Yeni sansür – Ragıp Duran

Sanal dünya kâh içbükey kâh dışbükey bir ayna gibidir. Bazen beyazı kara gösterir. Kimi zaman hiçbir şey göstermez. Nadiren de gerçeğin ucunu faş eder. Sansür de modernleşti…

Sadece iletişim uzmanları değil, bilgisayar programcıları, siyasal bilimciler, sosyologlar ve tarihçiler de günümüzde git gide önem kazanan bir olgu üzerine düşünüyor, tartışıyor: Sosyal Medya’nın yeni ve farklı bir sansür hatta diktatörlük odağı haline gelmesi…

Fransız siyasi mizah gazetesi Charlie Hebdo’ya yönelik katliamın 5. yılında yeniden canlanan tartışmanın kuşkusuz siyasi bir geçmişi/alt yapısı var.

Berlin Duvarının 1989’da yıkılmasının ardından tek kutuplu dünyanın başat ideolojisi olarak su yüzüne çıkıp kök salan ve genişleyen neo-liberalizm, sadece sağcı, geleneksel ya da eski tip liberal siyasal akımları etkilemekle kalmadı, sosyal-demokrat güçleri de kendine benzetmeye çalıştı. Bu dönüşümün en net gözlemlendiği ülke Tony Blair’in İngiltere’si oldu.(1997-2007) Sosyal-demokrasiyi piyasa koşullarına uyarlamak için çok çaba harcayan Blair, neo-liberal politikalara yol verdi hatta bizzat kendisi neo-liberal oldu. Çünkü, Blair tipi sosyal-demokrasi, toplumsal adaletsizliğe, sınıfsal eşitsizliğe karşı mücadeleyi, aşırı Marksist bir yaklaşım olarak algıladı. Bu nedenle de toplumsal, ırksal, azınlıklar hatta alt-azınlıklar ve mikro azınlıklar ile toplumsal cinsiyet dünyası ve çevre gibi alanlara ağırlık verdi. Blair modeli sosyalizm, toplumu sınıf temelinde yatay bir şekilde değerlendirmeyi reddedip, dikey parçalanma ile toplumsal cinsiyet, ırk, kimlik temelinde bir bölünme olarak algıladı. Böylece feminist-anti feminist çelişkisi emek-sermaye çelişkisinden daha önemli hale geldi. Keza burjuva-proleter çelişkisi yerine beyaz adam-Afrikalı çelişkisi ön plana çıkarıldı. Kadın hakları, çocuk hakları, çevre hakları gibi önemli mücadele alanları da sınıfsal temelinden tamamen koparıldı böylece.

Zaten “Politically Correct” denen “Siyasal olarak Doğru” kavramı ve uygulaması da bu anglo-sakson zihniyetin bir ürünü. Düşünce ufkunu, eleştiri sınırını daraltan bir kalıp. Onu yaparsan ayıp, bunu söylersen utanman gerekir!

Herkes aynı tornadan çıkacak.

Solun, sosyal-demokrasinin bu yozlaşma süreci ile teknolojik alanda İnternet’in etkin ve popüler hale gelmesinin denk düşmesi tesadüf değil.

Eski kamu alanı, eski kamu çıkarı, eski birey, eski özgürlük kavramları bir sis bulutu ardında kayboldu ve neo-liberalizmin Tek Düşünce fikriyatı egemen ideoloji haline geldi. Bu iktidar değişikliğinin sosyal medyadaki yansıma ve tezahürleri ilginç ve anlamlı.

Eskiden iktidar odakları olarak Devlet, Ordu, Dini Makamlar, Ekonomik güçler vardı. Sansür de işte bu güçlerin faaliyetiydi. Bu Dörtlü Çete bugün gücü yettiğince işine gelmeyen bilgileri, yazıları, resimleri, görüş ve fikirleri meşru olmasa da yasal yollarla sansürlemeye çalışıyor. Ne var ki, ilk bakışta merkezsiz, Başkansız gibi görünen, sahibi/yöneticisi yokmuş sanılan ve her yurttaşa açık olduğu varsayılan sosyal medya özellikle düzen karşıtı, muhalif, hakiki solcu, Marksist, Anarşist ve genelde azınlık fikirlere teknoloji sayesinde (Algoritmaların çoğunluk istibdatı, reklam blokajı ve Paranın Gücü) sansür uyguluyor. Söz konusu görüşler sosyal medyada ya hiç görünmüyor ya da ortaya çıktığında hemen diplere gömülüyor.

Modern sinemanın en önemli yönetmenlerinden Jean-Luc Godard, bu yeni ortamın objektivite (Nesnellik) yaklaşımını şu örnekle açıklıyor: “Medyada objektif olmak, Hitler’e 5 dakika, Yahudilere de 5 dakika söz hakkı vermektir.” Benzeri bir anlayış Amerikan hukuk ruhunda da mevcut: “Biz Ku Klux Klan (Irkçılar) örgütünü yasaklayamayız, çünkü o zaman karşıtlarını da yasaklamak zorunda kalırız. Bizde her şey serbest olmalı. İnsanlar kendilerine ne uygunsa onu seçsinler…”

Sosyal medyada bir başka tehlikeli tutum daha var. Birçok insan, belki de kurum, adını, resmini gizleyerek, fink atıyor bu ortamda. Artı, aslında bir tek faşistin görüşü olan kimi ırkçı fikirler, sanki binlerce insanın mesajıymış gibi yansıtılabiliyor. Sanal ortamda güç gösterisi vergiye tabi değil. Bu nedenle klavyenin başına geçen kişi, kendini çok kolay bir şekilde dünyanın hâkimi, evrenin efendisi kılığına sokabiliyor. Sanki biz çocukmuşuz gibi, önüne gelene fırça atıyor, tanımadığı insanları teröristlikle, vatan hainliği ile cahillikle ya da aptallıkla suçluyor. Sosyal medya, düzgün ve demokratik bir ortam olmadığı için burada sağlıklı bir tartışma sürdürmek mümkün değil. O zaman blokluyorsun rakibini ya da o seni blokluyor.

Neo-liberalizmin yarattığı yeni toplumsal bölünmelerde, aslında her biri saygıdeğer mücadele alanları olan feminizm, çocuk hakları, çevre hakları ya da hayvan hakları gibi konuların aktivistleri, meseleyi sınıf perspektifinden koparıp, dogmatik bir yaklaşımla ele aldıklarında kendileriyle hemfikir olmayanlara karşı genellikle çok sert, dışlayıcı ve itham edici bir söylem benimseyebiliyor. Bir tür yeni ve seçici mahalle baskısı oluşuyor. Bu olumlu davaların taraftarlarının yanı sıra dinci cemaatler de sosyal medyada sadece ve sadece kendi görüş ve inançlarını empoze etmek istedikleri için, kendilerinden olmayan herkese karşı düşmanca davranıyor. Hatta kimi zaman linç kampanyaları örgütleyebiliyor. Dogmasını çoğu zaman sembolik şiddetle herkese kabul ettirmeye çalışan ne yazık ki sadece dinci cemaatler değil. Sosyal medyayı ayrıntılı bir şekilde incelediğinizde, çok farklı kesimlerin dinci cemaatler gibi, baskıcı, yasaklayıcı, sansürcü bir tutum benimsediğini görüyoruz. Toplumda kutuplaşmanın yoğun ve yaygın olduğu ülkelerde bu durum insanların gözüne daha fazla batıyor.

Voltaire, vakti zamanında bu tehlikeye dikkat çekmişti: Adalet, düşünce ifade ve basın özgürlüğünü güvence altına almıştır ve korur ama toplum bu özgürlükleri yasaklayabilir. Çünkü hukuk ve somut olarak yasa, düşünce, ifade ve basın özgürlüğünü bir hak olarak kayda geçirmiş hatta bazı uluslararası ve bölgesel mahkeme ve divanların içtihatlarıyla teşvik etmiştir. Ne var ki, özellikle sosyal medya aracılığıyla, önce iktidar odakları ve daha sonra da çeşitli çıkar grupları kanunla güvence altına alınmış bu hakkı çok kolay bir şekilde çiğneyebiliyor.

Faustvari bir anlaşma sürüyorlar önümüze: Yaşamak istiyorsan boyun eğeceksin. Ya benim dediğimi kabul edeceksin ya da dışlarız seni! Sürüde kara koyuna yaşam hakkı yok.

Kuşkusuz sosyal medya baştan başa yani olduğu gibi olumsuz bir mecra değil. Çünkü sosyal medyada iyi, olumlu, yeni, özgürlükçü ve yaratıcı bilgi ve fikirler, kimi zaman bazı engellere takılsa da dolaşabiliyor. Ama yine aynı sosyal medyada yasakçı, baskıcı, sansürcü, şiddet ve ayrımcılığı teşvik eden mesajlar da çoğu zaman herhangi bir engele rastlamadan rahatça yaygınlaşabiliyor. Üstelik gerçek hayatın aksine, sosyal medya, herhangi bir görüşü, özellikle de sağcı, iktidar yanlısı ve ırkçı görüşleri çok kolay bir şekilde çoğaltabiliyor ya da çoğaltmış izlenimimi yaratabiliyor.

Sonuç olarak kadim sansür makamları belki eskisi kadar güçlü ve etkili değil ama yeni sansürcüler hem daha modern hem de daha yaygın. Bu yeni sansüre popüler ve meşru diyemeyiz. Çünkü popüler, halkın önemli bir kesimi tarafından benimsenen demek. Meşru da değil, çünkü yasal olmadığı gibi ek olarak kamunun genel hissiyatını/tutumunu yansıtmıyor. Kalabalık ve fütursuz sözcükleri yeni sansürün iki önemli kimliği.

Sosyal medyaya eleştiri filtremiz, sorgulayıcı gözlüklerimiz olmadan girersek, şunu yapma günah, bunu yeme zararlı, öyle davranma hayal kırıklığına uğrarsın, bunu deme çarpılırsın, şunu yazma hapse girersin… gibi uyarı kılıklı tehditlerle karşılaşıyoruz. Sosyal medya bu açıdan özgür bireyi de erozyona uğratıyor.

Yurttaş, bağımsız ve özgür olabilirse hele bir de eleştirel yaklaşımı benimsemişse neo-liberalizmin tuzaklarına düşmez.

Kaynak: Artı Gerçek

 

İlginizi çekebilir