“Yeni normal” ve kadınların cenneti-cehennemi

Son büyük kalabalığımızda, 8 Mart’ta, cennetin de cehennemin de ne olduğunu eylemimizle tarif etmiştik. Şimdi en zor anlarımızda bile büyük kalabalığımızı hatırlarken, kadınların bu “yeni normal”in bütün temellerini sarsacak politik çatışma düzlemlerinin yaratılmasının önünü açacak yeni bir politik-toplumsal özneliğin inşasında da en ön saflarda yer alacağının bilinciyle, ezberimizin yetmediği yerde oluşmakta olan “yeni normali” kavramak için ezberlerimizi bozmaya cüret ediyoruz!

Çiğdem Çidamlı

Neoliberal patriyarkal kapitalizmin pandemi öncesi çoklu-kapsamlı kriz koşulları, yerini “yeni normalin” daha da kapsamlı, çoklu kriz koşullarına bırakıyor. “Yeni normal”, tıpkı COVID-19 virüsünün “üstel büyüme”* biçiminde olduğu gibi, hayatımızı biçimlendiren tüm koşulları, üstel biçimde kötüleştiriyor.

Bu da şaşırtıcı değil: Çünkü “COVID-19’u oluşturan, üreten koşullar, COVID-19’un görünür kıldığı eşitsizliklerle diyalektik bir ilişki içinde”. Yaşam koşullarımızdaki üstel kötüleşme ivmesinin kaynağını, sezonluk griple karşılaştırıldığında pek de ölümcül olmayan bir virüsün üstel büyümesi değil, neoliberal patriyarkal kapitalist koşulların ta kendisi oluşturuyor. “Yeni normal” toplumsal cinsiyet, emek, doğa ve halklar açısından yaşamsal sorunlar yaratan bir dünyanın pandemi koşullarında iyice keskinleştirilen eşitsizlikleri ve bu eşitsizliklerin yönetilme biçimleri üzerine bina ediliyor. Bu anlamda “yeni normal”, Silvia Federici’nin deyimiyle “kapitalizmin icat ettiği ilk makinenin”, yani insan bedeninin, neoliberal faşist iktidarlar ve neoliberal piyasanın ikili sıkıştırması arasında kitlesel ölüm, kitlesel açlık, keskin şiddet-denetim ve ağır ezilmişlik koşullarına alıştırılmaya çalışılması demek.

Öte yandan “yeni normal”, kadınların emeği, bedeni ve özgürlüğü açısından ağır prangalar yaratan ataerkil tahakküm yöntemlerinin bütün bu kıyım ve yıkım düzeninin devamı açısından ne kadar kritik bir role sahip olduğunu apaçık görünür kılıyor. Kadınlar sadece pandemi koşullarında karşı karşıya bırakıldıkları ağır ücretsiz ev-içi emek yükü, artan erkek şiddetiyle aynı mekâna sıkıştırılma, kitlesel işsizlik, evde veya işyerinde güvencesiz ücretli çalışma koşullarından değil; kapitalizmin üretim ile toplumsal yeniden üretim alanlarını ve doğal yıkımı örgütleme yöntemlerinden de doğrudan etkileniyor.

Pandemi koşullarında keskinleşen eşitsizlik biçimleri içinde kadınlar bu “yeni normal”de emek-gücünü satarak yaşayan tüm insanlar gibi, bir ucu açlık-işsizlik diğer ucu COVID-19 kapmak olan bir dehşet dengesi rejimine maruz bırakılıyor. Başta kadınlar olmak üzere, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine maruz bırakılanların üretim ve yeniden üretim alanlarındaki emeği ve bu emeğin gerçek sahibi olan bedenleri daha da değersizleştirilip, güvencesizleştiriliyor. Yaşamı değil, kapitalist çarkların dönmesini ve kârı merkezine alan koşullar, hayatı pandemi koşullarında da ayakta tutan kadınların gelir, barınma, gıda ve sağlığa erişimlerinin önüne ciddi engeller koyarken, hem kadınları, hem de bakmakla yükümlü kılındıkları “zayıf, kırılgan, yaşlı, üretken sayılmayan bedenleri”, korunmasız koşullarda görünmezliğe terk ediyor. “Yeni normal” başta kadınlar olmak üzere emek-gücünün büyük çoğunluğunun varlık koşullarının, neoliberal faşist rejimler ve neoliberal piyasa ikilisi tarafından giderek kitlesel ölçekte “mülteci-göçmen emeğine” dönüştürülmesi anlamına geliyor.

Öte yandan kadınlar, neoliberal faşist rejimler tarafından güvence altına alınan kapitalist piyasa şiddeti yöntemlerinin de ötesinde, yine iktidarlar tarafından güvence altına alınan bir başka dengenin; bir ucu güvenlik diğer ucu özgürlük olan bir başka dehşet dengesinin de tuzağına hapsedilmek isteniyor. Çevremize bakalım: Pandemi öncesinde güçlerinin son kırıntısıyla bağımsız bir hayat kurmaya çabalayan ne kadar çok genç kadın, pandemi koşullarında “ailesinin” yanına dönmek zorunda kaldı. İktidarın bu koşullarda, tıpkı hiç durmayan doğa talanı gibi, kadınların hayatlarını ve haklarını hedef alan kadın düşmanı düzenlemeleri birbiri ardından gündeme getirmesi, ne basit bir geçici dönem düzenlemesi, ne de sadece bu düzenlemelerin doğrudan hedef aldığı kadınları ilgilendiriyor.

Kadınlara karşı faşist ittifak

Macaristan’ın neoliberal faşist Orban yönetimi, 2014’te imzaladığı “İstanbul Sözleşmesi”nin parlamento tarafından onaylanmasını pandemi koşullarında, “yıkıcı toplumsal cinsiyet ideolojilerinin” ve “yasadışı göçün” önünü açtığı gerekçesiyle reddediyor. Aynı sözleşmenin yeniden hedef tahtasına oturtulduğu ve birçok kadına şiddet failinin yeni fiiller işlemek üzere serbest bırakıldığı Türkiye’de de iktidar, meclis yeniden açıldığında çocuk istismarcılarına affı ilk sıralara almaya hazırlanıyor. Mor Çatı Vakfı Nisan ayı raporunda, salgının 6284 sayılı yasayı uygulamamak için bahaneye dönüştürdüğü, kötü uygulama ve ihmallerin daha da yaygınlaştığı, özellikle aileleriyle yaşayan genç kadınların destek başvurularında artış gözlemlendiği, kadınların ekonomik kaynaklarını yitirdikleri, kadın yoksulluğunun katlandığı, kadınların sosyal yardımlara ulaşma ve temel gıdaya dahi erişmekte zorluklar yaşadıkları vurgulanıyor. Bütün bunlar tüm kadınlar açısından hayati anlamlara sahip.

Özel alan, ister erkek-egemen hanede, isterse ücret-egemen piyasada, şiddetle baş başa bırakıldığımız kapalı/korunaklı bir kutuya, siyasetten temizlenmiş bir “mahreme” dönüştürülmek istenirken; üretim ve yeniden üretim mekânı/mahremi olarak hane ve işyeri iç içe geçiyor. Hem bu mekânların birbirleriyle ilişkilerinde hem de bu mekânlar içindeki bedenlerin tabi kılınmak istendiği güç/iktidar ilişkilerinde, halkla neoliberal faşist rejimler arasındaki iktidar ilişkilerindeki kaymaya paralel kaymalar yaşanıyor. “Çarkları” yani üretim-yeniden üretim döngüsünü apaçık bir ölüm siyasetine dönüşen yöntemlerle sürdürmeyi dayatan rejimler, kamuyu-kamunun siyasetini yasaklarken, insani varlığımızı, kolektif-kamusal siyasetten temizlenmiş bir kapitalist çıplak hayat döngüsüne ve onun mekânlarına kıstırmaya çalışıyor.

Gerçek bir “tecavüz” eylemi

Neoliberal kapitalizmin mabetlerinin, AVM’lerin yeniden açılması, tam bu noktada, basitçe ticaret-kapitalist kâr döngüsünün devamı dayatmasının ötesinde, bir kez daha, COVID-19’u üreten neoliberal kapitalist koşullarla pandemi sonrası inşa edilmek istenen “yeni normal” arasındaki diyalektik ilişkiye, sömürüyle yeni iktidar ve tahakküm biçimleri arasındaki ilişkiye işaret ediyor.

İnsan dünyasıyla virüs dünyası arasındaki bariyerleri yıkan agro-ticareti ve endüstriyel hayvancılık yöntemleri; yerkürenin kalbinden evlerimize uzanan biokütle otobanları; sınırsız sömürgeci küreselleşmesi ile doğaya tıpkı emek gibi, “rahmini ve göğüslerini ve başını, yani tüm gizlerinin saklı olduğu yerlerini parçalayıp açacak, teslim alınıp, yarıp geçilecek” bir kadın bedeni muamelesi yapan neoliberal kapitalizm, toplumsal-politik alanı meta ilişkilerine teslim almak için saldırıyor. COVID-19’la meşruiyetini tümüyle yitirdiği derin bir kriz evresinde buluşan kırk yıllık neoliberalizm bize toplumsal-politik alanı meta ilişkilerine teslim almanın gerçek bir “tecavüz” eylemi (isterseniz neoliberal faşizm deyin) anlamına geldiğini zaten öğretmişti. “Yeni normal”, bu tecavüz eylemini derinleştirmeyi ve kalıcılaştırmayı öngörüyor ve kadınlar açısından, “kadın düşmanlığını” aşan yeni bir saldırı evresinin koşullarını yaratıyor. Söz konusu evre, başta kadınlar insanlık için, sadece 198 milyon yeni işsiz, açlık, yoksulluk, yeni sadakacılık yöntemleri ve dijital-maddi yöntemlerle çitlenmiş gelir-geçim kaynakları etrafında ölümüne bir hayatta kalma mücadelesi değil; özgürlüğün, insani özneliğin ve insan olmanın anlamının “AVM”lere sıkıştırıldığı bir çıplak hayatın tahakkümü anlamına geliyor.

Ama özgürlük ve insan olmanın anlamı AVM’ye sığmaz! Kadınların varlığı hiç sığmaz! Son büyük kalabalığımızda, 8 Mart’ta, cennetin de cehennemin de ne olduğunu eylemimizle tarif etmiştik. Şimdi en zor anlarımızda bile büyük kalabalığımızı hatırlarken, kadınların bu “yeni normal”in bütün temellerini sarsacak politik çatışma düzlemlerinin yaratılmasının önünü açacak yeni bir politik-toplumsal özneliğin inşasında da en ön saflarda yer alacağının bilinciyle, ezberimizin yetmediği yerde oluşmakta olan “yeni normali” kavramak için ezberlerimizi bozmaya cüret ediyoruz!  İnsanın insanın kurdu olduğu bir normale dönmeyi de, o normalin üstüne inşa edilmek istenen “yeni normali” de, birbirimizin cehennemi olmayı da reddediyoruz! Kadın kadının yurduysa, o yurdu yetmeyen ezberlerimizi bozup el birliğiyle yenisini kurarak önce kendi zihinlerimizde, mücadelemizde kuralım. Bizim cennetimiz, öncelikle, “her şeyi değiştirebileceğimize inanmamızı sağlayan ve bize bunun gücünü veren” mücadelemiz olsun.

*“Üstel büyüme”, diğer adıyla geometrik büyüme, bir niceliğin zaman içinde kademeli olarak artması ve hızlı biçimde pik yaparak ani bir kırılma noktasına ulaşması. Bir niceliğin kendi üstüyle çarpılarak büyümesi: 23=2x2x2=8.

Kaynak: SENDİKA.ORG

İlginizi çekebilir