Şiddet sarmalında kadın mücadelesi – Meral Danış Beştaş

Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime dizelerini hatırlayıp geçmişe doğru yol almak lazım belki tam da bu sıralarda. Bu sözler sadece bir şarkı sözü değil, küçük bir kız çocuğunun yakarışıdır

Meral Danış Beştaş*

*“Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime
Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime 
Perde – i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…”

Erkek egemen zihniyet kodları ile oluşturulmuş bir evrende erkek şiddeti de dönem dönem olağan, hatta meşru görülmüş; çeşitli söylemlerle, hatta yargı kararları ile desteklenmiştir çoklukla. Suç teşkil eden kasten öldürme, darp, yaralama gibi fillerin kadına karşı uygulandığı durumlarda yargı kararlarının çeşitli hafifletici(!) gerekçelere dayandırıldığına dair tanıklığımız var neticede. Bu tanıklığımız müddetince yüzlerce kadın evinde, sokakta, işyerinde, çocuklarının gözünün önünde katledildi; kanla yazılan imdat çağrılarını gördük, annemi öldürme diye bağıran çocukları duyduk. Kadın kırımına hala şahit olurken, mücadelemizi büyüttük, büyütmek için çokça yollar kat ettik. Dişimizle, tırnağımızla, dayanışmayla kadın katillerinin davalarında kenetlendik; henüz kadın katliamlarını durduramasak da katillerin gerekli cezaları almalarını sağlama noktasında yol aldık, almaya devam ediyoruz.

Fakat bizler yol aldıkça yolumuza çakıllar döşenmeye hatta deyim yerinde ise yollarımız kapatılmaya çalışılıyor. Oysa bu yolların açılması kanla, terle, acı ile, emek ile, kimi kez gözyaşı, çoğu kez yitip giden canların geride bıraktığı isyanla olmuştu. O yüzden kadın mücadelesinin engin ve bir o kadar çetrefilli yolu, bizim kutsalımızdır. O yüzden bizi hiçbir kuvvet yolumuzdan geri çeviremez. Zulüm perdesini bir kez yırttık, bin kez daha yırtmak için gerekli kudretimiz, cesaretimiz ve isyanımız var. Nahide’nin annesi Minteha anneye sözümüz var!

Evet, Nahide Opuz adını Türkiye erkek şiddeti ile duydu. Ancak Nahide’nin maruz kaldığı elim şiddet hadisesi; artık erkeklerin ellerini kollarını sallayarak gezemeyecekleri, kadın katillerinin ceza alacakları bir mekanizmanın da başlangıç noktası oldu. Nahide’ye olmaz işkenceler eden kocası hakkında 36 ayrı şikayet başvurusu olmasına rağmen aleyhinde dava açılmaması, iç hukukta tek bir gelişme dahi kaydedilmemesi, AİHM’e başvuru yapılmasını kaçınılmaz kılmıştı. Avukatlığım döneminde Nahide’nin maruz kaldığı işkencenin boyutlarını bana aktaran Minteha annenin sırf bu şiddeti anlattı diye katledilmesi; beni derinden etkilerken asla pes etmemem noktasında da itici güç olmuştu. Nitekim yıllarca süren sayısız yazışmaların, başvuruların, taleplerin, gelen-giden posta evraklarının ardından AİHM; aile içi şiddet konusunda açılan bu ilk davada, Türkiye’yi 36 bin 500 avro ödemeye mahkûm etti. Mahkeme, eski eşinden şiddet gördüğü için savcılığa başvurduğu halde korunmayan Nahide Opuz’un ayrımcılığa uğradığına hükmetti. Bu kararın en çarpıcı yanı ise Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde aile içi şiddete karşı vatandaşını koruyamadığı gerekçesiyle ceza alan ilk ülke olmuş olmasıdır. Avrupa’da ilk defa bir devlet AİHM önünde kadın vatandaşlarına ayrımcılıktan hüküm giyerken, ortaya çıkan fotoğrafın kadınların maruz kaldığı ihlaller bağlamında son derece kötü olduğunu izah etmeme dahi gerek olmadığı kanaatindeyim. Fakat bu emsal kararın, artık kadınları şiddet sarmalından kurtaracak olan etkisi tartışmasızdır.

Bu kararın bir diğer özelliği ise, iktidarın hâlihazırda hedef aldığı İstanbul Sözleşmesinin ana kaidesini oluşturmasıdır. İktidar her ne kadar Opuz Davası neticesinde Türkiye’nin aldığı ceza ile allak bullak olmuş, erkek şiddetinin dünya nazarında tescil edilmesiyle kendi şiddet karnesinin ortaya çıkmasından rahatsız olmuş ise de İstanbul’da imzaya açılan ve bundan ötürü İstanbul Sözleşmesi olarak adlandırılan Sözleşme ile prestij elde ettiğini saklamamıştır. Nitekim dönemin ilgili bakanı Fatma Şahin sözleşmenin imzalanmasını kamuoyuna “müjde” olarak verirken dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise İstanbul Sözleşmesi ile ilgili olarak bazı ülkelerin maliyet çekincelerine karşın “Bizde kadının yaşam hakkı önemlidir. Bu işin maliyetine bakmayız” yönünde bir yaklaşımı benimsemiş; parlamento süreci de son derece hızlı bir biçimde tamamlanmıştı. Ancak 2011’de imzalanan ve 2014’te yürürlüğe giren bu sözleşmenin içeriği ile erkek şiddetinin artan eğrisinin örtüşmediğine şahit olduk. Bu şahitlik, Sözleşme’nin uygulanmadığının da açık kanıtı oldu.

Sözleşme; cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli tüm ayrımcılık biçimlerine karşı mücadele edilmesi, erkek şiddetinin önlenmesi, şiddete karşı tedbir alınması, şiddete maruz kalan kadınların zararlarının tazmin edilmesi ve şiddet uygulayan kişilerin şiddet eylemine denk bir şekilde cezalandırılması konusunda taraf devletlere pek çok yükümlülük getirmekteyse de Türkiye asla bu Sözleşme’nin tarafı gibi davranmadı. İktidarın her zamanki gibi halkı kandırma eğilimini bir kez daha test etmiş olduk. Şimdi ise iktidarın sadece oy devşirmek, iktidarını sağlamlaştırmak için her şeyi yapabileceği realitesi ile karşı karşıyayız. Çünkü artık hedef İstanbul Sözleşmesi! Büyük muştularla imzalanan bu Sözleşme, artık iktidarın hedefinde. Elbette iktidarın hedefinde olan yalnızca Sözleşme değil, topyekûn kadınlar ve kadın mücadelesi.

Şiddetin sonlandırılmasına dair tek bir adım atmayan iktidar, kadın kazanımlarını bütünen hedef almış durumdadır. Kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesini sağlamak için ellerinde tuttukları, cinsel istismarın belirli bir yaş aralığında suç sayılmamasına dair kanun teklifi başta olmak üzere, nafaka hakkına kadar uzanan geniş bir spektrumda önerilerle karşı karşıyayız. Kız çocuklarının eğitim hakkına müdahale niteliğinde olan 4+4+4 eğitim sistematiğinden tutun da seçme, seçilme hakkına değin medeni tüm haklarımızın tehdit ve tehlike altında olduğunu artık ifade etmeme gerek dahi yok. Ne yazık ki görünen köy kılavuz istememektedir ve iktidarın İstanbul Sözleşmesine bu kadar fokuslanmasının altında yatan niyeti doğru tahlil etmek gerekmektedir. Şayet bu tahlili yapamaz isek bizi aydınlık bir geleceğin beklemediğini bilmemiz gerekiyor.

Kimseye etmem şikâyet; ağlarım ben halime dizelerini hatırlayıp geçmişe doğru yol almak lazım belki tam da bu sıralarda. Bu sözler sadece bir şarkı sözü değil, küçük bir kız çocuğunun yakarışıdır. Küçücük yaşında zorla evlendirilmek istenen *İhsan Raif Hanım kendisini bekleyen zulüm dolu geleceğe bu dizelerle yürümüş, yürümek zorunda bırakılmıştır.

“Perde – i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime/Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime…” diyen yakarış; küçük bir çocuğun hayatının ellerinden nasıl çalındığını en zarif ve en hazin haliyle anlatıyor. Fakat bunu anlatacak olanağı dahi olmayan yüzlerce küçük çocuk, tecavüzcüsü ile evlendirilmek için zorlanıyor. Yüzlerce kadın, çığlığı duyulmadığı için kanlar içinde can veriyor. Yüzlerce kadın şiddete, tacize, tecavüze maruz kalıyor. İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesi demek; kadın cinayetlerine onay vermek, meşru görmek demektir, küçük yaşta evliliklerin bir realite olarak önümüzde durması demek, çocukların istismar edilmelerinin yolunun açılması demek, tacizin tecavüzün olağan görülmesi demektir. Talihimize karanlık perdenin çekilmemesi için, ölmemek için, şiddet görmemek için mücadelemizi büyütmenin zamanıdır. Karanlık perdeyi biz kadınların mücadelesinin üzerine çekmek isteyenlere inat, her yerde ve her zaman varız, var olmaya devam edecek ve kazanımlarımızı bir iktidarın bekasına kurban etmeyeceğiz.

* HDP Siirt Milletvekili

İlginizi çekebilir