Yoga, kadın bedeni, benlik – Emel Gökçen Çelik

Beden ve bilinç bir kere uyandıktan sonra kimileri için travmalarla yüzleşme, fark etme, yas tutma, vedalaşma süreçleri başlıyor. Gelişen bu anlayışın yaşam döngüsünün belli bir dönemine rastlaması da tesadüf değil. Kadınlar işlerini, eşlerini, ebeveynlerini, arkadaşlık ilişkilerini ve o güne kadarki yaşam deneyimlerini, mercek altına yatırıyorlar

Yoga yapan kadınlarla bir araya geldikçe, beden ile zihin arasındaki bağın gücünü, kadınların gündelik yaşamda bu ikisi arasındaki bağa ilişkin farkındalıklarını nasıl da kaybettiklerini, kendilerini sevmekten, önemsemekten nasıl vazgeçtiklerini daha iyi anladım.

Yogayla tanıştığım günlerde, derslerin bitiminde yaşanan duygusal boşalma anları beni çok şaşırtmıştı. Bir saatlik egzersizin ardından gelen ağlama ya da gülme deneyimleri gerçekten görülmeye değerdi. Sonraki günlerde bir eğitim çalışması sırasında, kırklarının sonundaki bir kadının üzerini yumuşak bir battaniye ile örttüğümde, “Uzun yıllardır kimse tarafından böyle sarıp sarmalanmamıştım” diyerek ağlamaya başlaması beni daha da derinden etkiledi. Kısa süreli ama yoğun bir bedensel deneyim bizi bir biçimde unuttuğumuz, bastırıp yok saydığımız yanlarımızla nasıl da yüzleştiriveriyordu.

Bu konu üzerine düşündükçe ve yoga yapan kadınlarla daha fazla bir araya geldikçe beden ve zihin arasındaki bağın gücünü, kadınların gündelik yaşamda bu ikisi arasındaki bağa ilişkin farkındalıklarını nasıl da kaybettiklerini, kendilerini sevmekten, önemsemekten nasıl vazgeçtiklerini daha iyi anladım. Yoga yolu herkese açık olmakla birlikte kimi coğrafyalarda bu yolu çoğunlukla kadınlar yürüyor. Yoganın tüm cinsiyetleri kucaklayan düşünce sistemine rağmen mevcut toplumsal cinsiyet ilişkileri kaçınılmaz olarak bu alana da yansıyor. Bu felsefe özünde esneklik, kabul ve anlayış gibi kadınlıkla ilişkilendirilen kavramları barındırıp bunun yanı sıra meydan okuma, rekabet, sertlik içeren ve erkeklikle bağdaştırılan uygulamalara yer vermediğinden erkeklerce çok tercih edilmiyor. Bu nedenle, tıpkı fitness salonlarının kadınların azınlıkta oldukları için gitmeye çekindikleri yerlere dönüşmesi gibi yoga salonları da bir süre sonra kadınların dayanıştıkları yerler haline geliyor ve bu yüzden erkekler tarafından pek rağbet görmüyor. Dolayısıyla yoga sisteminin ruhsal ve bedensel açıdan dönüştürücü yanını kadınlar daha fazla tecrübe edebiliyorlar.

Bugün pek çoğumuz yukarıda sözünü ettiğim beden-zihin bağlantısının önemini bilsek ve deneyimlemek istesek de modern yaşam bizi bu bütünün tek bir parçasıyla uğraşmaya yönlendiriyor. Bedenle meşgul olup oraya takılanlarımız zorlu diyetler yapıyor, sık sık bıçak altına yatıyor. Zihinle uğraşıp oradan çıkamayanlarımız ise oturduğu yerden dünyayı anlamaya, yorumlamaya, değiştirmeye kalkışıyor. Her iki durumda da eksik kalan, unutulan, üzerinde çalışılmayan yanımız bir süre sonra kendi varlığını hatırlatıyor. Bedenin ve zihnin el ele verip baş edilemeyen ağrılarla, depresyonla, dinmek bilmeyen bir öfkeyle ve mutsuzlukla “Ben buradayım” dediğini duymuşsunuzdur.

Şanslıysak bedenimizin kopardığı gürültüye kulak vererek yoğun bir çare arayışına giriyoruz. Hastane koridorlarında türlü tetkiklerle başlayan bu arayış kimi zaman yoga salonları gibi alternatif mecralarda noktalanıyor. Pek çoğumuz düşüncelerimizi fark etme, duygularımızla ilgili düzenleme yapma, davranışlarımızı değiştirme, kendimizle yüzleşme fikrinden hoşlanmayız ve bunlarla ilgili önerilere pek açık değilizdir ama pek azımız bedensel çalışmalara direnç gösteririz. Bu yüzden iyileşmek için psikoterapi koltuklarındansa yoga minderlerini yeğleyebiliriz. Aslında bu da oldukça iyi bir başlangıç noktasıdır.

Yoga pratiğinin beden üzerinden içsel olana, içsel olandan da özgürlüğe bir kapı araladığını fark etmek önemli. Yoga ile ilgili çalışmaların rekabetten uzak, emretmeyen, dayatmayan, yargılamayan, kucaklayıcı yapısı “Ben” ile kurulacak sağlıklı bir ilişkinin anahtarı olabilir. Bu anahtarla kapıdan içeri giren kadınlar, eğer hazırlarsa, kurgulanmış ve hep kusurlu sayılmış, pasif bedenlerinden sıyrılıp enerjik, dinamik bedenleri ile ve böylelikle “kendilikleri” ile buluşabilirler.

Kadın “ben”inin, toplumsal yapıların ezici gölgesinde, başkalarının hayatları, başkalarının arzuları ve başkalarının kuralları içinde silinip yok olduğunu fark etmek biraz zaman alabiliyor. Bu süreçte bir yansıma olarak bedenin sınırları da muğlaklaşıyor. Tıpkı “ben” gibi “beden” de nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, tanımsız, gasp edilebilir, kontrol edilebilir bir belirsizlikler yığınına dönüşüyor. Bir kadının başkalarından ayrı bir varoluş olduğunu, eşiyle, çocuğuyla, ailesiyle, çevresiyle adeta kendini yok edecek kadar iç içe geçtiğini fark etmesi yıllarını alabiliyor.

Bir kadın herkesin gelip geçtikçe su içebileceği hayrat muamelesi gördüğünde, kendisi de sonsuz, sınırsız varsaydığı bu kaynaktan gelen suyun hep gürül gürül coşkuyla akacağını, herkese ömür boyu yeteceğini, iyi geleceğini, şifa olacağını düşünüyor. Ama gün geliyor kaynak kuruyor. Kadınlar kendilerini, işte böyle bir tükenmişlikle, değerlerine ve varoluş amaçlarına dair sorgulamalarla yoga salonlarına atıyorlar.

Beden bu iç içeliğin doğasına ve olası sonuçlarına dair müthiş ipuçları taşıyor. Getirilip bir çuval gibi o salonlara bırakılan, “öyle oturma böyle otur”lardan, “onu giyme bunu giy”lerden, koşuşturmaktan, doğurmaktan, beslemekten, yalnızlıktan, hep vermekten yorulmuş, örselenmiş, katılaşmış bedenler hareketle yeniden doğuyor. Devinmenin öznel formlarıyla tanışıyor. Bu sayede, o güne kadar otomatikleşmiş hatta kendini kapatmış zihin de uyanıyor. Beden iyileştikçe zihin de iyileşiyor. Zihin açıldıkça, beden daha da özgürleşiyor. Bu buluşma, Foucault’un “Ruh bedenin hapishanesidir” sözünü akıllara getiriyor. Belki de her ikisi birbirinin hapishanesidir ve bu hapishanelerden kurtulmak ancak beden ve zihnin karşılıklı ve uyumlu dansı ile mümkündür.

Beden ve bilinç bir kere uyandıktan sonra kimileri için travmalarla yüzleşme, fark etme, yas tutma, vedalaşma süreçleri başlıyor. Gelişen bu anlayışın yaşam döngüsünün belli bir dönemine rastlaması da tesadüf değil. Kadınlar işlerini, eşlerini, ebeveynlerini, arkadaşlık ilişkilerini ve o güne kadarki yaşam deneyimlerini, mercek altına yatırıyorlar.

Geçenlerde bir arkadaşıma annesi tedirginlikle, “Kızım yogaya gidenler boşanıyormuş, sen de boşanmazsın değil mi?” diye sormuş. Tıpkı insanın yoluna ışık tutan, ona iyi gelen benzer çalışmalar gibi yoganın da mutlu evlilikleri bitirmek, insanı besleyip büyüten, sınırları gözeten ilişkileri baltalamak gibi bir amacı yok fakat fark ettirmek, yüzleştirmek, dönüştürmek gibi bir gücü var. Kadın, yüzleştiği şey her ne ise ve ona artık iyi gelmiyorsa sürdürmeme hakkına sahip. Onu yoran, mutsuz eden ve kendine yabancılaştıran her ne varsa bunlarla ilgili yeni düzenlemeler yapma hakkına da sahip. Zaten bir kadının kendi varlığını ortaya koyabildiği, saygı gördüğü, sevildiği ve geliştiği ilişkiler yoga ile ancak daha da kuvvetlenir. Bu tür ilişkilerde çevresindekiler de kadının arzuladığı şeyleri yapıp güçlenmesinden, kendini sevmeye başlamasından, görünür olmasından ve ben de varım demesinden korkmaz. Tam tersine bu çabasına ortak olur. Etraftakilerin sarf ettiği ve kadınlığın sınırsız ve sorgusuzca kullanımının son bulacağına dair korkuları yansıtan bu tür sözlerin kendisi bile yogaya başlamak için kadına bir sebep veriyor.

İnsanı insan kılan düşünebilen yanı. Oysa zihnimizin içi büyük kentlere benziyor. O kadar kalabalık, gürültülü, meşgul ve karmaşık ki çoğu zaman bu gürültüden bize ne söylemeye çalıştığını duyamıyoruz. Bu yüzden bazen düşünmeyen, eyleyen, daha ilkel yanımıza dönmek ve onun yardımına başvurmak fena olmaz. Baş etmesi zor görünse de bedenin ağrıması, acıması harekete geçirici olabilir. Özellikle yorulduğunu anlayamayan, kendine acımadan çalışmayı erdem sayan kadınlar için. Durmadan çalışmak insanı hasta eder çünkü hareketsiz kalmanın, hissizleşmenin hatta “donma”nın farklı bir biçimidir. Ama biraz olsun dinlenmeyi ve kendini duymayı becerebilmek, iyileştiren hareketi hayatına katabilmek tüm hastalıkları ve hastalıklı ilişkileri uzaklaştırır. Eminim ki kadınların harekete geçerek çıktıkları yolculuklarda varacakları yerler kendilerine dönüp tekrar tekrar baktıkları, unuttukları yanlarını hatırladıkları, yaratıcılıklarını ortaya koydukları, ışıl ışıl parladıkları ve iyi şeyleri sadece ve sadece var oldukları için hak ettiklerini anladıkları yerler olacaktır.

Kaynak: Çatlak Zemin

 

İlginizi çekebilir