TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (V) Marksist Kriz Teorileri (Üretim Anarşisi, Eksik Tüketim, Kâr Realizasyonu) – Mustafa Durmuş

Önceki iki bölümde detaylı olarak ele aldığımız ‘finansallaşma olgusu’ özellikle 1980 sonrası gelişmeleri anlamamıza yarayan bir sözcük olabilir ama Marksist ekonomi politik açısından bu durum ekonomik krizlerin temel nedeninin finansallaşma olduğu anlamına gelmemelidir.

Bu bağlamda da kriz sadece finansal krizlere de indirgenmemelidir. Nitekim 2008 krizi sadece bir finansal kriz ya da ‘Minsky Anı’ değil, tarihin en büyük resesyonlarından biriyle sonuçlanan bir krizdir.

Krizlerin finansal krizlere indirgenerek tanımlanmasının nedeni kapitalizmin çok büyük çapta parasallaşmış bir ekonomi olması ve şu ana kadar krizlerin daima önce parasal panik ve finansal çöküş biçiminde patlak vermesidir.

Diğer taraftan ulusal ya da küresel hangi kapsamda olursa olsun, finansal ya da reel sektörde hangi alanda gerçekleşirse gerçekleşsin, tüm krizlerin kökleri derin bir biçimde birbirine sarılıdır. Yani her ne kadar ilk bakışta sanki kriz finansal sektörde ortaya çıkıyormuş gibi görünse de krizin nihai nedeni üretken sektördeki yatırımların belirgin bir biçimde azalması ve buna yol açan kârlılık sorunu, yani kâr oranlarındaki düşüştür (1).

Finansal sektörde olanlar ise semptomik niteliktedir ve semptomlarla derindeki nedenleri birbirine karıştırmamak gerekir. Tarihsel maddeci yöntem bize yüzeydekilerden ziyade, derindeki dönüştürücü büyük yapılara bakmamız gerektiğini öğretmiştir. Bu bağlamda finansallaşma yaklaşımı özünde finansal krizlere yüzeysel bakan bir yaklaşımdır.

Kapital’de kriz kavramları

Neo-Marksistlerin krizleri açıklarken (finansallaşma yaklaşımlarında görüldüğü gibi) özünde Keynesyen görüşlere yaslanmalarının bir nedeni Kapital’de yer alan kriz kavramlarının çeşitliliğidir.

Öyle ki Kapital’de kriz artı-değer teorilerinin içinde parça parça anlatılırken (2); ‘kârlılıktaki yetersizlik’ (kâr oranlarının azalma eğilimi), ‘yatırım –üretim ve tüketim dengesizliği’ (üretim anarşisi), ‘eksik tüketim’, ‘üretim ve artı değerin (kârın) realizasyonu arasındaki gerilim/çatışma’ gibi değişik sözcükler yer alır.

Böylece şu sorulara verilen yanıtlar Marksistleri kendi aralarında ayrıştırır:

“Kapitalist krizin nedeni üretimdeki ‘kâr oranlarındaki düşüş müdür (KOAEY)’, yoksa kriz sermayenin üretimde yaratılan artı değerin piyasalardaki satışlar sırasında yeterince ‘realize edilememesinden’ mi kaynaklanmaktadır?”

Ya da “krizler yetersiz artı değerden mi, yoksa piyasalarda realize edilemeyen ‘çok fazla artı değer’den mi”, ‘orantısızlık’tan mı veya ‘aşırı üretim’den mi kaynaklanmaktadır?”

Bu çerçevede David Harvey’e göre, ekonomik krizlerin birden çok nedeni mevcuttur. Sadece KOAEY değil, aşırı üretim, aşırı sermaye birikimi, sermayenin aşırı üretimini de kriz nedenleri arasında saymak gerekir. 19. Yüzyılda yaşamış olan Rus iktisatçı Tugan Baranovsky’e göre, kapitalizmdeki üretim anarşisi nedeniyle üretimin genişlemesi ile piyasanın sınırları arasındaki uyumsuzluk, yani birikim ve tüketim arasındaki uyumsuzluklar krizlerin asıl nedenidir. Rosa Lukemburg’a göre bir kâr realizasyonu sorunu mevcuttur. Baran ve Sweez’e göre ise çok fazla ekonomik artık söz konusudur. Buna karşılık yeterince yeni kârlı yatırım alanı olmadığından bu artık massedilememekte, bu da uzun süren bir durgunluğa neden olmaktadır (3).

Her krizin ayrı bir nedeni mi var?

Bu karışıklığa bir de Harvey, Dumenil ve Levy gibi Marksistlerin “genel bir kriz teorisinin olmadığı, kapitalizmde her krizin ayrı bir nedeninin olduğu” biçimindeki tezleri eklendiğinde kendisini solda ifade eden iktisatçıların önemli bir kısmı Post – Keynesyen ya da Neo- Ricardian teorilere sığınmak durumunda kalırlar.

Yani Neo-Marksist iktisatçılar genelde tarihte görülen her bir ekonomik krizin özgün nedenlerinin olduğunu benimserler ve analizlerini bu genel kabul altında yaparlar.

Artan eşitsizlikler ve yığılan borç stokları

Örneğin Marksist ekonomistler Gerard Dumenil ve Dominique Levy’e göre (4), 1880 krizi ve 1970’lerin krizi tipik kâr oranlarının düşmesi krizleri (kârlılık) iken, 1929 Büyük Depresyonu ve 2008 Finansal Çöküşü artan eşitsizliklerin ve borçluluğun bir sonucuydu. Çünkü giderek artan eşitsizlikler insanların giderek daha fazla borçlanmalarına, bu borç stoklarının sürdürülemez düzeye yükselmesine, bu da spekülatif çöküşlere neden oldu.

Bu yaklaşımlar çerçevesinden günümüzde artan küresel eşitsizliklerle birlikte dünya borç stoklarındaki devasa artışın yeni spekülatif çöküşleri tetikleyerek yeni krizlere neden olabileceğini söyleyebilmek mümkündür.

Bu teorilerin ortak özelliği üretimden ziyade bölüşüme odaklanmalarıdır. Böylece ücretlerin milli gelir içinde azalan payından yola çıkarak bazı krizlerin “ücret sürümlü”, yani bölüşüm adaletsizliği nedeniyle ortaya çıktığını, diğer bazılarınınsa “kâr sürümlü”, yani kâr yetersizliği olduğunu ileri sürerler.

Kârın realize edilememesi ve aşırı üretim sorunları

‘Kâr realizasyonu’ sorunundan yola çıkanlar krizin kaynağının ücretlerin yetersizliği ve tüketim eksikliği olduğunu ileri sürerler. Buna dayanak olarak da, Kapital’de ileri sürüldüğü gibi, kapitalistin artı değeri, dolayısıyla da kârı maksimize edebilmek için ücretleri minimumda tutmaya çalıştığını, tüm kapitalistlerin aynı şeyi yapmaları durumunda da, üretilen ürünlerin bir kısmının satın alınmaması gibi bir sonucun doğmasını gösterirler.

Yani üretim-tüketim dengesi bozulmuş, tüketim, ücret yetersizliğinden dolayı eksik kalmış, böylece de kârlar realize edilememiştir. Böylece sermaye döngüsü tamamlanamamış olduğundan kriz ortaya çıkmıştır.

Bu bağlamda örneğin Marksist sosyal bilimci David Harvey’e göre, makroekonomik krizleri anlamak için artık değer üretiminin çatışmalı durumlarından öteye gidip, dikkatimizi sermaye döngüsünün diğer kısımlarına (yani aşırı sermaye birikimi ve aşırı meta üretimi, kâr ya da artık değerin realizasyonu ve bölüşümüne) vermemiz gerekmektedir (5).

Roberts’a göre (6), aşırı üretim tezi bir yanıyla eksik tüketim tezinin bir başka ifadesidir. Aşırı üretimin kapitalizmin işleyişinin sonucu olduğunu söylemekle, krizin nedeninin aşırı üretim olduğunu söylemek aynı şey değildir. Eğer aşırı üretim kriz nedeni olsaydı kapitalizm her zaman kriz içinde olurdu. Çünkü işçiler hiçbir zaman bu ürünleri satın alabilecek bir gelire sahip olmadılar.

Bir başka anlatımla, kâr oranlarının azalması aşırı sermaye malı üretimine ve aşırı meta üretime neden olur, tersi değil. Sadece kâr oranlarındaki düşüş, kâr kütlesinin azalmasına neden olduğunda krizler doğar. Böylece hem sermayedeki aşırı birikim, hem de mal ve hizmetlerdeki aşırı üretim kâr oranlarındaki düşüşün sonucudur ve kriz böyle ortaya çıkar. Böylece realizasyon problemi üretimdeki problemin bir sonucu olarak doğar. Azalan kâr oranları, düşen kâr kütlesi yatırımların, ücret düzeylerinin ve istihdamın çöküşüne, bu da şirketlerin mallarını satamamalarına (mevcut fiyatlardan) ve işçilerin de bunları satın alamamasına yol açar. Bu bir aşırı üretim ve eksik tüketim krizi biçiminde kendini gösterir (7).

Sorunun nasıl tanımlandığı önerilen çözümlerin de nasıl olacağını etkilediği için oldukça önemlidir. Nasıl ki krizin nedeni finansallaşma olarak tanımlandığında çözümler finans piyasalarının kontrolüne dönük önlemlerle sınırlı kalıyorsa, eğer kriz aşırı üretim ya da eksik tüketimden kaynaklı bir kriz olarak tanımlanıyorsa krizden çıkışın asıl yolu Keynesyen harcama ve vergi politikalarını (maliye politikaları) hayata geçirmek olacaktır.

Nitekim kriz halinde burjuva hükümetler devletleştirme biçimindeki kurtarma önlemlerinin yanı sıra sıklıkla bu politikalara başvururlar.

Dolayısıyla da “orantısızlık”, “aşırı üretim” veya “eksik tüketim”, “çok fazla artık teorileri”ni Marksist kriz teorileri olarak değerlendirmekten ya da KOAEY’’e de alternatif olarak düşünmekten ziyade onları Keynesyen iktisadın içinde ele almak daha doğrudur.

2008 Kriz öncesinde kâr oranları düşüyor muydu?

Bu iktisatçıların Marksist KOAEY’e karşı olarak ileri sürdükleri temel kanıt Merkez Ekonomilerde 1980’lerden itibaren kârlılığın belirgin bir biçimde artması ve kârlılığın restore edilmesiydi.
Gerçekten de 1980’li yıllardan itibaren (her ne kadar 1960’ların ikinci yarısındaki zirvenin altında kalsa da) hem kâr oranları, hem de finansal kârların reel kârların içindeki payları ciddi bir yükseliş göstermişti (8).

Ancak bu gelişmeyi KOAEY’i esas alınarak şöyle açıklamak mümkündür: Kârlılık düşüşü 1980’lerden itibaren Merkez Ekonomilerde sona erdi ve kâr oranları tekrar yükselmeye başladı. Çünkü sırasıyla ‘karşılayıcı/ telafi edici faktörler’ devreye girdi. Bunlardan biri sermayenin üretken sektörden (ki buralarda toparlanma olmadı) finansal sektöre ve bunun bağlantılı olduğu konut ve emlak gibi üretken olmayan, kurgusal sektörlere (FIRE) kaymasıydı. Bunun sonucunda finansal kârlar patladı. Böylece kâr oranlarındaki düşüşü telafi edici bir karşı faktör olarak finansal yatırımlar devreye girdi.

Nitekim 1980 sonrası döneme bakıldığında neo-liberal dönem olarak da adlandırılan bu dönemin temel özelliğinin; küreselleşme, finansallaşma ve neo-liberal serbestleştirmeler (sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, özelleştirmeler, döviz kurlarının ve faiz oranlarının serbest bırakılması gibi) olduğu görülür (9).

Bu dönemde Merkez Ekonomilerdeki sanayi üretiminin önemli bir kısmının, hammadde fiyatlarının ve ücretlerin düşük, dolayısıyla üretim maliyetlerinin belirgin bir biçimde düşük olduğu Çin, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelere kaydırılması biçimindeki sermaye ihracı ve finansal serbesti ile para-sermayenin ihracı ve finansallaşma kâr oranlarındaki düşüşü telafi eden temel karşılayıcı önlemler olarak devreye girdi.

Genel bir kriz teorisine olan ihtiyaç

Her krizin kendine özgü nedenleri olsa da, kapitalizm altında krizler sürekli olarak tekrar ediyor. Yani krizler tesadüfi olaylar ya da şoklar değiller. Bu da yüzeyde hangi neden olursa olsun, krizlerin derinde genel nedenleri olması gerektiğine işaret ediyor.
Derindeki bu genel nedenlerin bulunup çıkartılması gerekiyor.

Bilimsel yöntem, olay ve olguların nasıl ve neden oluştuğunu açıklayan yasaları bulup ortaya çıkarma girişimidir. Böylece (tam bir kesinlikte olmasa da) krizlerin hem nedenleri ortaya çıkartılabilir, hem de bunların hangi koşullarda, ne zaman tekrarlanabileceği anlaşılabilir.

Böylece genel bir kriz teorisi kapitalizmin kusurlu bir üretim biçimi olduğunu, bu nedenle de küresel çapta insan ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir uyumlulukta üretici güçleri kalıcı bir biçimde geliştiremeyeceğini ortaya koyabilir.

Diğer taraftan Marksizm’i tamamlanmış, bitmiş bir olgu olarak da ele almak bizi dogmatizme götürür. Çünkü Samir Amin’in deyimiyle, “Marx modern zamanların radikal eleştirisinin sadece bir başlangıcıdır. Marksist olmak Marx’la yetinmemektir. Onu başlangıç olarak almaktır. Marx’ın yapıtı hala tamamlanmamıştır, sınırsızdır. Zira kendini sınırsız olarak başlatır, her zaman eksiktir ve kendi eleştirisinin nesnesidir” (10).

Bu bağlamda Marx’ın yazılarını bugünkü krizleri anlamak için kullanmak belli ölçüde faydalıdır. Marx’ın konuya katkıları kapitalizm altında etkin bir kriz teorisi oluşturabilmenin temeli olarak kabul edilmelidir.

Diğer taraftan onun yaşadığı zamandan bu yana çok şeyin değiştiği de açıktır. Öyle ki kapitalizm şimdi hiç olmadığı kadar küreselleşti ve hiç olmadığı kadar finans kapital tarafından kontrol ediliyor. Dünya ekonomisinde ortaya çıkan pek çok gelişme Kapital’in birinci cildinde yer aldığı gibi, 19.Yüzyıldaki (özellikle de İngiltere’deki) sermayenin artı değer sömürüsü üzerinden (üretimdeki) genişlemesi ile çok az benzerlik taşıyor. Bu yüzden teori bu değişimi ve gelişimi dikkate almak durumunda.

Ancak bu değişimden yola çıkarak Marx’ın görüşlerinin yanlış olduğunu ileri süren tezlerin geçerliliği yoktur. Tersine Marx’ın tezleri bugün de geçerliliğini korumaktadır. Örneğin Marx’ın Kapital’de, Proudhon’un kapitalizmin üretim tarzına sadık kalınırken, hastalıklı yönlerinin, yani parasal, değişim ve finans ilişkilerinin reforme edilerek iyileştirilmesinin mümkün olabileceği tezine yaptığı eleştiri bugün de son derece geçerli, güncelliğini koruyan bir eleştiridir.

Bu nedenle de yapılması gereken Marx’ın omuzlarına basarak kapitalizm ve kriz konusundaki kavrayışı daha da yükseltmektir. Marksist ekonomi politikçiler (bugün Marx’ın dönemine göre çok daha fazla veriye ulaşabilmenin mümkün olduğunu bilerek) yapacakları ampirik çalışmalarla bu teoriyi sıklıkla sınamalıdırlar (11).

27 Aralık 2018

Mustafa Durmuş

…devam edecek: Kâr Oranlarının Azalma Eğilimi Yasası ve krizler

Dip notlar:

(1) Murray E.G. Smith and Jonah Butovsky,”The roots of the global crisis: Marx’s law of falling profitability and the US economy, 1950-2013”, World in Crisis (Editörs: Guglielmo Carchedi and Michael Roberts), Haymarket Books, Chicago, İllinois, 2018, s. 329.
(2) Karl Marx, Capital Volume II; The Annual Rate of Surplus Value, Chapter 16: The Turnover of Variable Capital, Chapter 17: The Circulation of Surplus Value, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1885-c2/ch16, ch17.htm; Karl Marx, Grundrisse: Notebook VII – The Chapter on Capital as Fructiferous. Transformation of Surplus Value into Profit,https://www.marxists.org/…/m…/works/1857/grundrisse/ch15.htm (26 December 2018).
(3) Michael Roberts, “Transformation and realisation – no problem”,https://thenextrecession.wordpress.com/…/transformation-and….
(4) Gérard Duménil and Dominique Lévy, “The Crisis of Neoliberalism”,www.cepremap.fr/membres/dlevy/dle2016d.pdf (24.12.2018).
(5) David Harvey, “Crisis theory and the falling rate of profit”, The Great Meltdown of 2008: Systemic, Conjunctural or Policy-created?, (Edits: Turan Subasat and John Weeks (SOAS, University of London); Edward Elgar Publ., 2015.
(6) Roberts, “Transformation and … agm.
(7) Agm.
(8) Guglielmo Carchedi,”The old is dying but the new can not be born: On the exhaustion of Western capitalism”, World in Crisis (Editörs: Guglielmo Carchedi and Michael Roberts), Haymarket Books, Chicago, İllinois, 2018, s. 54,57.
(9) Gerald Dumenil and Dominique Levy, “Costs and benefits of neoliberalism: A Class analysis”, Financialisation and the World economy (Edts. Gerald A. Epstein), Edward Elgar Publ., 2005, s. 17.
(10) Samir Amin,The Law of Worldwide Value, Monthly Review Press, 2010, s. 9-10.
(11) Michael Roberts, “Marxist or Keynesian macro?”,https://rupturemagazine.org/2018/11/19.

İlginizi çekebilir