, kocanın veya babanın kendi oluşunun önüne geçmesini kabul etmemesi, Yesayan’ın metninin önemli vurgularından. Bu nedenle kendi içine tutunan, varlığını ruhuyla duyan bir temsil sunuyor bize yazar. Bu içe konuşma hâli biraz da zorunluluk belki çünkü anlatamayacağını bildikçe insan, daha çok içine doğru yol tutuyor, yalnızlığı bir tercih olarak görüp başkalarının gürültüsünden uzak olmaya çalışıyor. Yesayan’ın metin boyunca bizi böyle bir insanın anlatısıyla karşılaştırdığı söylenebilir.

‘BEN’İN YİTİMİ

Yesayan “Son Kadeh”te sadece toplumsal cinsiyet kodlarının kadın oluşa yüklediği rollerle kaybettiği “ben”ine değil, insana dair de kendilik durumunun kaybolduğuna dikkat çekiyor, bu konunun emarelerine metinde çokça rastlıyoruz. İnsanın kendi oluşunu reddedip verili olana sarılması, toplumsal gözetimin sınırlarına hapsolması, varlığına yabancılaşması anlatıda epey yer ederken, Yesayan bize aslında çok da uzak olmadığımız insan temsilleri sunuyor.

Şöyle diyor mesela: “Böylece insanlar görürüz ki hakiki insanlar değillerdir. Hisler tanırız, hakiki hisler değillerdir. Ve anlarız ki, insanların tek bir derdi var: tabiatın onlara bahşettiği imkânlar ile hayatın tüm tebessümlerinden dolu dolu tat almak ve yaşamak yerine, kendi edindikleri ya da başkalarının onlara verdiği rolü iyi kötü yerine getirmek…” Başkalarının örtüsüyle yaşamak bu, etrafındaki gözlere odaklanıp kendi bakışını kaybetmek, sözünü susturmak, kendi öznelliğini reddetmek böylece hayatı da reddetmek çünkü hayat herkese kendi bakışıyla görebileceği ayrıntılar sunar ama bunu kaybeden çevresini toplumun, devletin, verili rollerin gözüyle seyreder ve bu kayboluş, ‘ben’in yitimi olur.

YASAK AŞK KONUSU

Kitabın konu ettiği bir diğer mesele de “yasak aşk”. Yesayan bu konuyu da genelin kabulünün dışında bir yerde işliyor. Aşk ve onun getirdiği arzunun insani yanını öne çıkarıyor. Acı çeken bir kadın temsili sunsa da onun acısı ahlâki kodların kendisine yüklediği durumlardan kaynaklanmıyor, zira o duygularından utanacak bir ruha sahip değil. Hisleriyle yüzleşebilen, nedenlerini, evlilik kurumunun bireyi nasıl tükettiğini, kıskanç kocanın, şefkatsiz yuvanın bir insanın ruhunu nasıl derinden yaraladığını betimleyerek, okura aşkın, arzunun acı getirse bile peşinden gitmeye değer olabileceğini hatırlatıyor.

Her ne kadar çocuklar eli kolu bağlasa da hiçbir zaman duygularından utanmamayı, ahlâk yargıçlarını bir kenara bırakmayı beceren bir temsil ile sesleniyor okura. Adrine’nin kocası ile yüzleştiği esnada kurduğu şu cümlelerde ifade ettiği gibi: “Dizlerim çözüldü ve soğuk bir ter hissettim ensemde ve alnımda. Ona söylemek, izah etmek istedim ki, ne onun kanunlarına, ne genel geçer nizama göre suçluyum ne de seninle aramızda geçen insanların adeta affedilmez saydıkları türden bir şeydir…” Böylece Yesayan, konuyu genel ahlâkın kodlarının dışına çıkararak, o günden bugüne kadının üzerine çöken toplumsal kontrol ve gözetimi de reddetmiş oluyor çünkü duygular “genel geçer nizam”ın anlayamayacağı bir yerde duruyor, insanın ruhuyla, bedeniyle ilişkileniyor ve bu nedenle ölçülmüş, biçilmiş, kategorilerle belirlenmiş bir düzenin bunu anlaması zor.

Yesayan’ın “Son Kadeh”i ayrıntıda çok şey saklı bir kitap. Metin, bugün de dert ettiğimiz verili roller, kimlikler, değerler, aile kurumu, ahlâki kodlar, erkeklik, kadınlık gibi pek çok meseleye Yesayan’ca bakma şansı veriyor. Samimice dökülen cümleler, kederli bir ruhun içinden yansıyan sesi getiriyor bize. Kendilik kaygısı, günümüzde hâlâ çok tartışılan inşa edilmiş öznellikler meselesi ve yazarın bu konuyu bu denli önemsemesi ve karakterini bunun üzerinden yaratması metni ayrıca önemli kılıyor. Özetle, Zabel Yesayan bize seslenmeye devam ediyor, metinleri Türkçeye kazandırıldıkça da onu duyacağız çünkü her kitabında onun başka bir yüzüyle karşılaşıyoruz ve bu onu takip edenler açısından oldukça önemli.

Kaynaklar

Woolf, V. (2017), “Benlik Üzerine Denemeler”, (Çev. Esra Çakıruylası), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Kaynak: Gazete Duvar  (Emek Erez)

İlginizi çekebilir