Paty’nin kesik başı ve Müslüman fedai! – Fehim Taştekin

Fransa’nın ‘ötekini kavrayamama’ sorununu Fransız aydınlar da dillendiriyor. Devlet tarafında krizin kaynağında bu yatıyor. Laiklik ve ifade özgürlüğü prensiplerini çoğulculuğu öteleyen katı bir çerçeveye sıkıştırarak korumaya çalışıyor. Bu gidişat Müslümanlar ve diğerleri arasındaki anlayışı zayıflatıyor.

Paris’te bir öğretmen kafası kesilerek öldürüldü. Öfkeyle lanetlenmesi; fikren, vicdanen ve hükmen mahkûm edilmesi gereken bir suç. “Ama” ile başlayan hiçbir hafifletici ifade, mazeret, gerekçe ya da kaçamak sözün burada yeri yok. İslam ve İslamofobia tartışmalarına ve bunun üzerinden şekillenen Türk-Fransız kavgasına girmeden önce görülmesi gereken ilk gerçek bu: Tarih ve coğrafya öğretmeni Samuel Paty kafası kesilerek öldürüldü.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un kışkırtıcı söylemi ve siyasi hesapları, Fransa’nın kendi çelişkileri, siyasi-sosyal açmazları, müdahaleciliği, kibri ve üstenciliğine gelmeden Müslüman dünyanın yüzleşemediği yakıcı bir hakikat daha var: Din adına IŞİD’in markalaştırdığı suçları alenen destekleyenlerin ötesinde kendini ‘makul’ ve ‘mutedil’ sayanlar arasında da görmezden gelme, zımnen onaylama ve mazeret üretme eğilimi fazla. Kınamaların birçoğu lafta. Sahiciliği yok. Bunun alt metninde “Charlie Hebdo dergisi Hazreti Muhammed’in karikatürlerini çizmeseydi, o öğretmen de ifade özgürlüğü dersinde bunları gösterip çizmeyi aşmasaydı!” cümlesi akıyor. Kabul edilmesi asla mümkün olmayan bu mazerete sığınanlar aynı zamanda İslamofobianın yükselişinden yakınıyor. Tabii Türkiye’de son bir yılda hakaret suçlamasıyla 36 bin 66 kişiyi savcılığa çektirip, 12 bin kişiyi yargılatan bir lider için ifade özgürlüğü lüzumsuz ve tehlikeli gelebilir. Fransa’da şiddetle işi olanların tutuklanması “İslam’la mücadele”, aynı minvalde Türkiye’de düşman saydıkları İslamcılar tutuklanır ya da tepelenirse “Terörle mücadele” oluyor!

Moskova doğumlu, Çeçen asıllı, 18 yaşındaki fail Abdullah Anzorov eylemini fotoğraflayıp sosyal medyadan paylaştı. Tamamen IŞİD tarzı. Saldırıdan önce İdlib’de iki cihatçı ile yazışmış. Üvey kızkardeşi 2014’te Suriye’de IŞİD’e katılmış. Fransız polisi yazışmalardan hareketle talimatın İdlib’den geldiğini düşünüyor. Türkiye’nin 10 binin üzerinde askeri araç ve 15 bin civarında askerle kalkan olduğu İdlib’den. Fransa’nın Suriye krizinin ilk yıllarında devrimciler diyerek destek verdiği, hatta Paris’teki elçilik binasını teslim ettiği, şimdilerde dahi Rusya ve Suriye ordusunun her hamlesi karşısında sesini yükselttiği silahlı güçlerin son sığınağı İdlib’den.

***

Fransa günlerdir bu olay etrafında İslamcı aşırılıkçılık, laiklik ve ifade özgürlüğü tartışmasını yürütürken Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Macron’u devlet adamlığı ve diplomasi geleneğine sığmayan ifadelerle hedef aldı. Her ifadesinde Macron’u İslam karşıtlığını kışkırtmakla suçluyor. Doğrusu epey zamandır Erdoğan’ın bizzat kendisi İslamofobianın ana yakıtı haline gelmiş durumda. Erdoğan herkesi afallatan sözleriyle, Suriyeli sığınmacıları şantaj aracına dönüştüren eylemleriyle, çatışmacı tarzıyla, Ayasofya ve Kariye Müzesi’ni camiye çeviren kararlarıyla esasen Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslümana zarar verdiği gibi Müslüman ve göçmen karşıtı hisleri kabartıyor, ırkçılar ve aşırı sağcılara malzeme sunuyor.

Elbette Fransa’nın Müslüman kesimle ilgili sorunu yeterince ciddi. Müslümanlar arasındaki radikalleşme eğilimi sorunun bir boyutunu; Müslümanlarla ilgili siyaset geliştiremeyen yönetimin açmazları diğer boyutunu oluşturuyor. Macron’un “İslam krizdedir” sözü öfkeyle karşılansa da belki buna en fazla Müslümanların kafa yorması gerekiyor. Beri tarafta Fransa’nın Müslüman azınlık politikası krizde. Kamu otoritesinin sorunların etrafından dolaşan alışkanlığını, sokakta yaşanan bazı basit olayları kendi haline bırakan ilgisizlikte bile görmek mümkün. Fransız siyaseti “Avrupa ülkeleri arasında neden radikal İslamcı şiddet en fazla Fransa’da yaşanıyor” sorusunu karşılayan yanıtlar bulmak yerine kendi dogmaları etrafında dönüyor. Doğru yanıt için sömürgeci geçmişten bugüne bakılması gereken uzun bir yol var.

Macron’un bir tehdit unsuru olarak dillendirdiği ‘karşı toplum’ ya da ‘paralel toplum’ kavramları, medeniyetler çatışması tezinden beslenen aşırı sağ siyasetten ödünç gibi duruyor. Yine de toplumun belli kesimlerinde böylesi bir olgu kaygıları haklı çıkartacak düzeyde gelişiyor. Şimdi alarm verdiren şey bu paralel dünyada artan radikalleşme. Özellikle gençler arasında “Peygambere saygı göstermeyeni öldürmek meşrudur” gibi kanaatler taşıyanların sayısı artıyor. İfade özgürlüğünün tartışılmaz bir ilke olarak bayraklaştığı ülke için dehşet bir durum!

Fransa’nın ‘ötekini kavrayamama’ sorununu Fransız aydınlar da dillendiriyor. Devlet tarafında krizin kaynağında bu yatıyor. Laiklik ve ifade özgürlüğü prensiplerini çoğulculuğu öteleyen katı bir çerçeveye sıkıştırarak korumaya çalışıyor. Bu gidişat Müslümanlar ve diğerleri arasındaki anlayışı zayıflatıyor. Çelişkiler hayatın pek çok alanında büyüyor. Okullarda öğrenciler arasında ayrışmalar yaşanıyor. Kantinlerde helal gıda talebi laiklik hassasiyetine takılıyor. Paris’te Müslümanların yoğunlaştığı mahalleler ve okullarda Fransızlar kaçmanın yollarını arıyor. Uzun süredir görülen gettolaşma eğiliminin boyutları 2005’teki sokak isyanlarında kendini göstermişti. Fransızlar o gün bugündür buna kafa yorsa da ekonomik-sosyal eşitsizliklere köklü çözümler üretilemedi. Yaşam tarzıyla ilgili yaklaşımlar da ‘cumhuriyetin değerleri’ ya da ‘Müslüman ayrılıkçılık’ tartışmasında sıkışıp kaldı. Geçen ay Macron’un partisi Cumhuriyet Yürüyüşü’nden milletvekili Anne-Christine Lang’ın seçilmiş öğrenci temsilcisi olarak Ulusal Meclis’teki bir oturuma katılan başörtülü bir kadının varlığını protesto etmesi Fransa’nın kendi gerçeğinden kaçışına dair çarpıcı bir örnekti.

***

Tekrar Türk-Fransız gerilimine dönersek: Bir yanıyla mesele ziyadesiyle politik. İki ülke arasında husumet çok derinleşti. Suriye’de ortaktılar ama Kürtlere sıra gelince bozuştular. Libya’ya müdahalede yarıştılar, bir süre sonra cepheleştiler. Doğu Akdeniz’de kafa kafaya geldiler. Afrika’da da kapışıyorlar. NATO’da kavgalılar. İslam karşılıklı hınç için son malzeme.

Erdoğan’ın kendisine pek çok yerde sorun çıkartan Macron’a öfkesi büyük. Dış müdahaleler sonuç getirmiyor. Ekonomi batıyor. TL eriyor. Erdoğan’ın ne içerde ne dışarda satabileceği bir hikâyesi kaldı. Son silah din! Erdoğan boykot çağrısıyla sadece Türkiye değil İslam dünyasında sörf yapacağı bir dalga kaldırmaya çalışıyor. Ancak Fransa’nın canını yakmak isterken Türkiye’nin AB ile duvara toslamış ortaklığını da tamamen bitirebilir.

Macron da koltuk telaşında. 2017’de sırf Marine Le Pen gelmesin diye ödünç oylarla ikinci turda kazanmıştı. Şimdi finans-kapitali memnun ederken öfkelendirdiği işçi sendikaları, vergi yükünden bezmiş hizmet alamayan orta sınıfın Sarı Yelekliler isyanı ve Kovid-19 ile mücadeledeki başarısızlıklar yüzünden 2022’de sandığa gömülme endişesi yaşıyor. Bu korkuyla en kritik meselelerde savruluyor. Çıkar yol olarak aşırı sağdan rol çalıyor. Aşırı sağın oylarına oynadığını kabine değişikliğindeki tercihleriyle de gösterdi. Ancak Macron’un yürüttüğü kampanyayı ‘Müslüman ayrılıkçılığı’ olarak çerçevelemesi tartışmanın Le Pen’in çok iyi olduğu zemine çekilmesi anlamına geliyor. Sertleşen bu retorikle tartışmayı çözüme odaklı bir yola sokması da zor. Bir kere her şey yeniden terörle ve aşırılıkçılıkla mücadele bağlamına oturdu. Odak Macron’un çok iddialı olduğu ekonomik reformlardan buraya kayınca aranan lider anketlere de yansıdığı üzere Le Pen. Avrupa’da faşist alternatife daha sağcı ve milliyetçi yanıtlarla yetişeceğini zannedenlerin hezimetle dolu tecrübeleri tekrarlanıyor.

Fakat koro halinde kimsenin bir tarafa yüklenmediği, Müslüman seslerin de duyulabildiği çok dinamik bir tartışma yürüyor. Erdoğan’ın Türkiye’sinde mümkün olamayan bir tartışma. Erdoğan’ın Fransa’daki durumdan kendine bir rol biçmesi, bunu Müslüman dünyanın liderliğine oynayarak yapması evvela Müslümanların hayrına değil. Bunun Fransa’nın kendi çözümünü üretmesine de zerre miktarı katkısı yok.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir