Yağmur Yağmur: Ödeneksiz tiyatro yapmak suya yazı yazmak gibi bir şey – Soner Sert

K! Kültüral Performing Arts’da oyunlar ve projeler üreten Yağmur Yağmur’la yönetmenliğini yaptığı yeni oyunu Madam Giyotin’i, ödeneksiz tiyatroyu ve alternatif tiyatro kavramını konuştuk. Yağmur, “Çatlaklardan sızan ışık gibidir, asfaltların, betonların arasından baş veren çiçekler gibidir sanat, elbet kendisine bir yuva ve çıkış yolu bulur” dedi.

1986 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Yağmur Yağmur, üniversitede iktisat ve idari bilimler eğitimi alır. 14 yaşından bu yana sanatın bütününü, özellikle de edebiyatı, tiyatroyu ve sinemayı “çok fazla, aşkla sevdiğinden” devamlı üretmeye yönelir. Kendisinin deyimiyle, “Hayata bakış açısı Rainer Marie Rilke, Kafka, Jean Genet, Yusuf Atılgan ve Edip Cansever okuduktan sonra adeta makas değiştirir.” 2005 yılında Stüdyo Oyuncuları’na başlayan Yağmur, 2008’de mezun olur. “Esas üniversitem” diyerek tanımladığı bu eğitimden sonra, serbest metin yazarı, editör ve kültür–sanat muhabiri olarak çalışmaya başlar. 2016’da ilk kitabı ‘Yaralı Düello’ yayınlanır. Sonra da kendi tiyatrosunu kurar ve 2017 yılında da yerleşik bir mekânda, K! Kültüral Performing Arts’da oyunlar ve projeler üretmeye devam eder.

Yağmur Yağmur ile bir araya geldik ve yönetmenliğini yaptığı yeni oyunu Madam Giyotin’i, bir kavram olarak alternatif tiyatroyu ve malum Covid-19 günlerinde tiyatronun durumunu konuştuk.

Oyun nasıl ortaya çıktı, oluşumunuzdan, projenin çıkış koşullarından bahseder misiniz?

Oyunu, oyuncu arkadaşım Sevgili Özlem Ulukan bana önerdi. Okur okumaz üzerine düşünmeye başladım. Nasıl olabilir, bugüne neyi nasıl aktarabiliriz, o dönemin gerçeklik algısını ve tarihsel dramatik gerçekliğini ters köşe bir dramaturgi kurarak nasıl bir kırılmayla inşa edebiliriz diye.

Madam Giyotin, 2017’de yazar Yakup Almelek’in üstün katkıları ve emekleriyle birlikte kurduğumuz tam bağımsız bir kültür ve sanat alanı olan K! Kültüral Performing Arts’da sahnelenecek olan 4. oyunumuz. Daha önce Teessür *euripides’ten esinle bir medea gerçekleştirmesi, Paravanlar ve Oda Komşum Richard Wagner isimli hepsi bizim için çok önem taşıyan yapımlarımız seyircimizle buluştu. Lauren Gunderson’un Madam Giyotin isimli bu oyunu; dişi, özgün, provokatif, hem tarihi karakterleri hem de günceli irdeleyen çok özel bir metin.

Normal koşullarda Nisan 2020’de prömiyer yapacaktık. Pandemiyle birlikte ara vermek ve perde kapatmak durumunda kaldık. Şifalanmak ve hikâyelerimize sahip çıkmamız gerektiğini bildiğimiz için de, verdiğimiz aradan sonra tekrar sarılarak, provalarımız sırasında önlemlerimizi had safhada almaya çalışarak, çok kıymetli ekip arkadaşlarımla birlikte güzel ve verimli bir süreç geçirdik.

‘ÖDENEKSİZ TİYATROLAR BÜYÜK BORÇLARLA BOĞUŞMAK ZORUNDA KALIYOR’

Ödeneksiz tiyatro yaparken ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Ödeneksiz tiyatro yapmak devamlılığı olabilecek bir durum değil. Suya yazı yazmak, okyanusa potkal bırakmak gibi bir şey. Temeli olan, sürdürülebilir, güvenilir ve verimli bir alan değil. Ülkemizde kültür ve sanata atfedilen değer ortada. Hayatı algılama ve yaşama biçimimiz hiçbir zaman sanat üreticilerinin yaşamlarını insanca sürdürmelerine, üretimlerini özgür bir biçimde gerçekleştirmelerine olanak tanıyan ve alan açan bir yapıda olmadı. Ödeneksiz tiyatrolar kişisel imkânlarla, büyük özverilerle ayakta kalmaya çalışıyor, seyircisinin desteğiyle. Çoğu zaman büyük borçlarla, kredilerle boğuşmak zorunda kalabiliyorlar.

Sanatın yaşamsal bir ihtiyaç olduğu gerçeğinin bünyelerimize hiçbir şekilde kodlanmadığı ülkemizde, ödeneksiz tiyatroların sorunları açık yara gibi ortada duruyor. Ödeneksiz tiyatroların tacir sıfatından bir an önce kurtarılması, sanat emekçilerinin özlük hakları için kriterler belirlenmesi, tiyatroların ekonomik yapısı ve sanatsal vizyonları doğrultusunda tasnif edilmesi, kamu yararına sanatsal faaliyetler gerçekleştiren irili ufaklı bu yapıların hakkaniyetle desteklenmesi gerekir. Buna iyi örnek teşkil eden ülkelerin fonlama, hibe ve sponsorluk modellerine bakıldığında içinde bulunduğumuz vahameti görebiliyoruz. Özel sektörün tiyatroya destek vermesi de teşvik edilmeli. Vergi muafiyeti, salon kirası, fatura katkısı, hibe, kredi ve benzeri desteklerle bağımsız tiyatroların “gerçek” anlamda ayakta kalması sağlanabilir. Bunlar yasalaşmadığı ve yapılmadığı takdirde, bu işin bu koşullar altında sürdürülebilir bir tarafı yok. Dolayısıyla ‘imkânsızın şarkısını’ fısıldıyoruz.

‘TİYATRONUN KENDİSİ BİR ALTERNATİF HALİNE BÜRÜNDÜ’

Alternatif tiyatro kavramına nasıl bakıyorsunuz? Üretim biçiminizi ve oyunların içeriğini “alternatif” olarak mı görüyorsunuz?

Alternatif tiyatro, kavramsal olarak yaptığımız işi ve yaptığımız işin içeriğini karşılayan bir tarif değil. Ben tiyatronun kendisinin artık bir alternatif haline büründüğünü hissediyorum. Alıcısı sınırlı, ulaşacağı yer verili ve bütünlüklü olarak “alternatif” bir düzeyde ilerliyor. Biz gişe kaygısı ile üretilen yapımlar ortaya koymuyoruz. Bir prodüksiyon tiyatrosu değiliz. Prodüksiyonlarımıza ayırdığımız kaynaklar küçük değil. Hatta çoğu zaman orta ölçekli prodüksiyon tiyatrolarının ayırdığı kaynakların çok çok üzerinde. Hem derdi ve sözü kuvvetli hikâyeler anlatmak hem de estetik olarak kendimize has bir dil ortaya koymak gibi kaygılarımız var. Üretim biçimimizi, estetiğimizi ve içeriklerimizi tam bağımsız ve avangart olarak tanımlayabilirim. Bugünün avangardını araştırıyoruz. Anlama ve oynama bilimine inanıyoruz.

‘KAPSAYICI BİR YASA ÇIKMALI VE KOŞULLAR İYİLEŞTİRİLMELİ’

Bir tiyatro grubu oynayacak bir sahne bulmak için ne gibi zorluklarla karşılaşıyor? “Ev sahibi” olmamanın avantajları ve dezavantajları nelerdir?

Türkiye’de nitelikli tiyatro salonu bir elin parmaklarını dahi geçmiyor. Teknik anlamda, mimari anlamda, işlevsel anlamda oynayacak doğru düzgün salonlar bulmak çok zor. Salonu olan tiyatroların dezavantajları da maddi açıdan çok çok büyük. Ödeneksiz bir şekilde salon açan tiyatro insanları, bunun tamamını kendi olanaklarıyla hiçbir kişi ve kurumdan destek almadan yapıyor. Devlet desteği yok, sponsor desteği neredeyse hiç yok. Dolayısıyla sürdürülebilirlik anlamında büyük sıkıntı var. Salon giderleri, çalışanlar, vergiler, faturalar derken her gün ful seyirciye oynasak bile masraflarımız zar zor çıkabiliyor. Hatta çoğu zaman çıkmıyor. Birçok mekân bu koşullar ve imkânsızlıklar yüzünden perde kapatmak durumunda kaldı. Açık olanlar da zar zor devam edebiliyorlar. Bir an önce kapsayıcı bir yasa çıkmalı ve koşullar iyileştirilmeli. Nitelikli bir tiyatro salonunda yerleşik olarak üretim yapabilme ve oynayabilme imkânının avantajları pek tabii ki çok büyük. Bir yuvanız ve aidiyetiniz oluyor. Ancak tiyatro yapabilmek için illa kapalı bir ortam mı gerek? Hayır. Ormanda da, tarlada da, sokakta da, denizin içinde de tiyatro yapılabilir. Çatlaklardan sızan ışık gibidir, asfaltların, betonların arasından baş veren çiçekler gibidir sanat, elbet kendisine bir yuva ve çıkış yolu bulur.

‘PANDEMİ, TİYATRONUN NE KADAR ÖKSÜZ BİR ÇOCUK OLDUĞUNU GÖZLER ÖNÜNE SERDİ’

Pandemi koşullarının en çok etkilediği alanlardan biri de tiyatro… Bu süreci nasıl geçirdiniz/geçiriyorsunuz? Yol haritanız nedir?

Pandemi, tiyatronun ne kadar öksüz bir çocuk olduğunu ve kanatları kırık bir biçimde yaşamını sürdürmeye çalıştığını çok somut bir biçimde gözler önüne serdi. Devlet politikalarının bile isteye bir kültür – sanat politikası doğurmamış olduğunu, büyük kurum ve şirketlerin tiyatroya fon yaratmak adına gönülsüz olduğunu, daha da önemlisi dayanışma ve örgütlenme konularında büyük bir kısırdöngü içinde ne kadar atıl kaldığımızı, “usta” ya da “duayen” dediğimiz kişilerin bir kamuoyu oluşturma çabalarının oluşmayışı suratımıza çarpılan somut durumlardı.

8 aydır birçok alanda olduğu gibi sanat emekçileri de iki kolu birden kırık bir durumda yaşamaya çalışıyor. Seyirci desteği pek tabii ki çok değerli. Ancak bu kanayan açık yaraya, ilgili kurumların son derece duyarsız ve yetersiz kalmış olmaları yarınlara olan umudumuzu zedeledi. Sanat yine tarihi bir eşikten geçiyor. Bakalım bir arada durmayı ve sesimizi duyurabilmeyi becerebilecek miyiz? Biz her şeye rağmen üretmeye devam ediyoruz. Gelecek ne getirir şimdilik bilemiyoruz.

“Madam Giyotin” neyi anlatıyor?

Oyun; radikalleri, isyancıları, şairleri, öncüleri, feministleri, kralları, kraliçeleri, ütopya haritalarını, ufukta gözlem yapan değişim habercilerini ve ümidi canlı tutmak için insanlığın gizli tarihinden gelen diğer sesleri ve onların sıra dışı hikâyelerini anlatıyor.

Hikâye, 18. yüzyıl’da Fransız Devrimi sırasında yaşananları, gerçek hayatta hiç karşılaşmamış 4 kadının hayali bir düzlemde buluşması üzerinden ele alıyor. Oyunda; şiddet, miras, kadın hakları, adalet, sanatın dünyayı nasıl değiştirip dönüştürebileceği konularına dikkat çekiliyor. Tarihsel gerçeklerin dans ettiği ve makas değiştirdiği bir rüya ortamı yaratmaya çalıştık. Yazarın ironik ve çağdaş dilini kendi estetik biçimimiz üzerinden yeniden kurgulamaya özen gösterdik. Umarım seyircimizdeki karşılığı güzel olur.

‘MADAM GİYOTİN, TÜM MESELELERİYLE GÜNCEL BİR METİN’

Oyun, içeriği itibariyle kadın meselesini odağına alıyor. Konu itibariyle gündemle/güncelle olan ilişkisini, bu meseleye metin bağlamında nasıl yaklaştığınızı açıklamak ister misiniz?

Dul kalmış ve özgürlüğünü sağlama almak için bir daha evlenmemiş aktivist oyun yazarı Olympe De Gouges, 100 bin kişinin başını tek bir baş ile değiştiren küçük suikastçı Charlotte Corday, hiçbir zaman gerçek bir arkadaşa sahip olamayan, istemeden nezaketsiz Marie Antoinette, Agostino Brunias resminden fırlayan üst aklın temsilcisi bir casus, “renksiz kadın” Marienne Angel oyunun karakterleri. Hikaye, 18. yüzyıl’da, Fransız Devrimi sırasında yaşananları bu 4 kadının ana ekseninde ele alıyor. Biz de bugünün dünyasından ve bu yüzyıldan o döneme bir selam göndererek, bu dört kadının tuhaf ve sert hikayesi üzerinden, bugünle dünü kucaklaştıran bir biçimle, absürt unsurların yoğun olduğu, “tarihsel gerçeklerle aykırı şekilde derdi olan” bir oyun çalıştık. Tüm meseleleriyle güncel bir metin. Dönemin adaletsizlikleri, ahlaksızlıkları, eril çürümüşlüğün ve patriarkal otoritenin kadın bedeni üzerindeki kanlı hegemonyası olduğu gibi duruyor. Günümüz dünyasında öldürme biçimleri değişti, ancak kadın ruhunun ve bedeninin maruz bırakıldığı mütecaviz dil ve eylemler hiçbir şekilde değişmedi. Kadının altın çağı gelmeden ve kadın özgürleşmeden dünya fosseptik çukuru olmaktan kurtulamayacak. Simone de Beauvoir’ın sözlerine kulak vermek lazım, “Kadın olmak doğal bir gerçek değildir. Belli bir tarihin sonucudur.”

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir