Şavata diye bir köy – Ragıp Zarakolu

Kim bilebilirdi ki, Şemsi Belli diye bir Alevi şair, Hakkâri’ye, amansız Zap nehrine ve dağların tepesinde kaybolmuş Şavata köyüne dikkat çekecek, bir gençlik hareketine ilham verecek?

Gara dağlar gar altında galanda/Ben gülmezem/Dil bilmezem
Şavatadan Hakkariye yol bilmezem/Gurban olam, çaresi ne, hooyyyy babooov

Bebek yaniir, bebek hasda, bebek ataş içinde/Ben fakir/Ben hakir
Dohdor, ilaç, çarşi, bazar tam – takir/Gurban olam, bu ne işdir, hoooyyy babovv

Çonçiğ ağliir, çonçiğ öliir, geçüt vermiy zap suyi/Parasizo/Çaresiz/

Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah yolsiz/Bu ne haldır, bu ne işdir, hooyyy babooovvv

Gara dağda gar altında ufağ ufağ mezerler/Yeddi ceset hetim hetim zap suyinde yüzerler
Hökümata arzeylesem azarlar/Ben ketumo/Ben hetimo/Ben ne biçim votandaşım, hoooyyy babooovvv

Şavatadan angaraya ses getmiiir/Biz getmeğe guvvatımız heç yetmiiir
Malımız yoh/Yolumuz yohAngaraya ses verecek dilimiz yoh
Ganadımız, golumuz yoh/Bu ne biçim memlekettir, hoooyyy baboooovv

Yerin yurdun adresesin bilmirem/Angarada anayasso

Ellerinden öpiy hasso/Yap bize de iltimasso
Bu işin mümkini yoh mi hooyyy babooov

Şemsi Belli

Nehri Sarayı’nın kalıntıları.

Kim bilebilirdi ki, Şemsi Belli (1925-95) diye, Türküleri ile ünlü Arguvan’da doğmuş bir Alevi şair, Hakkâri’ye, amansız Zap nehrine ve dağların tepesinde kaybolmuş Şavata köyüne dikkat çekecek, bir gençlik hareketine ilham verecek?

1969 yazı biz, İTÜ, Yıldız Teknik, İÜ Sosyoloji ve İktisat bölümünden bir grup öğrenci Hakkâri’de Zap kıyısında kamp kurduk ve Şavata köyü için asma köprü kurmaya giriştik. Çoban Sülo, İstanbul Boğazı’na asma köprü yapar da biz durur muyduk?

O zaman aşık oldum Kürdistan diyarının dağlarına, asi nehir Zap’a. O sıralarda heyecanla Kürt gerçekliğini öğreniyoruz. Zaten Sosyolojiden gelen arkadaşların Sosyal Gerçekleri Araştırma Derneği var. Hepsi Oya ve Muzaffer Sencer’in talebesi. Bizim TİP Eminönü İlçesine ve DDKO ile aynı binada, Beyazıd’da komşuyuz. Sevgili Necmettin Büyükkaya kurucu başkan. Kafilenin şefi Yıldız Teknik İnşaat  Öğrenci Derneği Başkanı Yaşar Yılmaz’dı. Yıldız Teknik Öğrenci Birliği Başkanı Çetin Uygur’du… Bize Kürt gerçekliği üzerine seminer vermesi için davet ettiğimiz İsmail Beşikçi’ye Yıldız Teknik’de yer ayarlandı. Hesap şu: Mühendis takımı inşaat yapacak, biz sosyal bilimciler de araştırma yapacak.

Birkaç ay önce İdris Küçükömer’e master ödevimi teslim etmişim: “Keban barajının Doğu’nun Sosyo-Ekonomik Yapsının Değişimine Yapacağı Etkiler”. Zaten İdris Hoca da bize İsmail Beşikçi ile seminer yaptırmıştı. Üniversite üniversite iken!

O sıralarda Arguvanlı Şemsi Belli’nin şiirleri popüler. Özellikle Anayasso şiiri ortalığı silkeliyor. Biz Papirüs ve Yeni Dergi okurları dudak büküyoruz ama halkımız seviyor Şemsi Belli’nin şiirlerini, TİP’in emekçi tabanı da. Şemsi Belli bir süre sonra TİP’e giden Alevi oylarını çekmek için kurulan yada kurdurulan Birlik Partisi’nin genel sekreteri oluyor. Ve sonuçta TİP parlamentoya 1969’da 2 milletvekil sokabilirken BP 8 milletvekili sokuyor. Daha sonra MP içindeki 2 üyenin katılması ile 10 üyeye sahip oluyor. İnanç temelinde kurulan bir parti olarak. Daha sonra da Alevi oylarının Kürt partilerine gitmesini önlemek TC’nin en önemli çalarından biri oluyor.

İşte 60’ların ortasında ortalık kırılıyordu, kışın kar altında hasta çocuklarını Hakkâri’ye götürmek için, deli Zap’ı umutsuzca geçmeye çalışan çaresiz Kürt köylülerinin öyküsü ile.

O sıralarda öğrenci gençlik hareketinin simgesi olan, 1968 yılında üniversite işgallerini başlatan kıvılcımı çakan Deniz Gezmiş hapiste Bursa’da. Mini işgalden dolayı. Sebep, İÜ kaşarlanmış hocaları, Oya Sencer’in Türkiye İşçi Sınıfı sosyolojisi üzerine (ki ilk akademik tez bu konuda) bilimsel açıdan yeterli bulmayıp reddetmiş. “Hani, üniversitede reform sözü ne oldu” diyip, Deniz rektörlük binasını basmaz da kim basar?

Daha sonra efsane diyarı Hakkâri’de dengbejler, Deniz’in, Mahir’in, İbo’nun köprü yapma hikâyesini anlatır. Biz onların arkadaşlarıyız ya.

Oysa Milliyet’te Abdi İpekçi’nin kampanya açması da, gençleri anarşik eylemler yerine halka hizmet eden projelere yönelin mesajını vermek. Bizim hesabımız bu fırsattan istifade Kürt halkı ile buluşmak. Herkesin bir hesabı var!

19. yy’dan kalma köhne vagonlar ile şark seferindeyiz, vahşi batı değil! Van’a yaklaşırken duruyoruz, perdeleri indirtiyorlar. Eşkıya önümüzdeki istasyonu basmış.(Sahiden, biz geçerken kırık cam çerçeveyi görüyoruz.)  En endişeli trende görev yerine giden askerler. Tatvan’dan Van’ı feribotla geçerken ayın batışına ve güneşin doğuşuna tanık olmak! Biz ineriz, tren İran’a doğru yoluna devam eder.

Gece kampımızda Zap’ın çağıldayan gürültülü sesi ile uykuya dalıyoruz; dağ içlerinde yukarı doğru sıralanan küçük göletlerde yüzüyoruz. Masis’i tutabilirsen tut; delice akan Zap’ı yüzüp geçiyor karşı kıyıya. Ben durur muyum?

Hesap şu: Mühendis adayları köprü inşa edecek, biz sosyal bilim adayları ise sosyo-ekonomik araştırma yapacak çevrede. Hatta Muzaffer Sencer geliyor bizle buluşuyor. Ama ilk ihtarı alıyoruz kamp şefi profösörden, sadece inşaat, araştırma falan yok!

Doğu mitinglerinin sonuncusu o sıralarda yapılmıştı. DDKO’lu bir arkadaş kampa gelip anlatıyor. Arkasından kamp idaresinden ihtar: Şüpheli kişileri kampa almayın! Belli bir yerlerden hemen mesaj geliyor!

Kampanyayı Milliyet gazetesi yürütüp, para topladığı için, onlar da endişeli, belli ki bir yerlerden şikâyetler geliyor. Abiler yolluyorlar bize. Halit Çapın geliyor kampa, Demirtaş Ceyhun filan. Bu arada büyük heykeltraş Kuzgun Acar bizimle. Belgesel film çekimi yapıyor.

O sıra askeriye çok gariban görünüyor Hakkâri’de. Çok seyrek ikili asker devriyesi görünüyor yol boyu, vadi içi. Endişe ile bakıyorlar yukarılara. Tamam devlet bürokrasisi var kasaba merkezlerinde, köy öğretmenleri var. En modern kurum olarak Kara Yolları var. Ama yerli halk kendi yaşamında. Adı konmamış bir özerklik sanki. Yüksekova’da jandarma ile futbol maçı yapıyoruz. Yeniliyoruz tabii. Yüksekova Kaymakamı ilerici aydın biri Fikret Toksöz. Tabii sürgün olarak burada.

MİT, Masis diye Halit Yalçın’ı kaçırmaya kalkmaz mı, arabaya atıp? Öyle ya, ne işi var bir Hay’ın Hakkâri’de? Alelacele İstanbul’a geri postalıyoruz onu.

Çukurca’ya gidemiyoruz, Zap karayolunu silip süpürdüğü için. Orada Keldanilerin hâl+a varolduğunu öğreniyoruz. Acaip yaratıklarmış gibi bahsediyor onlardan Hakkârililer.

Ahçımız, Vanlı ve Nurcu. “Vanlıyem, eli kanlıyem” diyor. Bu arada “Van’da Nurcular üniversitelilere ateş açmış” diye diye haber geliyor. O zamanki Van, aslında dışarıdan gelenlerle oluşturulmuş yapay bir kent görünümünde. Kürt demek zor…Bugünkü Van’dan çok farklı…

Ve uzun yürüyüşe çıkıyor kampımız efsanevi Şavata köyüne doğru. Ve orada bir zamanlar Nasturi (Asuri) halkının yaşadığını, ipekçilik yaptıklarını, dut bahçelerini görüyorum. Sert bir yamaçtaki kiliselerini ziyaret ediyorum. Yaşam boyu merak ediyorum bu Şavatalılar nerede diye? Sonraları Urmiye’ye, orada da kırımdan kaçıp Azerbeycan’a gittiklerini, daha sonra 2. Dünya Savaşı sırasında “şüpheli” olarak Sibirya’ya yollandıklarını öğreniyorum.

Nasturi ve Kürt aşiretleri zaman zaman sorunlar olsa bile 19. yy. başlarına kadar, Hakkâri Mirliğinin özerk yönetimi altında birlikte yaşıyorlardı. Sözde reformlarla, Beyliklerin, Mirliklerin tasfiyesi sonucu aşiretler arası hukukun kalktığını ve karşılıklı şüphelerin büyüdüğünü görüyoruz. Sadece Kürt ve Nasturi aşiretlerinin arasında değil, kendi aralarında da bölünmelerin, çatışmaların yaşandığını görüyoruz. Romalının, Osmanlının ve İngilizin ünlü divide et impere ilkesi (böl yönet) ilkesi ile bölgede nasıl kıyımların, etnik arındırmaların, seyfoların, fermanların yaşandığına tanık olduk ve oluyoruz.

Nasturilerin, Keldanilerin, Süryanilerin de kendilerini güvendikleri özerk ya da bağımsız bir Assyria hayal etmeye hakları vardı.

İngiliz kolonyalizmi Irak’ı Asurileri kendi kaderi ile başbaşa bırakarak, özerklik statüsü tanımadan terk etti. “Aman Arapları kızdırmayalım!” dediler. Filistin’de de aynısını yaptılar. Kendisine direnen Yahudi’ye, Arap’a, “Yiyin birbirinizi” diyerek 1948 yılında. Kıbrıs’ı da öyle terkettiler 1960 yılında. Almanlar da “Aman Türkleri kızdırmayalım” dememişler miydi 1915 yılında? 1932 yılında Simele kıyımı yaşandı, İngilizler apor topar Irak’ı Kral Faysal’a terk ettikten sonra. Kamışlı/Habur yöresine göç etti Zaho civarındaki köyler. Oranın Yahudisi bile Aramice konuşurdu!

Şimdi Kamışlı’da, Rojava’da bütün “kılıç artıkları”, Cumhuriyet döneminde ülkeyi terkeden Kürtler dahil. Süryanisi, Ermenisi, Kürdü savunma için omuz omuza. Konseylerde birlikteler Hakkârili Nasturi ile Cizreli Kürt. Bu da gelecek için umut veriyor.

Birleşik Kürdistan rüyasının başladığı Nehri Sarayı.

2013-14 yıllarında Barış Süreci sayesinde Çaldıran’ı, Van’ı, Hakkâri’nin her tarafını, Yüksekova’yı, ulaşılması zor Çukurca’yı, ünlü Kazan deresini, Berçalan yaylalarını, Cilo eteklerini gezebildim, Ezidi mekanlarını, onlarca kilise kalıntısı gördüm ve Nasturi Kilisesi’nin merkezi olan Koçanis’i görebildim. Şemdinli’de “Özgürleşen Ruhlar” kitabınını kutladık. Bu arada Şeyh Ubeydullah’ın Nehri’sini de ziyaret edebildik. İnsana huzur veren cennet gibi bir yerdi, devasa ağaçları, her yandan gelen su ve kuş sesleri ile. Ve muhteşem konağının yıkıntıları… Orada bir rüya, Kürdistan rüyası, pekala gerçekleşebilecek bir rüya görülmüştü, o zamanki iki parçayı (sonra Anglo/Turko ortak projesi ile 4 parça oldu) birleştirmeyi hedef alan.

İşte iki parçanın da çocuğu olan Hamit Geylani’nin yeni çıkan kitabı* bütün bunları hatırlattı bana. Tewdi; Berxwadar be. Mam Hamit.


(*) Hamit Geylani, Şeyh Ubeydullah Nehri/Kürt Ulusal Mücadelesinin En Geniş Damarı, Belge Yayınları, Ekim 2019.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir