TÜRKİYE EKONOMİSİ KRİZİN İKİNCİ FAZINDA (I) – Mustafa Durmuş

Bu hafta TÜİK tarafından açıklanan büyüme verileri Türkiye ekonomisinin bu yılın üçüncü çeyreğinden itibaren krizin ikinci fazına, yani resesyon sürecine girdiğini gösteriyor. Dahası uluslararası raporlara göre 2019 yılı Türkiye ekonomisi için resesyonun derinleştiği yıl olacak.

Bu yılın Ağustos ayında krizin ilk fazı olan finansal krizin belirtileri kendini göstermişti. Milli gelirin yüzde 52’sine kadar yükselen dış borçların ve 200 milyar doları bulan kısa vadeli dış borç ödemelerinin varlığında, doların kuru 7’nin üzerini görmüş, resmi faiz oranları yüzde 25’in üzerine çıkmış ve enflasyon yüzde 20’yi aşmıştı. Borsa çöküş içindeydi.

Bunlar aslında (bankacılık sektörü dışarıda tutulduğunda) bir finansal kriz için yeterli göstergelerdi. ABD ile yaşanan rahip krizi çözülemeyip, AB ile yaşanan güven krizi hafifletilmeseydi muhtemelen bu kriz bankacılık sektörüne sıçrayacak ve böylece finansal kriz tam olarak gerçekleşmiş olacaktı.

Atılan normalleştirme adımlarıyla kur düşürüldü. Böylece dış borçları olan şirketlerin geri ödeme yükü geçici olarak hafifletilerek ötelendi, ama tamamen ortadan kaldırılamadı. Çünkü bu borçlar hala ortada duruyor. Lira cinsinden kredi borcu olanların yükü ise zoraki faiz düşürücü önlemlerle de olsa azaltılamadı. Çünkü özellikle de özel ticari bankalar bu zorla faiz düşürümünü uygulamıyorlar.

Cari açıkta yaşanan azalma ise sevindirici olmaktan ziyade endişe verici bir durum. Zira üretimde ve ihracatta kullandığı ara malı, hammadde ve sermaye malının yüzde 80’ini ithalatla dışarıdan satın alan bir ekonomide ithalatlardaki keskin düşüş ciddi bir üretim daralmasına işaret ediyordu. Bu da şirketler için daha az kâr, daha az satış, daha az gelir, hatta üretime son vermek demek. Böyle bir ortamda mevcut borç stokları nasıl eritilebilir, vadesi gelen borçlar faiz ve anaparalarıyla birlikte nasıl geri ödenebilir ki?

Yani azalan cari açık, düşen kur, baskılanan faiz ya da polisiye önlemlerle düşürülmeye çalışılan enflasyon (bize sunulduğunun tersine), aslında Türkiye ekonomisinin krizde ikinci faza, yani resesyon sürecine geçtiğinin belirtileri.

Resesyon (ekonomik küçülme)

Resesyon ekonomik krizleri anlatmada kullanılan en yaygın tanım. IMF, OECD, DB gibi uluslararası mali örgütlere göre, eğer bir ekonomi iki çeyrek (altı ay) boyunca üst üste daralıyorsa resesyon içindedir.

Ancak bu resmi tanım ekonomik kriz durumunu tam anlatmakta yetersiz kalıyor. Bunun için sadece büyüme verilerine değil, aynı zamanda üretime (özellikle de sanayi üretimine), satışlara, ihracata, borsa hareketlerine ve istihdama da bakmak gerekiyor.
Bu bağlamda tek başına bazı göstergelerin kötüleşmesi resesyonun varlığını göstermezken, iyileşmesi (örneğin borsanın yükselişi) ekonominin resesyonda olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Türkiye ekonomisi resesyon sürecine girdi

TÜİK’in 2018 yılının son çeyreğine göre ait büyüme verilerini (1) esas alarak Türkiye ekonomisine baktığımızda şöyle bir tablo ile karşılaşıyoruz:

Arz (üretim) yönünden, tarım sektörü yüzde artı 1 ve sanayi sektörü binde artı 3 (geçen yıl yüzde artı 15,4 idi) büyüyebilmiş. Gerçek anlamda büyüyebilen tek sektör yüzde artı 4,5 ile hizmetler sektörü olmuş. Diğer taraftan son 15 yılın sermaye birikim modelinin özünü oluşturan inşaat sektörü yüzde eksi 5,3 küçülmüş (geçen yıl yüzde artı 18,8 büyüme sağlamıştı).

Talep (harcamalar) yönünden, yıllardır ekonomideki büyümeyi sürükleyen ana kalemlerden olan özel tüketim harcamaları sadece yüzde artı 1,1 artabilmiş. Bu, yurttaşın durumunu göstermesi açısından önemli bir gösterge. Toplam talebi belli düzeyde tutan harcamalar ise devletin tüketim harcaması artışı ve ihracat artışı, buna karşılık ithalat azalması olmuş. Mal ve hizmet ihracatı yüzde artı 13,6 artarken, mal ve hizmet ithalatı yüzde eksi 16,7 azalmış.

Devletin tüketim harcamaları ise yüzde artı 7,5 artmış. Bu durum devletin kriz ortamında özel sektör harcamasını tamamlamak için nasıl devreye sokulduğunun bir göstergesi.

Diğer yandan yatırım harcamaları yüzde eksi 3,8 oranında azalmış (bu oran geçen yıl yüzde artı 12,8 idi). Borsa ise 90,000’lere kadar gerilemiş durumda. Bu gelişmelere paralel olarak işçilerin yarattıkları gelirden aldıkları pay bir önceki çeyreğe göre yüzde 12’nin üzerinde azalarak yüzde 36’dan yüzde 31,6’ya gerilemiş.

10 Katlık düşüş!

Sonuç olarak ekonomi üçüncü çeyrekte sadece yüzde 1,6 büyüyebilmiş (mevsim ve takvim etkisinden arındırıldığında bu büyümenin yüzde 1,1 küçülme olduğu ortaya çıkıyor). Bu, bir önceki çeyreğe göre 3,5 kat, geçen yılın aynı çeyreğine göre ise neredeyse 10 kat düşüş anlamına geliyor. Dahası ekonomideki büyüme son 7 çeyrektir giderek ivme kaybederek negatife dönmüş durumda.

Kısaca tüm göstergeler 2017 yılında yüksek cari açık ve bol KGF kredilerine dayalı özel tüketim harcamaları ve kamu tüketim harcamalarından oluşan iç talebe dayalı olarak büyütülen ekonominin bu yılın ikinci yarısından itibaren sert bir biçimde çakılarak resesyon sürecine girdiğini, 2019 yılında da bu daralmanın artarak devam edeceğini gösteriyor. Zaten yurt içi beklentiler de uluslararası raporlar da bu yönde.

Bu resesyon öncekilerden farklı

Bu resesyon daha öncekilerden (örneğin 1980’lere doğru yaşanan ve 12 Eylül askeri darbesi ile sonuçlanan resesyondan) farklı. Artık bildik “iş döngülerinden” (5- 10 yıl süren canlılık döneminin ardından durgunluk-küçülme ve yeniden ekonomik canlılık biçimindeki) söz etmek çok zor.

Yani bu resesyonun ardından, alınacak bazı ekonomik tedbirlerle ekonominin yeniden güçlü bir canlanma dönemine gireceğini ileri sürmek güç. Önümüzdeki yıldan itibaren dünya ekonomisinin motorlarının da yavaşlayacağını (2) dikkate aldığımızda ülkeyi yöneten iktidar bloku için Türkiye ekonomisinin böyle bir krizden çıkabilmesi için hem sadece ekonomik önlemler yeterli olmayacak, hem de bu resesyondan çıkış uzun zaman alacak.

Bu nedenle de (yaklaşan son seçimlerin de etkisiyle) hem yeniden savaş rüzgârları estirilmeye, hem de otoriterleşme yönünde baskı artırılmaya başladı.

Bu resesyonun diğerlerinden farklı olmasına yol açan en önemli gelişme ekonominin an itibariyle çok borçlu bir hale gelmesi. Toplam borçlar 5 trilyon liraya yaklaştı. Bu milli gelirin neredeyse yüzde 120’sine denk düşüyor. Ancak bu borçlar içinde dış borçlar çok büyük bir öneme sahip. Çünkü 457 milyar dolarlık bu dış borç stokunun yüzde 70’i ise özel sektöre ait.

Böylece, döviz kurunun ve faiz oranlarının yüksek seyretmesi ve resesyon ortamında kârların ve gelirlerin düşmesi gibi nedenler yüzünden, bu borçların çevrilmesi zorlaşacağından bu kez resesyondan hızlıca çıkılması çok daha zor görünüyor.

Önümüzdeki yıllar çoklu kriz yılları olacak

Üstelik sorun sadece resesyonla da sınırlı değil. İlave olarak yüksek bir enflasyon söz konusu. Her türlü veri manipülasyonuna rağmen enflasyon oranının yüzde 20’nin altına düşürülemediği görülüyor. Halkın, özellikle de sayısı onlarca milyonu aşan düşük gelirlilerin mutfağındaki enflasyon ise bunun bir kaç katı düzeyinde.

Bu arada bu ay itibariyle yeni asgari ücret düzeyi belirlenecek. Bunun en az 400 lira artarak net 2 bin liranın biraz üzerinde olması bekleniyor. Bu durum, hem ücretlerin üretim maliyetinin önemli bir parçası olması (yaklaşık yüzde 40) nedeniyle toplam maliyetleri artırarak; hem de harcama yönünden talebi artırarak fiyatların artmasına, dolayısıyla da enflasyonun artmasına neden olacak. Yani iki yönden de yeni asgari ücret enflasyonu artıracak.

Böylece önümüzdeki yıllar sadece derin bir resesyon (durgunluk) değil, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve yüksek iç ve dış borç stokları ve borç geri ödeme zorluğu nedeniyle ciddi bir finansal kriz riskinin sürekli gündemde olacağı yıllar olacak.

Hükümetin neo-liberal uygulamalarını daha da derinleştirme planı çerçevesinde 3,2 milyar liralık bir hacimle başlatıp, yaygınlaştırmayı planladığı menkul kıymetleştirme bu krizi çözmeye yetmeyeceği gibi, mevcut koşullar altında bir finansal krizin patlama riskini daha da artırıyor.

Toplumsal fatura büyük

Bu çoklu kriz halinin ekonomik ve sosyal sonuçlarını tahmin edebilmek zor değil: Konkordatolar, şirket iflasları, kapanan işyerleri, işsiz sayısında patlama, daha fazla yoksullaşma, mülksüzleşme, topyekûn bir toplumsal refah yitimi.

Siyasal sonuçları ise şimdiden yaşanıyor: Daha fazla otoriterleşme ve militerleşme. Bu gelişme de devlet bütçesindeki kaynakların giderek daha fazla ekonomi dışı, toplumsal refahı artırmayan güvenlik harcamaları ve sermaye destekleri gibi alanlara aktarılmasıyla sonuçlanırken, bu da kamu maliyesi alanında yeni bir mali krizle sonuçlanabilecek.

Peki, ülke ekonomisi böyle bir kriz sürecine nasıl girdi? Bu, ileri sürüldüğü gibi dış güçlerin işi mi, yanlış ekonomi politikalarının sonucu mu, beceriksiz yöneticilerin marifeti mi? Yoksa kapitalizmin işleyiş biçiminin kaçınılmaz bir sonucu mu? Bu sorular değişik iktisadi görüşler tarafından nasıl ele alınıyor? Bir sonraki yazımızda…14 Aralık 2018

…….

 

(1) TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz – Eylül, 2018 (10 Aralık 2018 tarihli TÜİK Bülteni).
(2) OECD, Economic Outlook, Chapter one, General Assessment of the Macroeconomic Situation, (2018), s. 12.

 

 

 

İlginizi çekebilir