‘Türkiye bir eksen kayması değil, savrulma yaşıyor’

Mart ayında yaşanan siyasi gelişmeler Corona virüsü salgınının gölgesinde kalırken, Gazete Karınca’dan Altan Sancar mikrofonunu Siyaset Bilimci Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek’e uzatarak, Ali Babacan’ın kurucusu olduğu yeni partiyi ve Türkiye’nin dış politikası üzerine söyleşti.

Türkiye Corona virüsü salgınına odaklanırken, geçtiğimiz günlerin iki önemli gelişmesi kamuoyunda tartışılacak alanı yeteri kadar bulamadı.

5 Mart’ta Moskova’da gerçekleştirilen İdlib zirvesinde ortaya çıkan mutabakat ve Ali Babacan’ın DEVA Partisi, basında yeterince yer bulmasa da süreç işlemeye devam ediyor.

Akademisyen Burak Bilgehan Özpek de Babacan’ın partisini, kurucular kurulunda yer alan isimleri ve Türkiye’ye yönelik vaatleri ile İdlib üzerinden Türkiye’nin dış politikasını Gazete Karınca’ya değerlendirdi.

AKP’nin merkez sağı tükettiğini söyleyen Özpek’e göre DEVA Partisi’nin kurucular kurulu yönetime geldikten sonra iş yapabilecek kadrolardan oluşuyor. Özpek, Babacan’ın yönetime gelmek için ise öncelikle sivil toplum ile ilişki kurması gerektiği görüşünde.

İdlib krizi ve Türkiye’nin dış politikasına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Özpek’e göre Türkiye bir eksen kayması değil, savrulma yaşıyor. AKP’nin dış politikasının, iç politikada kazanımlar elde etmekten bağımsız olmadığını söyleyen Özpek, Kürtlerin de bu politikalarda başat hedeflerden biri olduğunu dile getiriyor.

Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek’in sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

‘Merkez sağ artık radikal bir noktada’

Ali Babacan’ın kuruluşunu ilan ettiği DEVA Partisi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz? Size göre bir başarı şansı var mı?

Ali Babacan’ın da sahneye çıkması ile birlikte, Türk sağ seçmeninin önündeki seçenekler çoğaldı, yedinci parti oldu. Bu partiler ağırlıklı olarak İslamcı ve milliyetçi partilerdi. Sağın merkezi olarak tanımlanan bölgesinde bir boşluk bulunuyordu, Babacan bu boşluğa yerleşmeye çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olur bilmiyorum ama Türkiye’de geçmişten bu yana merkez sağ gelenek var. Bu merkez sağ gelenek en güçlü zamanını 80’lerde yaşadı, yani ANAP zamanında. Daha sonra Doğru Yol Partisi ile birlikte iki farklı partiyle temsil edilmeye çalışıldı.

Tarihsel olarak baktığımız zaman MHP ve MSP gibi partiler radikal olması ya da marjinal olması gereken partiler. Ancak sağ ilginç bir dönüşüm geçirdi ve merkez sağ artık radikal bir noktada ve marjinal olması gereken milliyetçilik ve İslamcılık çok popüler durumda. Bu nedenle Babacan’ın partisi bir boşluğu dolduruyor, ancak şansı nedir şu an bilemiyorum.

Özellikle yaşadığımız son 10 yılda AKP, merkezi yedi bitirdi. Bu nedenle Babacan’ın her şeyden önce merkezi yeniden inşa etmesi gerekiyor. İnsanlara merkezi ve makul olanı hatırlatması gerekiyor. Bu nedenle Babacan’ın hazır bir müşterisi yok. Öncelikle kendi müşterisini oluşturup, daha sonra oylarını alması gerekecek.

Kurucular kurulu bu noktada bizlere neler söylüyor?

Tam da burada bir sıkıntı görüyorum aslında. Babacan’ın ekibinin güçlü tarafı teknokratlar ve ekonomistler. Yani yönetime geldikten sonra iyi işler yapabilecek bir ekip. Partide iyi bir yönetici ve bürokrat kadro var, ancak bunların anlam ifade edeceği yer iktidara geliş sonrası. Partiyi iktidara hazırlayacak olan iki farklı kanat olması gerekiyor. Entelektüeller ve siyasetçiler…

Kurucular kurulundan bahsediyorsak eğer, ben siyasetçi ve entelektüelleri zayıf buldum. Yani o kadrodan bir merkez inşası projesi çıkmaz, bunu becerebileceklerini düşünmüyorum. Daha iddialı ve daha kamusal tartışmaya katılmaya hevesli isimlerle yola çıkması gerekiyordu. Ancak anladığım kadarıyla bu isimler de Babacan’ın partisinde yer almak istemediler. Babacan’ın hızlı bir şekilde bu realiteyi kavraması ve sivil toplum ile hareket etmesi gerekecek. İnsanlar illa parti üyesi olmak ya da kurucular kurulunda olmak zorunda değiller, ancak sivil toplumda kendisini destekleyecek isimler bulabilir. Burada da bütün yük Babacan’ın kendi liderlik potansiyeline ve söylem üretme yeteneğine kalıyor. Kurucular kurulunda bu kapasite yok, ancak Babacan’da var.

Abdullah Gül ismi çok sık gündeme gelmeye başladı. Parti içinde bu faktörü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdullah Gül’ün Türk sağ hareketi içinde geçirdiği dönüşüm, şu anda Ali Babacan’ın durduğu noktaya tekabül ediyor. Dolayısıyla birlikte çalışabileceklerini düşünüyorum. Babacan da Gül için ‘Tecrübelerinden yararlanmak gerekir’ diyor. Fakat Gül’ün parti içinde nerede duracağını bilmiyorum. Ancak her iki politikacının da benzer bir piyasaya oynadığını ve benzer noktada konumlandığını düşünüyorum. Bu nedenle bir yerden sonra Gül, Babacan’ın merkezi kurma projesinde mutlaka bir şekilde destek verecektir.

Peki Ali Babacan bir özeleştiri verdi mi ya da vermesi gerekiyor mu?

Nasıl bir özeleştiri bekleniyor bilmiyorum. Babacan, 2015 Kasım’ına kadar AKP içinde milletvekiliydi. Kendisinden beklenen ‘Birden bire aklım başıma geldi, sizden özür diliyorum’ demesi mi? AKP zaten Babacan’ın partisi ve orada siyaset yapıyordı. AKP eğer doğru bir yörüngeye otursaydı, şu anda ekonominin başında Albayrak değil, Babacan olacaktı. Bu insanların AKP veya muhafazakar demokrasi kavramları ile bir sorunları bulunmuyor. Bu insanlar için hayat iyi gitmiş olsaydı, zaten siyasi bir parti kurmazlardı.

‘Babacan hayat istediği gibi gitmediği için parti kurdu’

Parti kurmalarını bir özeleştiri hamlesi olarak mı yorumlamalıyız?

Öyle tabi ki. Zamanında başkanlık sistemine destek vermedikleri halde AKP’de durmaları için bir şeyler söylenebilir. Çünkü AKP’de siyaset yapamayacakları anlaşılmıştı. Fakat öncesinde yaptıkları işler için bu insanlardan özeleştiri istenmesini ben doğru bulmuyorum. Çünkü hayat onlar için iyi gitmiş olsaydı, şu an bakan ya da cumhurbaşkanı yardımcısı olacaklardı. Bunlar olmadığı için Babacan ayrı bir parti kuruyor.

Biraz da dış politikaya, daha doğrusu hemen unutulan İdlib krizine gelmek istiyorum. Öncelikle siz Türkiye-Rusya ilişkilerini nasıl tanımlıyorsunuz?

Fazlasıyla istikrarsız bir ilişki olarak tanımlıyorum. Türkiye’nin militarize olmuş bir dış politikası var. Bu politika değer ve kurumlardan arınmış durumda ve tek bir kişiye bağlı. İster Rusya, ister ABD olsun yeni bir ilişki modeli ortaya çıkıyor. Bu istikrarsız ilişki modeli de Erdoğan’ın hızlı dönüşleri ve pragmatik hamleleri ile ortaya çıkıyor.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin devam etmesi için, Putin-Erdoğan ilişkilerinin devam etmesi gerekiyor. Bundan dolayı bir sene önce çok iyi olan, bir anda İdlib’de karşı karşıya gelerek 50 askerini kaybeden Türkiye portresi beni şaşırtmıyor. Bir ay sonra ne olabileceğini de ne kadar uzlaşmacı ya da çatışmacı olabileceğini de tahmin edemiyoruz açıkçası. Bu ilişkiler karşılıklı anlaşmalardan, kurumlardan veya ortak değerlerden bağımsız durumda. Türkiye’nin sadece Rusya ile de değil, bütün dünya ile ilişkileri bu şekilde.

‘Hiçbir ülke güvenliğini bir başka ülkenin toprakları içinde kuramaz’

‘Suriye’de ne işimiz var?’ sorusu çok tartışıldı. Muhalefet bu soruyu sordukça, iktidar tepki gösterdi. Size göre Türkiye’nin bir işi var mı yok mu?

Bir ülkenin bir başka ülkenin topraklarında işi olamaz, bu çok açıktır. Hiçbir ülke güvenliğini bir başka ülkenin toprakları içinde kuramaz. Bunun rasyonel bir tarafı yoktur, ancak rasyonelleştirici bir tarafı vardır. Örneğin, herhangi bir ülkeyi işgal etme veya oradan toprak alma politikasını rasyonalize edebilir. Olası senaryoları göz önünde bulundurarak bunu kurgulayabilirim. Dış politikada ağzı iyi laf yapan bir insan bulduktan sonra herhangi bir politikanızı rasyonelleştirebilirsiniz, ancak bu yaptığınızın rasyonel olduğu anlamına gelmez.

Politikaların rasyonel olmadığını anlamak için de binlerce acı sonuç ile karşılaşmak zorunda değilsinizdir. Alternatif ve farklı görüşleri kamusal tartışmaya açarsanız, neden rasyonel olmadığını insanlar medeni bir biçimde tartışır ve size anlatır.

Türkiye’nin mevcut durumu, Suriye’de yürüttüğü Kürt politikasının bir sonucu mu?

Türkiye’nin Suriye politikası, ülkenin Kürtler ile olan ilişkisini etkiliyor. Türkiye, Suriye politikasını da kendi iç politikasına göre dizayn etti ve bu tamamen AKP’nin iktidarda kalmasına endeksli bir politikaydı. Hatta etki alanını genişletme ve konsolide etme politikasıydı. 2016 yılına kadar Esad’ı devirmek için Kürtler ve Sünni Araplar ile yakın ilişkiler kurma politikası vardı. Hatta bu politika AKP’nin çözüm sürecini başlatmasını da beraberinde getirdi. Asıl hedef Esad’ı devirmek olunca, Kürtler ile çatışmamak gerekiyordu.

ABD’nin Suriye’ye girmeyeceğinin anlaşılması, çözüm sürecinin Erdoğan’a iç politikada kaybettirmesi politika değişikliğine sebep oldu. Odak Suriye’de Esad’ı devirmekten uzaklaştı ve Kürtler ile mücadeleye döndü. Kürtler ile mücadele dediğiniz şey de Barış Pınarı Harekatı ile ilerlemeyeceğine göre Erdoğan, Türkiye’de iç politikada meşruluk yaratmak için bir şeyler yapmak zorunda hissetti. Bu defa riskli bir işe girip, Kürtleri, Rusları ve Esad’ı karşısına alarak İdlib operasyonuna başladı. AKP’nin Suriye ile yaşadığı krizler, başarı ve başarısızlıklar bizim içerideki kaderimizi de etkiliyor.

‘Türkiye tamamen eksensiz bir politika izliyor’

Mültecilerin İdlib krizi ile birlikte ‘koz’ olarak kullanılmaya başlandığı söylemleri sıkça basına yansıdı. Buna nasıl bakmalı?

Bu durumu kart olarak görmek yanlış. Çünkü Türkiye bu mesele üzerinden kendi etki sahasını genişletmek ve toprak kazanmak gibi bir niyet içinde. Bu niyet içinde olduğu sürece de sorunu çözemez. Göçmen sorununu çözmenin yolu uluslararası bir koalisyon kurup, Esad yönetiminde yaşamak istemeyenlerin sığınabilecekleri bir bölge kurmaktır. Bu bölgeye Esad’ın ya da Rusya’nın razı olması mümkün değil. Ciddi anlamda insani kaygılar için, BM denetiminde böylesi bir bölgenin kurulması ve finansmanın sağlanması gerçekçi bir politika olabilir. Mülteci sorunu çözülür, ancak sorunu kart olarak görürseniz bir şeyi çözemezsiniz.

Bu soruyu size daha önce de sormuştum, geldiğimiz son aşamada tekrar sormak istiyorum. Türkiye’nin durumunu ‘eksen kayması’ olarak niteleyebilir miyiz?

Türkiye için eksen kayması artık mümkün değil. Eksen kayması yaşamak için daha önce başka bir eksene oturmuş olmanız gerekirdi. Türkiye şu anda bir savrulma yaşıyor. Rus yanlısı eksenden, Batı yanlısı bir eksene kaymıyor. Türkiye tamamen eksensiz ve kısa vadeli bir politika izliyor. Ve Batı ile ilişkisini iyi kurduğu anda Erdoğan da bu durumu eksen kayması olarak nitelendirmeyecek, pragmatik dış politikanın zaferi olarak nitelendirecek. Bazı isimler ‘Patriotlar gelsin’ diyor; bunlar geldiğinde Erdoğan bu durumu ‘Batı ile iyi ilişkiler kurdum’ biçiminde anlamayacak. Erdoğan bu durumu ‘Hem S-400 hem de Patriot alan sihirbaz gibi bir liderim’ biçiminde algılayacak. Bu nedenle biz eksen kayması yaşamıyoruz diye düşünüyorum.

İlginizi çekebilir