İnsanlığın sevinçli türküsü, rap ve susamamak – Özlem Ergun

‘Görmedim/duymadım/bilmiyorum’ değilse de ‘Görsem de, duysam da, bilsem de elimden bir şey gelmiyor/gelemiyor’ günlerinden geçerken bir şarkının böylesine büyük teveccüh ve coşkuyla karşılanması geniş kitlelerin bu zamana kadar fazlaca susulmuş/susturulmuş dertlerini tercüme etmesi ile ilgili olsa gerek. Yıllar önce atılmış bir tweetin bile gayet cezalandırma konusu olabildiği bir Türkiye’de ‘Hiçbir şekilde korkum yok, gelecekse de

Kentleşme ile demokrasi arasında güçlü bir bağ var

AKP döneminde Maden Kanunu’nda yapılan düzenlemeyle 1’inci derece SİT alanları dahil dağ, taş, orman ve aklımıza gelebilecek tüm bir doğa resmen maden sahası ilan edildi. Yine aynı AKP zamanında 2 milyar 350 milyon metrekarelik alan betona dönüştürüldü. “Modern bir dünyada mekan-insan ilişkinin sağlıklı bir şekilde kurulması, ancak toplumun demokratik ilkelerle yukarıdan aşağı değil, aşağıdan yukarıya

İşsizlik intiharları: Ateş sadece düştüğü yeri mi yakar? – Özlem Ergun

Eyüp Dal’ın yoksullukla/işsizlikle birlikte bedenine düşen ‘ateş’, bir kez daha geniş kitlelerin ensesinde. Ekonomik verilerin alt gelir grupları açısından okumaları; yoksul kitlelerin sorunlarına ‘gerçek çözüm’ üretmekten aciz olan iktidarın dayandığı ‘lütuf ekonomisi’nin de sınırlarını çiziyor. Ateşin düştüğü yerde sıçrayarak çıkardığı ‘yangınlara’ dökülecek olan ‘su’, bir kez daha Erdoğan’ın “Karınlarını doyurduk, yine de oy vermediler” dediği

Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler – Özlem Ergun

Evlilik bulunduğu zamana göre değişen, ait olduğu topluma ve ihtiyaçlarına göre şekil alan, onu belirleyen ve onun tarafından belirlenen 4000 yıllık kültürel bir kurum. ‘Nasıl aşık olabileceğimizi, nasıl bir hayatımız olabileceğini’ söyleyen bir toplum normalizasyonu. Tiyatro Merdiven, Fransız yazar Éric -Emmanuel Schmitt’in yazdığı ‘Evlikte Ufak Tefek Cinayetler’ ile görünenin ardına gizlenmiş bu ‘toplumsal normalin’ içine

‘Dil’in anayurdunda yaşamın ‘Kıyı’sına yerleşmek – Özlem Ergun

Lübnanlı yazar Wajdi Mouawad’ın distopik bir atmosferde geçen ‘Kıyı’ metninde hayalle-gerçeği, ‘kişisel’ olanla ‘toplumsal’ olanı birlikte izleriz. Sürgün, kopuş, ölüm, arayış eksenlerinde şekillenen hikâyenin merkezinde ise şiddet vardır. Katliamların, dehşetli yıkımların orta yerinden geçen kişisel bir ‘olma/oluşma’ hikâyesi güçlü bir ‘savaş’ eleştirisi olduğu kadar, ‘kan bağı ve coğrafya’ ile ‘ait olma-dil’ kavramlarını da tartışmaya açar.