Toplumsal Bedende İntihar Yarası – Nejla Kurul

Kasım ayının en politik ve toplumsal olayı ne Erdoğan’ın ABD’ye ziyaretiyle ilgili tartışmalar, ne 2020 yılı bütçesi, ne de gerilim hattındaki Suriye coğrafyası, ne de Saray’daki CHP’li idi kanımca. Olay, siyasalın kıyısında durmalarına karşın, topluma ve doğaya isteksizce şöyle bir bakıp ardından çekip giden küçük hayatların yakıcı, sarsıcı ve hüzünlü intihar hikâyeleriydi. Yeryüzüne ve ortak dünyamıza ilginin yitip gidişini anlatıyordu bu hikâyeler.

Toplu intiharlar ve ardı ardına gelen birey intiharlarından geriye derin bir keder kaldı. Bir daha hiç bir kimsenin nedeni ne olursa olsun yaşama uğraşısından vazgeçmemesini diliyoruz. Ne var ki çok samimi de olsa dilekler yetmez. İntihara neden olan toplumsal, politik, kültürel ve psikolojik koşullar değiştirilmek zorunda. İnsanların birlikte yaşayabileceği koşulları şimdi ve burada bakış açısı ile araştırmamız ve değiştirmeye dönük bireysel ve kolektif uğraşılarımızı sürdürmemiz gerekiyor.

Bir kişinin bir başka bedene uyguladığı şiddeti reddetmemize karşın bireylerin toplu ya da tekil iradesi ile kendini/kendilerini ve en sevdiklerini ya da kendileriyle birlikte nefret ettikleri insanları ölüme götürmelerinin aklı zorlayan bir yanı var. Bir kısmımız kederlensek de bu olaylara dikkatimizi yoğunlaştırmaktan kaçındık, kimimiz bu kişilerin neden intihar ettiklerini ve yaşamlarını esir almış kederden kurtulup neden yaşama uğraşısında sevinçli başka bir pencere açıp yolda olma halini sürdüremediklerini düşündük. Kimimiz ‘gerçek suçlu’nun kim olduğunu bulmaya yöneldik. Kuşkusuz tüm bu soruların cevapları iç içe nitelikler taşıyor. Ne var ki fail ve kurban aynı kişiler olsa da tanıklık da önemli. Kedere gömülmüş insanlar, faillerinin kendileri olduğu bir ölümü planlarken bizler nerelerdeydik?

Kasım ayındaki yaprak dökümü

Bildiğimiz ve bilmediğimiz intihar haberleri hem yakınlarını hem de yaşamını başkalarını yaşatmaya adamış tüm yurttaşları derinden sarsıyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre (2002-2008) 17 yılda 50 bin 378 kişi hayatına son verdi. Verilere göre söz konusu dönemde, Türkiye’de her sene ortalama 2 bin 963, her ay 246, her gün 8 kişi intihar etti. 17 yılda her sene ortalama 3 bin kişinin intihar ettiğini şaşkınlıkla öğreniyoruz.[1] Son 17 yılda  intihar edenlerin 5 bin 318’i aile içi sorunlar, 4 bin 481’i geçim sıkıntısı, 10 bin 887’i hastalık, bin 4’ü ticari başarısızlık, 2 bin 412’si aşk ve istediği ile evlenememe, 3 bin 896’sı diğer nedenlerle hayatına son verdi. Çok tuhaf bir biçimde 21 bin 256 kişinin ise neden intihar ettiği bilinmiyor. İçinde bulunduğumuz Kasım ayında, toplu ve tekil intiharlarla tam bir yaprak dökümü yaşandı.[2]

Ne oluyor? İnsanlar niçin kendilerinin ve yakınlarının katlinin faili oluyorlar? Yaşanılanlar iktidar yanlısı medyanın ifade ettiği gibi münferit, yani tekil, genel/kamusal ile ilişkisi olmayan, kişisel bir olgu mudur? Klasik toplumbilimcilerden Emile Durkheim böyle olduğunu düşünmüyor, düşünürün belirttiği gibi intihar toplumsal bir olgu, hatta ‘kişisel olan politiktir’ diyen feministlerin bakış açısından da politik bir olgu. İnsanların bu dünyaya ilgilerini neden yitirdikleri ve neden ölümü istedikleri, neden başka bir hikâye yazamadıkları üzerine düşünmek ve eylemek sorumluluğu biz tanıklarda.

İntiharı dert edinen Filozof: Emile Durkheim

İntiharları dert edinen çalışmalar arasında Emile Durkheim’in kült eseri ilk akla gelenlerdendir. Düşünür İntihar’ı yayımladığında 39 yaşındaydı, eseri, toplumbilimci olarak olgun bir döneminin ürünü idi. Kitapta intihar şöyle tanımlandı: Kurbanın kendisi tarafından gerçekleştirilmiş, pozitif (bir şey yaparak) ya da negatif (Bir şey yapmayarak, örneğin yemek yemeyi reddederek) bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her olaya intihar denir. Durkheim intiharı toplumsal bir olgu olarak inceliyor, intiharın toplumun içinde bulunduğu çözülme, ayrışma durumunda dışa vuran çöküntü ve düş kırıklığı, bir çeşit ortak bıkkınlık, yılgınlık, bireysel kedere benzer toplumsal bir tatsızlık durumu olarak niteliyordu.[3] Bir bakıma intiharlar kolektif bedenimizin yaşamı/sevinci değil, ölümü/kederi arzulamaya başlamasının işaretlerini veriyor. Düşünür sanki Türkiye’deki toplumsal ruh halimizi anlatıyor.

Toplumbilimci,[4] uyumlu işleyen bir toplumda intiharları bir anomi olarak görüyor, anomiyi bir davranışta bulunması gerektiğinde hangi normu ölçüt alacaklarını bilemez duruma gelen bireylerin toplumla bütünleşmelerini engelleyen düzensizlik durumu olarak niteliyor. Bu cümlelerde yine Türkiye’nin siyasal ve toplumsal durumu ile benzerlikler buluyorum. Bu durumda düşünür, yetersiz ya da aşırı toplumsal bütünleşme ve yetersiz ya da aşırı düzenleyici kurallarla dört tür intihar tipolojisi çıkarıyor. Bencil intihar, topluluğun birey üzerindeki basıncının zayıflaması, toplumun çözülmesinin bireyde yaratabileceği tinsel şaşkınlık sonucu ortaya çıkıyor. Özgeci intihar, bireyin ortak değerlere sıkı sıkıya tabi olduğu toplumlarda, toplumun bireyi birçok şeyden vazgeçmeye, katıksız bir özveriye itmesi ve yüreklendirmesi sonucu görülüyor. Kuralsız intihar ile politik, ekonomik ve kurumsal krizlerin toplumun bütününü etkilediği, ortak düzenin bozulduğu bunalım dönemlerinde karşılaşılıyor. Düşünür yazgısal intiharı, düzenlemelerin aşırılığından doğan olgu olarak ele alıyor: Geleceği acımasızca kösteklenmiş, tutkuları baskıcı bir disiplinle gemlenmiş kişilerin, pek genç kocanın, çocuksuz evli kadının, kölenin intiharı. Yazgısal intihar esneklikten yoksun katı kurallar karşısında hiçbir şey yapamamanın çaresizliği durumunda ortaya çıkıyor. Durkheim, toplumsal düzeni (burjuva demokrasisi/kapitalizm) önemseyen bir düşünür, intihar gibi anomi durumlarını tehlikeli buluyor, bu nedenle intiharın anlaşılması ve önlenmesini önemli görmüş olmalı.

Düşünür kitabının kamuoyunda çok ses getireceğini düşünse de umduğu gibi olmamış. Dostlarına yazdığı mektuplardan anlaşıldığı kadarıyla çok önemsediği intihar olgusu yeterince karşılık görmemişti: Doğru mu yanlış mı bilemem, ama bana öyle geliyor ki İntihar’ımla akıntıya kürek çekiyorum. Biraz gerilettiğimi sandığım dar kafalılığın yine karşıma çıktığını hissediyorum” diyordu.

Sessizce gidenler: ‘bireyci intihar’, ‘kuralsız intihar’ ve ‘yazgıcı intihar’

Durkheim’in özgeci intihar dışında sözünü ettiği intihar türlerini, Türkiye gündemine dahil ederek bir yazının sınırları içinde ayrıştırmak oldukça güç. Ayrıca bu intiharların birbiri ile örtüşen yanları bir hayli fazla. Ancak bu üç intihar türünün, özgeci intihardan ayrılan bir yanı var, intihar edenler öfkeli ve üzgün ama ne devlete ne de kamuoyuna yaşarken açıktan bir uyarıda bulunmuyorlar, sessiz biçimde intiharı düşünüyor, planlıyor ve gerçekleştiriyorlar. Durkheim’e göre bencil intiharcı üzgündür, çünkü dünyada kendisinden başka bir gerçek görmez, ayrıca yaşamdan kopuk, mutsuz, bıkkın ve iç karartıcı bir karamsarlık içindedir.[5]

İntihar eden kişi, geride varsa bir mektup, birkaç sosyal medya paylaşımı bırakıyor bir de tanıdıkların hakkındaki yorumlarını. Son bir ay içindeki kayıpların hemen hepsi bu üç intihar türü ile son dönemlerin meşhur deyişi ile iltisaklı ve irtibatlı. Dışarıya pencerelerini kapatmış bencil intiharlara, yaşadığımız ekonomik krizin ittiği kuralsız intiharlar, otoriter rejimin koyduğu aşırı düzenleme ve engellemelerle anılan yazgısal intiharlar bir sarmal biçiminde bir arada gelişiyor, intihar olgularını ayırt etmek derinlemesine nitel ve nicel araştırmaları gerektiriyor.

Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cevdet Kılıç’a göre, insanlar yalnızlıktan intihar ediyor, dini inançların zayıflığından intihar ediyor. İntihar gibi karmaşık bir olguyu tek boyuta indirgeyen bu yaklaşımın ciddiye alınır bir tarafı yok. Türkiye’de siyasal İslam’ın siyasal toplum içinde hükmeden olarak (hükmetme siyaseti) etkisi olsa da eşitlik siyaseti tahayyülü zayıfladığı için kendi tabanıyla bağı güç yitirdi. Siyasal dincilik Müslüman topluluğu da parçaladı. Zira Türkiye’de son üç yıl içinde kendilerini Müslüman kimliği ile tanımlayan, adil yargılanma hakkı tanınmadan sivil ölü haline getirilmiş 60 KHK’linin intiharı[6],[7] aceleci profesörü kolayca boşa düşürüyor.

Terörle Anılan ‘Özgeci İntiharlar’

Belleğimizi biraz zorladığımızda, Türkiye kamuoyunun son yıllarda intihar ya da farklı amaçlarla da olsa doğan intihar girişimlerinin farklı türleriyle karşılaştığını anımsamak gerekiyor. 7 Haziran 2013 seçimlerinden sonra Ankara (10 Ekim 2015) ve Suruç’ta “canlı bomba”nın barış için yola çıkmış çok sayıda yurttaşın katliamına yol açarak toplumsal belleğimizde derin bir acı bıraktı. Ardından başka bir canlı bomba İstanbul Sultanahmet Meydanı’na bir saldırı düzenledi (16 Ocak 2016). Beyoğlu İstiklal Caddesi’ne (İstanbul, (19 Mart 2016) canlı bomba saldırısı oldu, masum insanların yaşam hakkı ellerinden alındı. Türkiye coğrafyasında hiç tanımadığı ya da karşı olduğu, hatta nefret ettiği insanların olduğu alana girip kendi bedenini de yok etmeyi (cennete gitmeyi) göze alarak (intihar) yaptığı toplu katliam (cinayet) aklın alamayacağı bir şiddet eylemi idi. Bu şiddet Türkiye ile sınırlı kalmadı, Avrupa’ya da yayıldı.

10 Ekim katliamından dört buçuk ay sonra Ankara’da askeri servise bomba yüklü araçla saldırı yapıldı (17 Şubat 2016), saldırıyı TAK üstlendi ve yine bir intihara toplu katliam (cinayet) eşlik etti. Bu eylemlerde, bomba yüklü bedenlerin intihar eylemi masum insanlara yöneldi. Yine aynı örgüt Kızılay Güven Park’taki otobüs durağına intihar saldırısı düzenledi, intihar toplu cinayetle sonuçlandı ve günlük yaşam uğraşısı içindeki insanlar yaşamlarını yitirdiler.

İntihar saldırılarını, kamuoyunda yarattığı dehşet nedeniyle “terör eylemi” olarak kınadık. Eylemlerde, yüzlerce masum insanı yok eden canlı bombalar intihar etse de ait oldukları toplumsal bedenler, şu ya da bu biçimde Türkiye’de ve Suriye’de varlıklarını sürdürüyor. Bu yüzden bu tür intiharlarda bombacılar değil, ait oldukları şiddet örgütleri konuşuluyor. Bu intiharlar, olay anında ve sonrasında çok şiddetli ses ve görüntü ile  (bombanın sesi ve toplumsal bedende yarattığı korku ve kamussal görünürlük) kamusal sahnede yer almayı amaçlıyorlar.

Emile Durkheim eserinde[8] bu tür intiharları özgeci intihar olarak tanımlanıyor. Düşünür özgeci intiharı aşırı toplumsal bütünleşmenin, diğer bir deyişle ait olunan örgüt veya toplulukla kurulan aidiyet ilişkisinin bireyin kendi iradesini kullanamayacak düzeyde aşırılaşması olarak tanımlıyor. Örgüt ya da topluluk karar veriyor, canlı bombacı “neden ben?” sorusunu sormaya cesaret edemeden, bazen coşku içinde teslim oluyor. Durkheim’in bakış açısından, topluluğun, üyelerinden bazılarını (intihar edenle birlikte başkalarını, NK) öldürmeye böyle zorlayabilmesi için, bireysel kişiliğin pek az önem taşıması gerekiyor. Çünkü bireysel kişilik oluşmaya başlar başlamaz, ona tanınan hakların birincisi yaşama hakkıdır. O hak, olsa olsa ancak savaş gibi sıra dışı durumlarda askıya alınır. Yaşadığı dönemde Durkheim, canlı bombalar kuşanmış intihara eşlik eden “cinayetleri” ele almıyordu, ancak ifade ettiği gibi sözü edilen örgütler bu saldırıları devam etmekte olan savaşlarının başka bir coğrafyaya uzanmış parçaları olarak görüyorlar.

Düşünür’e göre çok zayıf bireyselleşme durumlarında birey grubun içinde tümüyle erimiştir ve ortak yaşamda çok önemsiz bir yer tutar. Toplumsal bütünlük içinde parçaların kendilerine ait bu denli az varlığı olabilmesi için, bütünün çatlaksız ve sürekli bir yığın oluşturması gerekir. Yani bireyin içine sığınacağı, içinde doğasını geliştireceği, sadece kendinin olan bir görünüm yaratacağı özel bir çevre kurma olanağı yoktur. Arkadaşlarından ayrılırsa, bütünün kişisel değer taşımayan parçalarından birisi olacaktır.[9]

Durkheim’e göre, öylesi bütünleşmiş bir toplulukta intihar bir “görev” niteliği taşıdığı için meydana gelen intihara zorunlu özgeci intihar denir, bu durumda yaşama önem vermemek bir erdem haline gelir. İntihar edenin böyle istemesinin nedeni kendine özgü bir varlığının olmadığını düşünmesidir. Kişi-dışılık burada doruk noktasına varıyor…  Elbette, insan böylesine doğallıkla kendini öldürüyorsa, yaşama pek önem vermiyor, yani yaşamı az çok karanlık görüyor demektir. Özgeci intiharda kişinin bir amacı vardır, bu amacı gerçekliğin dışında düşündüğünden intihar etmektedir. Özgeci intiharın başat gittiği yerde insan her an yaşamını vermeye hazırdır ama buna karşı başkasının yaşamına da o denli az önem verir.[10]

Açlık Grevleri ve Ölüm Oruçları

Açlık grevleri ve ölüm orucu, kişinin adil olmadığına inandığı bir hak kaybı karşısında, çeşitli meşru yolları tüketmesinin ardından hak ihlali ortadan kaldırılmadığında, genel olarak devlet aygıtından açık bir talebi dile getirerek Durkheim’in deyişi ile bir şey yapmadan, yemek yemeyi reddederek ölüme doğru giden bir eyleme başlamasıdır. Kişi, intihar girişimini koşullu olarak sürdürür. Açlık grevleri ve ölüm oruçları, başka bedenlere zarar vermezler, ne var ki çoğalarak bir toplumsal bedene dönüşebilirler. Bu eylemlerin başlıca iki muhatabı vardır: Birincisi haksızlığı yaptığını düşündüğü devlet kurumlarını haklarını geri verme konusunda zorlamak, ikincisi haksızlığın tanığı olmasına karşın sessiz kalan kamuoyunu uyarmak, kamu vicdanını harekete geçirmektir. Bunlar tekil eylemler olabildiği gibi toplu biçimde de olmaktadır.

Bizler, son yıllarda, her iki nitelikteki eylemlerle de karşılaştık. İşini geri alma talebiyle ölümü göze alarak açlık grevine giren KHK’liler ya da Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasını isteyen politik hükümlülerin bazılarının ölümüyle sonuçlanan açlık grevleri. Ancak bu olgular, sınırlı bir demokratik kamuoyu dışında ne geniş kamuoyunun, ne üniversitelerin ne de siyasetin gündemine yeterince dahil olabildi. Bu tür intihar girişimlerinin artışı, Türkiye’nin başka bir gerçeğini ortaya koyuyor: büyük haksızlıklar yaratan bir neo-liberal kapitalist sistem, yurttaşların çığlıkları ve taleplerine duyarsız ve anayasasız bir devlet yönetimi ve bu ihlalleri gören tanıkların/toplumun derin suskunluğu.

Türkiye’deki Dar Kafalılığın İntiharlarla İlişkisi

Türkiye uzunca bir süredir hemen hemen her konuda Durkheim’in sözünü ettiği dar kafalılığın ve kayıtsızlığın sonuçlarını yaşıyor. Ekonomi ve siyasette işler yolunda değil, ne var ki tek kutuplu siyaset uzunca bir zamandır sorunlara çözüm üretemiyor. İşsizlik almış başını gidiyor, yolsuzluklar hasıraltı ediliyor. Her gün yüzlerce kadın, erkek şiddeti tarafından eziliyor, kent ve doğa talan ediliyor. Siyasal iktidarın pek sık kullandığı ‘milli irade” ayaklar altına alınıyor ve HDP’nin seçimi kazandığı belediyeler kayyumlara devrediliyor, artık seçimlerin de bir önemi yok. Sanattan spora her alanda derin bir çoraklık göze batıyor.

Ekonomi üzerine eleştirel yazılar yazarak iktidarı ve kamuoyunu uyaran iktisatçılar ve akademisyenler “terörist” oluşla birlikte anılıyor, muhalefetin toplumsal sorunlarla ilgili olarak talep ettiği araştırma önergeleri Cumhur ittifakı tarafından Meclis’te reddediliyor. Toplumsal sorunlarla ilgili açıklama yapmak isteyen demokratik kitle örgütleri ve siyasal partiler engelleniyor. Sadece devlet alanı olmaması gereken kamusal alan, adeta parti-devletin kodları ve piyasa aksiyomatiği tarafından işgal edilmiş durumda. “Yardım edin!” diyemeyen, konuşamayan, dışarıya açılamayan, ortaklaşa çözüm arayamayan ve bu nedenle örgütlenemeyen, toplumsal alan ve birey “içe patlıyor”, toplumun sağlığı gün geçtikçe daha da bozuluyor. Kısaca Türkiye Psikiyatri Derneği boşuna demiyor: İntihar bir halk sağlığı sorunudur diye.

Kapitalist makine ve devletleşme pratikleri; eşitsizlikler, hiyerarşiler ve ayrımlar üretiyor, insanları birbirlerine, hatta kendilerine yabancılaştırıyor, gündelik iktidar ilişkileriyle insanları kapıyor, onları kendi formlarına göre yaşatmaya zorluyor. Eşitsizliklerin, hiyerarşilerin ve ayrımların kötü sonuçlarının tüm sorumluluğunu da, incelikli biçimde bireyin, topluluğun ve coğrafyanın tekilliğine bırakıyor. Bu nedenle toplumsal bedenden yükselen her acı “münferit”leşiyor. Katilinin başkası ya da kişinin kendisinin olduğu tüm ölümlerin sorumluluğu da bireye yükleniyor.

Bireyin sorumluluğu yok mu, kuşkusuz var. Kapitalist koşullar içinde birey, var olma ve eyleme gücünü artırabilir, birey irade kullanabilir, örgütlenme yoluyla kolektif bedenle buluşarak yeni koşulları ortaya çıkarabilir, kaçış çizgileri örebilir. Ne var ki bunu yapamayan, var olma gücünü yitirmiş birey, koşut olarak eyleme gücünü de yitirir, geri çekilir, siner, aileye sığınır. Son dönemde yaşanan toplu ve bireysel intiharlar: işsizlik, güvencesizlik, geçim sıkıntısı, servet kaybı ve borç nedeniyle aile içine kapanmış, kamusal alana seslenemeyen bireylerin hayat hikâyelerini anlatıyor.

Ortak dünyamıza ilgiyi yeniden canlandırmak

Bireylerin okul, iş, ev ve yakın çevresi, diğer bir deyişle kamusal ve özel alanlar arasında/içinde akıp giden yaşamı, genel olarak tekdüze bir biçim olarak ifade edilir. Bu hayatlar öylesine yalındır ki, onu anlatmaya niyet eden tüm sözcükler yapay, cilalı, yalancı kalır. Zorunluluklar alanı içinden çıkan bu yaşam, ancak insan özgürleşmesine dönük mikro ve makro kamusal/kolektif etkinliklerle dönüşebilir. Michel Foucault’un bu konudaki sorusu çok önemlidir: Beni şaşırtan toplumumuzda sanatın bireylere ve hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şeyler durumuna gelmesi. Sanatın yalnızca sanatçı denilen uzmanlar tarafından gerçekleştirilen bir uzmanlık dalına dönüştürülmesi. Neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? Neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?[11]

Hayatını bir sanat yapıtına dönüştüren insanlar, ortak dünyalarını da bilim, sanat, siyaset ve aşkla dönüştürebilirler. Ortak dünyanın canlandırılmasında siyasal eylem üzerinde duran Hannah Arendt özel ve kamusal alan ayrımında kamusal alana işaret ediyor. Konuşma ve eyleme etkinliğinin gerçekleştiği kamusal alanı Arendt,[12] iki sıfatla açıklıyor. Birincisi açıklık; bunu sağlayan herkes tarafından yani başkalarınca görülebilir ve duyulabilir olmaktır. Bu durum, Arendt’e göre, insani varoluş için en temel şeyi gerçeklik duygusunu verir bize. Yüreğin tutkuları, aklın düşünceleri, duyuların hazları… özel ve bireysel olmaktan çıkarılmazlarsa … belirsiz bulanık bir varoluş tarzı sergilerler. Kamusal alanın ikinci özelliği … hepimiz için ortak olan bir dünyayı ifade eder. Herkese açık ve ortak olduğu sürece “dünya”dır. Arendt bu ortak dünyayı, insanların etrafında oturdukları ve ortak sahiplendikleri bir masaya benzetir; içinde ve arasında olunan her şey gibi, bu dünyada insanları hem birbirlerine bağlar hem de ayırır. Ortak bir dünya olarak kamusal alan insanları bir araya getirir. Arendt’e göre bugün insanlık durumu bakımından sorunlu olan insanların ortak dünyaya olan ilgilerini yitirmiş olmalarıdır.

Durkheim, intihardan uzaklaşmayı, toplumun bireyleri daha sıkı biçimde tutması ve bireylerin de ona karşı bağlılığını sıklaştırılması ile ilişkilendiriyor. Birey kendisini, kendinden önce varolan ve sonrasında da varlığını sürdürecek olan, her açıdan onu aşan bir toplumsal yapı ile daha çok dayanışma içinde duyumsamalıdır. O bireyi intihardan korumayı yeniden toplum olma düşüncesinde arıyor. Düşünür’e göre, siyasal toplum, din ve aile önleyici mekanizmalar olarak kısmen işlev görse de artık yeterince güçlü değiller. Siyasal toplum bireyden fazlasıyla uzaklaşmıştır. Din intihar eğilimini insanın özgürce düşünmesini engellediği için bir dereceye kadar zayıflatabiliyor, ne var ki insanın aklına sınır koymak mümkün değildir. Aile yapısı ise eskisi kadar güçlü değildir. Bu üç toplum dışında toplumsal bağı güçlendirecek toplum olarak mesleki birlik toplumunu öneriyor.

Kuşkusuz bugünün bireyi ve onun ortak dünyası Durkheim’in tanımlamış olduğundan daha da karmaşık. Devlet alanı ve sivil toplum; kamusal alan ile özel alan birbiriyle ilişkili ve kesişimsel. Bireylerin yüz yüze dünyaları kadar sanal ortaklaşmaları da var. Kederli toplum siyasalın kıyısında olsa bile baskı nedeniyle siyaset üretemiyor. Bu nedenle farklı boyutlarıyla ailede/evde, işyerinde, sokakta, demokratik kitle örgütlerinde, sivil toplumda, kentte ve dünyada tüm boyutlarıyla ortak dünyanın inşa edilmesi gerekiyor.

Durkheim’in yeterince işlev gördüğünü düşünmediği aileyi, Arendt özel alanın kurumu olarak tanımlıyor ve o da eleştiriyor. Aile, dışarıdan kimse ile konuşulmayan, kimsenin görmediği ve duymadığı ve kapalı oluşla nitelenen özel bir alan. Arendt sadece aile içinde yaşamanın, yani özel bir yaşamın katlanılabilirliğini sorguluyor. Bunu yaparken aynı zamanda kamusal alanın insani gelişim bakımından önemini vurguluyor: [13]

“…Tümüyle özel bir yaşam sürdürmek hakiki bir insan yaşamı için özsel şeylerden yoksun kalmak demektir…”, … Başkaları tarafından görülmenin ve duyulmanın sağladığı gerçeklikten, başkalarıyla ortak bir şeyler dünyası aracılığıyla birleşmenin ve ayrılmanın sağladığı “nesnel” bir ilişkiden, yaşamın kendinden daha kalıcı bir şeyler başarma olanağından yoksun kalmak demektir. Özel/kişisel(deki) yoksunluk, anlamını başkalarının yokluğunda bulur; özel (haldeki) insan başkalarının gözüne görünmez, o nedenle sanki yokmuş gibidir. Yaptıkları kaale alınmaz, başkaları için bir doğurgusu yoktur; onu ilgilendiren başkalarını ilgilendirmez…”

Yaşamayı/sevinci ön plana alan bir gündelik yaşamda, insanın özgürleşmesi için en kolay, en yakın ve en gerçek olan ödevlerimizden biri “komşuluk” ilişkileri üzerine düşünmek ve eylemektir. Psişik zincir komşularla kurulur, aynı zamanda bu toplumsal bir zincirdir. Hem intiharlar söz konusu olduğunda hem de içe kapanmış yaşamlarımızı düşündüğümüzde komşuluk hususunda derin bir kriz içinde olduğumuzu hatırlamalıyız. L’Heuillet’in sözüne gerçek anlamını vermek durumundayız: Komşuluk bugün olmazsa olmazımız, ne de olsa hepimiz komşuyuz.[14] Komşuluk, siyaseti yerel düzeye taşımanın da bir olanağı. Martha Nusbaum, hem sağımızdaki hem solumuzdaki komşu günümüzde yakınlarımız olmayabilir ama en azından hemen bitişiğimizde olup bizi yere kapaklanmaktan kurtaracak insanlar da onlardır derken bizleri komşuluk tecrübemiz üzerine düşünmeye çağırıyor.[15] Dip dibe yaşadığımız başka insanlarla karşılaşmaların vesilelerini yaratmak durumundayız.

Demokratik siyaset zemininde etkinlik gösteren sendika, dernek, çeşitli inisiyatif ve platformlar biçimindeki örgütlü mücadeleler, siyasal toplumun ve yaşam uğraşısının bir parçası olduğunda, Habermas’ın müzakere etme ve Arendt’in kendimizi insani dünyaya söz ve edimle dahil etme görevini gerçekleştirmiş oluruz. Bugün insanlığın durumuna ilişkin kaygıları olan her birey, ortak dünyaya olan ilgilerini yeniden canlandırmalı ve tazelemelidir. Yaşayan ve/veya farklı yüzyıllarda yaşamış yazarların ve düşünce insanlarının eserlerinin okunması, farklı insanlara ve kültürlere açılma cesaretinin bir sevinç olarak yaşama girmesi ve dayanışma ile kişisel ve kolektif yaşamın zenginleşmesi kaçınılmazdır.

Ve nihayetinde Karl Marx’tan esinlenerek oldukları yerde donmuş kalmış koşullarımızı kendi şarkılarımız eşliğinde dans etmeye zorlamalı ve yaşama uğraşısından vazgeçmemeliyiz.

[1] http://www.olaymedya.com/haber/16663/intihar-eden-saadet-ogretmen-meclis-gundeminde.html, 16.11.2019, bu haberde sayı 47 olarak belirtiliyor, 22.11.2019.

[2] https://indigodergisi.com/2019/10/turkiye-intihar-verileri-tuik/ 22.11.2019.

[3] Serge Pavgam, Önsöz, Emile Durkheim (2013) İntihar Bir Toplumbilim İncelemesi (Çev: Z. Zühre İlkgelen) İstanbul: Pozitif Yayınları.

[4] Emile Durkheim (2013) İntihar Bir Toplumbilim İncelemesi (Çev: Z. Zühre İlkgelen) İstanbul: Pozitif Yayınları.

[5] Durkheim, s.240.

[6] HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi. Tweeti: “Gaz odalarında yakamadın evet ama 60 kişinin intiharına, ekonomik, sosyal, siyasal facialara yol açtın.! Nazi uygulamalarına, sivil ölümlere, depresyonlara, aile facialarına yol açtınız. Gaz odasında ölmediler evet, işkenceyle, sürünerek öldüler..! “ (22.11.2019)

[7] https://haber.sol.org.tr/toplum/khk-ile-ihrac-edilen-46-kisi-intihar-etti-266752, 16.11, 2019.

[8] Durkheim, s.217.

[9] Aynı eser, s.216-217)

[10] Aynı Eser, s.217, 222.

[11] Murathan Mungan, Harita Methot Defteri (Üçüncü Basım) İstanbul: Metis Yayınları, 2016.

[12] Hannah Arendt, (2012), İnsanlık Durumu Seçme Eserler 1, İstanbul: İletişim Yayınları, s.92-95.

[13] Arendt, a.g.e., s.104.

[14] Héléne L’Heuillet (2019) Komşuluk İnsanların Birlikte Varoluşu Üzerine Düşünceler (Çeviren: Adem Beyaz) İstanbul :YKY, Yapı Kredi yayınları, s.5.

[15] Aynı eserden aktarma.

İlginizi çekebilir